SM
Evi Büyükhüsun, Ayvacık, Çanakkale
Han Tümertekin ve Eylem Erdinç’in tasarladığı bu ev,
cüssesini aşan bir ölçekte düşünme ve yazma olanağı veriyor. Çevreye uyum,
malzemenin doğasına sadakat gibi alışılagelmiş, kalıplaşmış yargıların arka
planını sorgulamayı sağlıyor.

Proje yeri:
Büyükhüsun, Ayvacık, Çanakkale
Proje tarihi:
2004
Yapım tarihi:
2005
İşveren:
Sedef-Murat Öztürk
Mimari ofis:
Mimarlar Tasarım Ltd., İstanbul
Mimarlar:
Han Tümertekin, Eylem Erdinç
Yapım:
Siska İnşaat
İnşaat mühendisi:
Hakan Çatalkaya
Makine mühendisi:
Haluk Derya
Arsa alanı:
1200 m2
Yapı alanı:
400 m2
Ev Ayvacık’ın Büyükhüsun köyünde yer alır. Köy; yamacın
tepesinden başlayarak eğimle birlikte seyrelip sakinleşir, keskin şev ve
yarlarla topoğrafyaya dönüşür ve sahile uzanır. Manzaraya uzaktan bakar.
Dört kişilik kentli bir ailenin kalabalık çevresi ile
birlikte kullanacağı büyüklükteki tatil evi, köyün sınırında, topoğrafya ile
örtüştüğü noktada konumlanır.
Hacimli bir yapının bu yere ve topoğrafyaya ait kılınması
temel kaygıyı oluşturur.
Arsa köyün sınırını oluşturan yola hacimli bir taş duvar ile
sırtını dayar. Bu duvar topoğrafya ile ev arasındaki fiziksel ve görsel dengeyi
kurar. Yapı, yamacı içerisine alarak üzerine örter.
160 cm’de bir tekrarlanan çelik strüktür lineer bir biçimde
uzanır. Strüktürü destekleyen perde duvarlar hacimleri dilimler şeklinde
sıralar ve yapının tek katlı olma halini vurgular. Strüktürel çerçeveler yapım
aşaması ve tekniklerinin sınırlarını tanımlar, endüstriyel ve yerel olanı
belirginleştirir.
Fiziksel ve görsel olarak geçirgen olan ev, sırtından
itibaren “açık”, “kapalı”, “yarı açık” ve “açık” olarak kademelenir. Her bir
dilim-hacim bu ilişkiyi eşdeğer olarak algılar. Hacimler tüm bu geçişler
sırasında birer duraksama noktasıdır.

Verimli Melezlenmeler, Dekonstrüksiyonlar
Uğur Tanyeli n Melezlik kavramının olumlu bir değer
yargısına işaret etmesine alışık değiliz. Onu, tam aksine, farklı neseplerden
kökenlenenlerin tutarlıksız bir bileşimi olarak düşünmek hala yeğlenir.
Kültürel olguları irdelemeye yönelik köhne, ama hala yaşayan bir bakış, bunu
artık ender olarak itiraf etse de, tek tek kabul edilebilir olanların
ilişkisini ve onun varettiği çaprazlanmaları meşruiyetin, hatta doğallığın
sınırı dışında diye takdim eder. En azından ima edilen odur. Hitler’i ve
Nazizm’i yaşamış bir dünyada melezliği lanetlemek zorsa da, kültürel kalite
yargıları melezin değerinden en azından kuşku duymak üzerinde inşa edilmiştir.
Ne var ki, modernite, melezi iki biçimde olağanlaştırır, giderek de olumlar,
anlamlı kılar. Bir yanda melezlik özneyi oluşturan her bir bileşenin tekil
olarak içermediği özelliklere sahip olduğu için dikkate değerdir. Öte yanda da,
melezlenmeler bildik, onaylanmış ve alışılmış aidiyetlerin sınırları dışında
kaldıkları için, yurtsuzlaştırdıklarından ötürü önemlidirler. Melez, tek bir
coğrafi, kültürel, kronolojik noktaya ait olmayandır. Yurdu yoktur; belirli bir
konvansiyon paketi içinde konumlanıp ancak orada anlamlı hale gelen değildir.
Bir bağlamda bir tarafıyla belli bir konvansiyonun içinden anlamlı olarak
nitelenebilirken, bir diğerinin içinden o tarafı anlamını yitirir, ama başka
bir yönden yeni bir anlam edinebilir. Melezlik onun içindir ki,
konvansiyonların, en genelde de bilginin dekonstrüksiyonuna yol açma
istidadındadır. Verimli ve üretken olma şansı vardır. Çünkü bildik bir dilin
içinde okunamaz; yeni diller üretmeyi gerektirir.

