İran
Bir Dezenformasyon Olarak
Az bildiğimiz komşularımızdan
biri de İran. Murat Germen, kısa, ama ezber bozucu bir İran gezisinin
izlenimlerini, çektiği çarpıcı ve etkili fotoğraflarla bütünleştirerek anlatıyor.

Tahran-Isfahan arasındaki karayolu üzerinde dramatik doğa
formasyonları.

Tahran-Isfahan arasındaki karayolu üzerinde Uzakdoğu
resimlerinde farklı düzlemlerde tonal farklılıklarla sıralanan dağ manzaralarını
andıran manzara.

Tahran-Isfahan arasındaki karayolu üzerinde Selçuklu
mimarisi andıran bir “seferi” cami.

Tahran-Isfahan arasındaki karayolu üzerinde kerpiç mimari
örnekleri.
Murat Germen n 2006 yazının başında, bazen İran’da, diğer
zamanlarda da Kanada’da yaşayan Masoud Soheili adlı bir İranlı ile tanıştım.
Kendisi İstanbul’a gelmeden önce bana e-posta yolladı ve web sitemi gördüğünü, İstanbul’u
ziyaret edeceğini, görüşmek istediğini bildirdi. Ben de olumlu yanıt verdim ve
sonunda görüştük. Görüşme sonrası kendisinin aracılığıyla CAPA (Canadian
Association for Photographic Art - www.capacanada.ca)
ve CPC (Caroun Photo Club - www.carounphotoclub.com) adlı
iki fotoğraf derneğine kaydoldum. Aslına bakarsanız, fotoğraf derneklerine
kaydolmak oldum olası hiç çekici gelmemiştir bana (Ülkemizdeki dernek oluşumlarının
genel doğasına istinaden herhalde). CAPA ve CPC’nin genel eğilimlerinin ise
benim sürdürmeye çalıştığım fotoğraf anlayışı ile örtüştüğü pek söylenemez, ama
hem İran hem de Kanada ile ileride işbirliği yapma olasılığı çekici geldi açıkçası.
Üye olduktan hemen sonra CPC’nin ilk yıllık grup sergilemesi
için bir yarışma duyurusu geldi. Yarışmalara katılma konusunda pek motivasyonum
olmamasına karşın, katılmaya karar verdim ve biraz daha yarışma üslubuna uygun
fotoğraflar göndermeyi akıl ederek genel pratiğime ters düştüm. Sonunda bunun işe
yaradığını gördüm ve ikincilik ödülü aldığımı öğrendim. Ödül alan fotoğraflar
3-8 Kasım tarihleri arasında Tahran’da sergilendi ve benim de bu vesileyle İran’a
gitme fırsatım oldu. Bu müthiş ülkede görülecek o kadar çok şey var ki, insan
üç günlük kısa bir zaman dilimi içinde nereye gideceğinin planını yapma
konusunda bile çekingen davranıyor. Zaten en az bir günün sergi dolayısıyla
Tahran’da geçeceği belliydi, ayrıca bir ikinci günün de, beni orada çok iyi ağırlayan
İranlı arkadaşlarla geçirilmemesi çok ayıp olurdu (Bu arkadaşlar elimi cebime
attırmadılar, Türkiye’den çıkarken cebimde ne kadar para varsa o miktarla geri
döndüm, kuruş bile ödetmediler, devamlı “merak etme hayat burada çok ucuz”
diyerek). Bu yüzden, çok da ilginç bir yer olmayan Tahran’ın dışında, seyahat
için ancak bir günüm vardı ve bunu da çok merak ettiğim Isfahan ile değerlendirmek
istedim.
Tahran’ın görece genç bir şehir olduğu söyleniyor. 1876 yılında
sadece bir köy olan Tahran, Ağa Mehmet Han Kacar tarafından başkent seçilmiş,
böylece şehirleşme başlamış. Yaklaşık 100 yıl öncesine kadar Tahran başkent
olmasına rağmen, diğer bazı İran şehirlerinden daha küçükmüş, öyle ki, Rey şehrinin
bir kasabası olarak geçiyormuş. Şimdi o şehir Tahran’ın bir bölgesi olarak tanınmakta.
Kacar hanedanından sonraki devletlerin merkeziyetçi yaklaşımlarından dolayı diğer
eyaletlerden göç alması sonucunda şu an en büyük İran şehri ve Ortadoğu’nun en
büyük kentlerinden biri olarak anılıyor. Tahran’da 1990’ların başından bu yana,
tüm apartmanlarda “daire sayısı+1” araçlık garaj yeri ve daire sayısı kadar sığınağın
yapımı zorunluymuş. Dolayısıyla, kişi başına düşen araç sayısı İstanbul’dan çok
daha fazla olan Tahran’da park sorunuyla karşılaşmıyorsunuz.

