Rum
Ustalar Yunanistan’dan da mı Göçtüler?
Murat Germen bir Yunanistan gezisinin izlenimlerini
aktarıyor. Mimarlıktan gastronomiye uzanan hızlı değinmelerin oluşturduğu
görsel bir izlenimler dizisi...
Fotoğraflar: Murat Germen
Murat Germen n Yazın sonunda, en önemli mimarlık ve
bilgisayar uygulamaları konferanslarından biri olan eCAADe’nin (www.ecaade.org)
24. toplantısına katılmak ve veri görselleştirmesinde
üçboyutlu hacim/mimarlık ilişkileri üzerine sunum yapmak üzere Yunanistan’ın
Volos kentine gittim. Yunanistan’a daha önce üç kez gitmişliğim olduğu için
tanıdık bir yere gidiyorum hissi vardı, ama gene de bu seyahat bana yeni
boyutlar kazandırdı. Daha önceki tecrübelerimde olduğu gibi, kendimi
Yunanistan’da evimde hissettim ve hiç yabancılık çekmedim. İspanya ve İtalya’da
duyduğum tarzda bir rahatlama, hayattan zevk alma hali içindeydim ve gerçekten
mutluluk duydum gezi sırasında; Akdenizlilik, Egelilik hisleri herhalde.
Çok olumlu ve mutlu ayrılmama karşın bana ilginç gelen bazı
gözlemlerim oldu ve bu yüzden bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim.
Bildiğimiz gibi “Rum, Ermeni ustalar gitti, bu ülkede mimarlık, inşaat bitti”
şeklinde mottolaştırılan nurtopu gibi bir mitosumuz vardır. Gerçekten de Rum ve
Ermeni ustalar müthiş inşaatlar yapmış, yüksek kalitede mimari eserlerin ortaya
çıkmasını sağlamış ve ustalığın üst düzey örneklerini vermişlerdir, bunun
tartışılacak bir tarafı yok. Fakat bu topraklardaki kültürel üretimin tüm
icraatını bu ustalara maletmek ve onların azalması, göçmesi ile birlikte bu
icraatın bütünüyle durduğunu varsaymak da bence hayli taraflı ve eksik bir
bakış açısı. Kalite düşmesini ırk düzeyinde çözmeye çalışmanın bir yerden sonra
tıkanacağını düşünüyorum. Kültürlere has ve genelleştirilebilecek bazı
özellikler (örneğin her daim karşımıza çıkan tembelliğimiz) şüphesiz etkili
olmuştur/olmaktadır, ama bozulmada ekonomik bazı boyutların da devreye
girdiğine inanıyorum.
Son günlerde Orhan Pamuk’un Nobel ödülü almasıyla yine
gündeme gelen eziklik hissimizin böyle düşünmemizde etkili olduğunu
varsayıyorum. Bu yüzden de arada farklı bakabilmemiz ve yol alabilmek için
kendimize duyduğumuz özgüvenin artması gerektiğini sanıyorum. Batılılaşma
sevdası ve özentisi bizi o derece sarmış ki, hemen yanımızdaki “bizden biri”
komşumuzu bile sırf batımızda olduğu için kendimizden uzak görüyoruz. Halbuki
Yunanistan’a dikkatli gözlerle bakarsanız, kendi topraklarımızda şikayetçi
olduğumuz ve sadece kendi kültürümüzde olduğunu düşündüğümüz birçok sorunun
orada da olduğunu görmek zor değil. İnşaat ve mimarlık kalitesi, betonarme
canavarının kentleri teslim alma biçimi, trafiğin yürüme(me)si, fiyasko ile
sonuçlanan bazı projeler, Avrupa Birliği’nden gelen paranın harcanma şekli
gibi, ya kendi gözünüzle görebileceğiniz ya da üç beş sokak sohbeti sırasında
öğrendiklerinizle, durumun bizden farklı olmadığını biraz sevinerek biraz da
hayıflanarak anlıyorsunuz. Atina’da Akropol bölgesinin hemen yakınındaki beton
denizine yukarıdan baktığınızda, bizim gecekondu bölgeleri bile neredeyse daha
iyi duruyor gözünüze; çünkü gecekondu oluşumlarında münferit beton kutular
arasından yeşillik fışkırır bastırılamaz bir biçimde, halbuki burada sözkonusu
