“Memoria
e Luce” 11 Eylül Anıtı Padova
İtalya’nın Padova kentinde Libeskind’in tasarladığı 11 Eylül
Anıtı, ulusallığın sınırlarını aşan yeni duyarlılık ve duygudaşlıklar konusunda
düşünmek için
iyi bir fırsat sağlıyor.
Fotoğraflar: Uğur Tanyeli
“Memoria e Luce” (Anımsama ve Işık), New York’taki 11 Eylül
terör saldırılarında hayatını yitiren İtalyan vatandaşlarının anısına Padova’da
inşa edilen çağdaş bir anıt. Projesi Regione de Veneto (Veneto İli) tarafından
Daniel Libeskind’e ısmarlanan ve ünlü Giuseppe Terragni’nin oğlunun sahibi
olduğu Studio Terragni ile işbirliği yapılarak gerçekleştirilen yapının inşası
2005 Sonbaharı’nda tamamlanmış.
Libeskind, toplam 200 metrekarelik bir alanı kaplayan
Memoria e Luce’yi açık ve dikine duran bir kitap; 11 Eylül 2001’de adları
kayıplar hanesine eklenmiş İtalyan vatandaşlarının anısına açık bırakılmış ve
içine “özgürlük ışığı”nın süzülüp girdiği 17 metre yüksekliğinde bir büyük “Tarih Kitabı” olarak tahayyül etmiş. Dünya Ticaret Merkezi
enkazından çıkartılıp Regione de Veneto’ya bağışlanan bükülmüş bir çelik putrel
parçası, anın şiddetini ve trajedisini olanca çıplaklığıyla sergilemek üzere
kitabın sol sayfasına atılırcasına yerleştirilmiş. Cam ve çelikten yapılmış
ışık anıtı üzerindeki yıpranmış putrel parçası, sözkonusu yıkıcı olaya ve
yaşamın sağlıklı doğasıyla çelişen ölümcül etmenlere gönderme yapıyor.
Piovego Kanalı kıyısında, kentin eski tahkimatının hemen
dışında konumlanan Memoria e Luce, geleneksel anıtların masif ve sürekliliği
vurgulayan tasarımına karşıt olarak, çağdaş metropolün hassas dengesine ve
kolayca zarar görebilen niteliklerine işaret edecek şekilde camlı yüzeylerden
oluşuyor. Onun anıtsal olmayan bir anıt sayılması mümkün.
Ancak, Memoria e Luce’nin asıl önemi, çağdaş toplumların duygudaşlık
yapabilme yeteneklerini ortaya koymasından kaynaklanıyor. Padova’yı ve
İtalya’yı doğrudan ilgilendirmediği aşikar olan bir olayın bu anıt aracılığıyla
anımsatılması, uzak bir coğrafyadaki bir felaketin ondan pek az zarar görenler
için bile ne denli etkili olabildiğini düşündürtüyor. Başka bir deyişle,
Padovalılar bu anıtla sadece
11 Eylül’de ölen İtalyanlar’ı anımsamıyor, tüm olayı olanca
trajedisiyle gündeme getirmiş oluyorlar. Dolayısıyla, başkasıyla duygudaşlık
edebilmenin, onun acılarını önemsemenin zor hünerini çoktan öğrendiklerini
gösteriyorlar. Giderek, anıt kavramının ulusalcılık çağında edindiği
sınırlayıcı ve dışlayıcı anlamların nasıl adım adım aşıldığını görme olanağı
doğuyor. Kendi acı ve başarılarından duygulanmanın ötesine gidip, ulusötesi bir
çerçevede duygudaşlık etme çağının başladığını düşünmekte yarar var. Dünyanın
bir yandan yeni kopuşlar ve düşmanlıklar üretirken, öte yandan yeni empatiler,
yeni duyarlılıklar da yarattığını görüp sevinmek olanaklı. İsteyen, burada
kıssadan hisse çıkararak, Türkler’in de yalnız kendi duyarlılıklarından ibaret
olmayan bir dünyada yaşadıklarını farketmelerini dileyebilir. Belki bizden
başkaları da acı çekmiştir, çekiyordur ve tıpkı bizim kendi acılarımıza
duygudaşlık beklediğimiz gibi, onlar da duygudaşlık bekliyordur. Hatta belki bu
gibi duygudaşlıklar karşıdan anlayış ve sempati görmenin de önkoşuludur.