1602 yılında yapılmış Si-o-se pol (Farsçada 33 sütunlu
anlamına geliyor) adlı köprü, diğer ismi mimarından geliyor: Allahverdi Han
Köprüsü.

Şah Abbas tarafından yaptırılan Si-o-se pol, Safavi köprü
tasarımının en üst noktasındaki örneklerden biri kabul ediliyor. Köprüye adını
veren 33 kemerin birbiri ardına sıralanması etkileyici bir görsel efekt oluşturuyor.

Isfahan’da Amerika’nın Ortadoğu politikalarını eleştiren
bir poster.

Isfahan, Nakş-ı Cihan Meydanı’ndan bir görüntü

Tahran’dan bir çelik inşaat örneği.

Tahran-Isfahan arasındaki karayolu üzerinde kerpiç mimari
örneği.

Si-o-se pol köprüsünün 33 gözünün altında yer alan nehir
yatağının teraslandığı, bu nedenle de dünyanın en güzel su sesini burada
duyabileceğiniz belirtiliyor.
Sasaniler devri (224-651) öncesinde hakkında pek fazla bilgi
bulunmayan, ülkenin ikinci büyük şehri Isfahan’ın Tahran’dan beş saat araba
mesafesinde olduğunu öğrenince, bayağı yoğun bir gün geçireceğimize aydım. Bir
günde 10 saat gidiş-geliş araba yolculuğu moral bozucu gibi dursa da, içimdeki
Isfahan merakı o kadar üst düzeydeydi ki, hiç umursamadım bile. Arapların
642’deki fetih sonrası, Tuğrul Bey komutasındaki Selçukluların ise 11. yüzyılın
ortalarına doğru kenti başkent yaptıkları belirtiliyor. 1073-92 arasında
Selçukluları yönetmiş olan Tuğrul Bey’in torunu 1. Melik Şah zamanında kent hem
büyümüş, hem de daha görkemli bir hale gelmiş. 1200 yılı dolaylarında Selçuklu
hanedanının yıkılmasıyla Isfahan geçici olarak önemini yitirmiş.
Kentteki en önemli noktalardan biri olan Nakş-ı Cihan Meydanı,
ahşap sütunlu Ali Kapı Sarayı, iki büyük cami ve yüzlerce dükkanın bulunduğu
büyük bir çarşıyı bir araya getiriyor ve ortasında büyükçe bir havuz bulunuyor.
Havuzun etrafını faytonların seyirlik güzergahı oluşturuyor. Meydan 1979 yılında
UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmış. Yukarıda sözü geçen anıt-yapılar
hakkında daha detaylı bilgiyi ilgili fotoğrafların resimaltı metinlerinde
bulabilirsiniz.
Genel kültür bilgisi ötesinde, yazının başlığının oluşmasında
pay sahibi olan bazı olgulardan bahsetmek isterim.
Biz Batı taraflarına gittiğimizde fotoğraflarımızda hep
güzel şeyler vardır ki bu, Batı kültürlerinde arka mahalleler olmadığı anlamına
gelmez. Belki yeteri kadar, hatta daha fazlasını gördüğümüz için arka
mahallelere gitmeyiz pek. Gitsek ve o tarz yerlerde fotoğraf çeksek bile onları
ortaya çıkarmayız çoğunlukla. Batı TV kanalları Türkiye’ye geldiklerinde ise,
aynı Sabancı Üniversitesi’nde fotoğraf dersimi alan bazı ERASMUS mübadele
programı öğrencileri gibi, ne kadar olumsuzluk, pislik, gariplik, eğretilik
varsa onu çekerler genelde (Tabii burada kabul etmek lazım ki bunları bulmak da
çok zor değil, her an her yerde karşınıza çıkabilirler). Halbuki bu ülke bundan
ibaret değil, hele hele son zamanlardaki kültürel faaliyetlerin niteliği/çeşitliliği,
akılda kalacak derecede kaliteli konaklama sağlayan butik otellerin varlığı ve
farklı farklı tatlar sunan lokanta, kafelerin çoğalması ile özellikle İstanbul