olan monolitik bir beton kütle.
Kalite oluşturmak sadece ırk, kültür işi değil; gerekli
ekonomik altyapıyı da sağlamak gerekiyor. Zaten gelir yüksek oldukça zevk ve
kültür ister istemez gelişiyor; hayat mücadelesini günlük bazda düşünmek
zorunda olmayan birey, sanata, tasarıma daha çok yaklaşıyor ve zevkini rafine
ediyor. “Biz fakir bir ülkeyiz, bu gördüğün Avrupa Birliği’ne dahil olduktan
sonra ihya olmuş halimiz, gerisini sen düşün...” dedi konuştuğum bir otel
sahibi. Yunanistan’da birçok yerde gözlemlediğim kalite eksikliğinin bir
nedeninin de bu olduğu açık. Ama bu durum, turizmden çok büyük gelir elde eden
Yunanistan’daki otel fiyatlarına beklenilecek şekilde ucuzluk olarak
yansımamış, genelde otel fiyatlarını hayli pahalı ve pahasına da değmez buldum.
2005 yılında Madrid’te kaldığım
120 avroluk otel, butik otel kalitesinde ve gerçekten akılda
kalacak derecede sade ama zevkli tasarlanmış olmasına karşın; bir ay önce
Santorini’de kaldığım 140 avroluk otel odası, Bodrum’daki
2.-3. sınıf pansiyonlardaki odalarla yarışır ancak.
Mimarlık, inşaat ve kent plancılığı bir yana, hayatın asıl
keyif alma vesilesine gelelim. Bol miktarda seyahat eden birisi olarak en önem
verdiğim şeylerden biri, gezmekte olduğum yerin mutfağını olabildiğince
tadabilmek ve çeşitli seçenekleri deneyebilmektir. Yunanistan’da da bu
merakımdan hiç geri durmadım tabii, hele hele damak tatları bu kadar
benziyorken. “Zarhana” diye telaffuz edilen zargana balığının tavası, bizdeki
humus misali krater oluşturacak biçimde tabak kenarlarına itilerek ortası halis
zeytinyağı ve soğanla doldurulan fava, blok beyaz peynir ile sunulan müthiş
salatalar (peynir, şömine kibriti kutusu büyüklüğünde), patlıcanlı yemekler,
küçücük “cherry” domatesin içine pirinç doldurularak yapılan dolma, bir
canlının yavrusunu yemek insanı çok kötü hissettirse de ızgara köpekbalığı
yavrusu eti, keçi etinden yapılan et yemeği, sirkede bekletilerek yapılan
kuşbaşı füme domuz eti şu an için aklımda yer eden bazı yemekler.
Fazla uzatmadan sözü fotoğraflara bırakmakta fayda var diye
düşünüyorum. Yazıyı bitirmeden bir konuyu açıklığa kavuşturmak isterim. Son
zamanlarda batımızda yer alan herhangi bir kültür için eleştiri getirmek çok
yanlış şekillerde algılanır oldu. Bu metin kesinlikle Yunan kültürünü
eleştirmek için yazılmadı. Sadece ekonomik refahın inşaat kalitesine etki
yaptığını ve kalitesizliğin dünyada sadece belli kültürlere has olmadığını
anlatabilmek üzere düşünüldü. Yazının başlığı ise şuna dikkat çekmek üzere
oluştu: Şayet “Rum ustalar gitti ve Türkiye’de inşaat bitti” diye düşünüyorsak,
o zaman “Rum ustalar Yunanistan’dan da gittiler mi?” gibi bir soru sormamız
gerekiyor. Yunanistan, başta da belirttiğim gibi, gitmekten her zaman zevk
aldığım/alacağım, kendimi evimde hissettiğim ve en yakınlık duyduğum
kültürlerden biri. n Murat Germen, Sabancı Üniversitesi, SSBF.

Hanya, Girit. Tabela, klima cihazı, antenler derken
ortaya çıkan görsel karmaşa.

Hanya, Girit’te, Süreyya Plajı’nda 20 sene önceki beton
parmaklıkları anımsatan bir görüntü.

Santorini. Evlerin mimarisinin yalınlığını algılamamızı
engellemek üzere her türlü detay düşünülmüş gibi...

Atina Akropolü’nden beton denizine bir bakış.