(ve genel olarak Türkiye’de diğer bazı yerleşimler) hatırı sayılır bir dünya
kenti olmayı çoktan hak ediyor. Bu ülke ve onun algılanması üzerine biraz laf
gevelememin nedeni ise şu: Biz İran’ı Batı TV kanalları veya Türkiye’deki Batıcı
platformlar üzerinden izliyor sayılırız. Bu yüzden “Burası Türkiye, İran değil!”
tarzı söylemler üretecek derecede önyargılıyız bu kültüre karşı. Dünyadaki tüm
hareketli (video) ve hareketsiz (fotoğraf) görüntülerin arşivini elinde
bulunduran ve bu görüntüleri istedikleri gibi manipüle ederek kendi yayın
kanallarında kullanan, hatta onları o görüntülerin köken noktalarına bile iade
edebilen Batı ajansları, İran sözkonusu olunca kara çarşaflı kadın veya cihada
gider gibi duran kafası bantlı adamlardan başka bir şey pek göstermiyorlar.
Dolayısıyla, “ben İran’a gidiyorum” deyince “aman kendine dikkat et!” ve “İran’dan
geldim” deyince de “ne işin vardı orada, deli misin?” şeklinde birçok tepki ile
karşılaştım ve yadırgadım.
İran’a varınca algı bütünüyle değişiyor; seyahat etmenin,
önyargı ve dayatmalardan bağımsız şekilde deneyimleri kendi başına yaşamanın
bireye ne kadar çok katkı sağladığını tekrar idrak ettim. Evet, bazı rahatsız
edici yasaklar var (sadece yedi adet devlet kanalı var ve uydudan yabancı TV
kanallarını izlemek yasak, ama çaresi tabii ki var), sokaklarda kara çarşaflı
kadın görüyorsunuz ama TV’lerde gösterilen kadar vahim bir durum yok ortada.
Onların dışında gayet güzel giyinmiş, takmış takıştırmış, makyajını yapmış ve
saçlarını bir tül ile kısmen örtmüş, dikkat çekici derecede güzel çehreli kadınlar
da görebiliyorsunuz. Zaten Pers İmparatorluğu’nun torunları olan bu halkın
fizyonomisindeki özel yapıyı fark etmek işten değil; erkeğiyle kadınıyla
kendine has güzellikte insanlar her an karşınıza çıkabiliyorlar. Bu arada web
üzerinde yaptığım araştırma sonrası bulduğum bir metinde (www.moleschino.org),
kadınların üniversite mezunu olma ve kamu kurumlarında çalıştırılma oranlarının
Türkiye’den daha yüksek olduğu belirtiliyor.
Çok yoğun bir üç gün sonrasında İran’dan üzülerek ayrıldım,
çünkü Isfahan gibi dünya tarihi açısından çok önemli bir kenti görmüş olmama
karşın. görülmesi gereken birçok yeri (Kaşan, Yezd, Şiraz, vb) görecek vaktim
olmamıştı. Bu da, bizden vize istemeyen güzel komşu ülke İran’a en az 2-3 hafta
ayırarak tekrar gitmek için bir neden oluşturuyor. n Murat Germen, Sabancı
Üniversitesi, SSBF.

Caroun Fotoğraf Kulübü’nün düzenlediği ve ikincilik ödülü
aldığım yarışmanın sergisi Tahran’daki Haft-Samar adlı galeride 3-8 Kasım
tarihleri arasında yapıldı.

Haft-Samar galerisindeki sergiden başka bir görüntü.

Si-o-se pol köprüsünden başka bir görüntü.

Nakş-ı Cihan Meydanı çarşısında el sanatları gerçekten
halen devam ediyor; turistik bir gösteri sözkonusu değil.

Isfahan’dan Hıristiyan mimarlığı örneği.

Nakş-ı Cihan Meydanı çarşısının bazı yerleri
Kapalıçarşı’yı anımsatıyor.

Nakş-ı Cihan Meydanı çarşısında görebileceğiniz
elsanatlarına örnek olarak bir kapı detayı.

Nakş-ı Cihan Meydanı çarşısı içinde, geleneksel bir yemek
olan “biryani” yediğim geleneksel lokantadan bir görüntü.

Isfahan’da Nakş-ı Cihan Meydanı’nı sınırlayan büyük
çarşıdan bir görüntü.

Nakş-ı Cihan Meydanı’nda yer alan önemli anıtlardan biri
olan Şeyh Lütfullah Camii’nin, akıllarda yer edecek muhteşemlikteki kubbesi
altındaki mukarnas detayı.

Ziyaretçiyi Nakş-ı Cihan Meydanı’ndan Şeyh Lütfullah
Camii’nin kubbesi altına götüren geçitten ana mekana bakış.

İmam Camii külliyesinden hacim akışlarını gösteren bir
dış mekan görüntüsü.

Nakş-ı Cihan Meydanı’nda yer alan önemli anıtlardan bir
diğeri olan İmam Camii (eski adıyla Şah Camii) külliyesinden iç mekan
görüntüsü. Külliyenin mimarları sırasıyla Üstat Ali Ekber Isfahani, Üstat
Feridun Naini ve Üstat Shoja Isfahani olarak geçiyor.

Nakş-ı Cihan Meydanı’na hakim konumuyla, balkonundan
hükümdar ailesinin meydandaki şenlikleri izlediği Ali Kapı Sarayı’nı ayırt
edici özelliği, üst katta tüm oda ve duvarları kaplayan etkileyici alçı
bezemeleri. Sözü geçen bu üst kat mekanı, akustik özellikleri dolayısıyla
musiki üstatları tarafından tercih edilen bir yer olduğundan müzik odası olarak
anılıyor.

Ali Kapı Sarayı’ndaki müzik odasının mükellef tavanı.

Nakş-ı Cihan Meydanı’nı sınırlayan büyük çarşının içinde
bir dondurma dükkanı.

Nakş-ı Cihan Meydanı çarşısında bir antika dükkanı.

Öğrendim ki, Kasım ayı İran’da fotoğraf için çok önemli
bir aymış, eşzamanlı birçok sergi açılırmış, hatta fotoğraf bienali de bu
tarihte düzenlenirmiş (bizde ne yazık ki fotoğraf açısından önem taşıyan böyle
bir ay yok). Bienalin onuncusu bu sene Tahran Çağdaş Sanatlar Müzesi’nde açıldı
ve şahsen bu sergiyi gezme fırsatı buldum. Yüzlerce hatta belki de 1.000-2.000
adet fotoğrafın yer aldığı sergiyi heyecanla dolaştım. İşlerin çok üst düzeyde
çağdaş olduğunu iddia edemem, ama en azından bizde yakın zamanda ilki yapılan
bienale göre çok daha fazla deneysel işe ev sahipliğini yaptığını söyleyebilirim.

Nakş-ı Cihan Meydanı, tarihi İpek Yolu’nun sergi ve fuar
alanı olarak binlerce yıl kullanılmış. Fotoğraf, bugün dünyanın en büyük ikinci
meydanı olarak anılan bu devasa kamusal alanın, 17. yüzyılın başlarında Şah
Abbas tarafından yaptırılan ve Safevi mimarisinin en güzel örneklerinden biri
olan Ali Kapı Sarayı balkonundan panoramik görünüşünü tasvir ediyor.

Minaresiz olan ancak kubbesi daha süslü görünen Şeyh
Lütfullah Camii aynı zamanda Kadınlar Mescidi diye bilinirmiş. Nedeni Ali Kapı
Sarayı’ndaki saltanat hareminin ibadetine ayrılmış olmasındanmış. Kadınlar
ortalıkta görünmesin diye yeraltından mescide ulaşan bir tünelin varlığından
bahsediliyor.

Şeyh Lütfullah Camii’nin azametli kubbesinin yan duvarlar
ve zemin ile olan ilişkisini göstermek üzere çekilmiş dikey panoramik fotoğraf.

İmam Camii külliyesindeki harika eyvanların birinin
içinden cami avlusuna bakış. Avlunun solunda yer alan eyvanın hemen ardındaki
kubbenin akustik tasarımı öylesine ustalıkla halledilmiş ki, müezzin ezan
okuduğunda şaşırtıcı derecede yüksek ve her yerden duyulabilen bir ses
amplifikasyonu elde ediliyor.