SM Evi bir melezlenme örneği. O nedenle, cüssesinden fazla
söz söylüyor. Örneğin, o bir çelik konstrüksiyonlu yapı. Ancak, aynı zamanda da
bir moloztaş konstrüksiyon. Her iki özelliği tekil olarak kolayca aynı boyda
bir evi inşa etmeye yeterdi. Onu baştan aşağı çelik konstrüksiyonlu bir cam ev
olarak projelendirmek tabii ki çok daha tutarlı olurdu. Ya da konumlandığı yöredeki
“çevreye uyum kaygılı” yeni çoğu yapı gibi onu da bütünüyle taş duvarlı olarak
inşa etmek çelişkisiz bir tasarım yaklaşımı olacaktı. Uygulaya uygulaya
kurallaştırdığımız, kuşkusuz rasyonel de olan mimari yaklaşım ve alışkanlıklar
bize nesebi besbelli, soyu karışık olmayan bu çelişkisizliği önerir.
Çelişkisizlik tehlikesizdir de... Ne var ki, öyle bir çelişkisizlik çelik
inşaatın da, taş örgü duvarın mimarisinin de dekonstrüksiyonunu yapma olanağı
tanımayacaktır. Her ikisini de bildiğimiz genelgeçer mimari dilin içinden
okuyacak, anlamını kavrayıp belki tadına da varacaktık. Ama o zaman, daha önce
gördüğümüz binlerce çelişkisiz, “nesebi sahih” yapıda gündeme gelenin dışında
bir mimari kavrayış doğmayacaktı. SM Evi yapılmamış olsaydı da, gözlemci özne,
taşın ve çeliğin mimarisini zaten biliyordu. Onun bilgisiyle çoktan
donatılmıştı. Oysa, SM Evi çelik taşıyıcı sistemi kuru taş duvarla ve çatı
örtüsüyle melezleyerek bildiklerimizi geçersiz kılıyor. Olağan yargılar veremez
hale getiriyor. “Duyarlı bir taş duvar işçiliği”, “rasyonel bir çelik çatkı”,
“çevreye malzeme ve konstrüksiyon aracılığıyla bağlamsal uyum” vs. gibi bildik
yargı başlıkları kullanımdan kaçınılmaz olarak düşüyor.



Taşıyıcı olmasına alışılan, gördüğümüz hemen her yerde
taşıyıcı işlev gören taş duvar burada taşımıyor, taşınıyor. Ancak, taşın
taşınan bir eleman olduğu başka durumlarda gündeme gelen kaplama olarak
kullanım da burada sözkonusu değil. Çünkü yapıyı kaplamıyor; üzerine yığılıyor.
Yapım tekniklerinin içinde en fazla presizyon gerektireni olan çelik, en kabası
olan kuru taş duvarla melezleniyor. Dahası o taş, çatıyı da kaplıyor.
Avlucukların üstünü aşıp, kendi bünyesine en aykırı kılığa girip ışık
geçirgenliği bile ediniyor; günışığı aşağıya havada yüzen taşların arasından süzülerek
ulaşıyor. Özetle, taş adına mimarlıkta binlerce yıldır ne bildiğimize
inanmışsak, nelere ikna olmuşsak, kalitesini tanımlamak için hangi
parametreleri üretmişsek hepsi zeminsiz kalıyor; dekonstrüksiyona uğruyor.
Artık taşın da, çeliğin de ve onların bileşimlerinin de bambaşka mimarileri
olabileceğini görmek zorunda kalıyoruz. En tartışılmaz sandığımız inşai
yargılarımızdan bazıları pekala feda edilebilir hale geliyor; yerlerinden
yurtlarından oluyor. Dolayısıyla, SM Evi artık Kuzey Ege’de bir köy evi değil.
Tartışmaya, dekonstrüksiyona açtığı mimari bilgi bağlamında ait olduğu
coğrafyadan, yöreden, gelenekten, ulusallıktan özerk bir sorusal-ev olup
çıkıyor. Onun sayesinde, hiç değilse bir yapı için olsun, örneğin, yerel
kimliklerin tahribi ve kaybı gibi bir başlıkta konuşmadan, bir kırsal alan
konutunu değerlendirme fırsatı doğuyor. Verimli melezlikler işte tam da bunu
yapar: Yeni cevaplar vermek için yeni sorular sormak zorunda bırakır.
Duvar-Ev1


Tansel Korkmaz n SM Evi2, Kuzey Ege kıyılarında küçük bir
köy olan Büyükhüsun-Asos’da inşa edilmiş bir tatil evi. Denize yukarıdan bakan
yüksekçe bir tepenin zirvesine yerleşmiş olan köy, sükuneti ve yumuşak iklimi
ile ideal bir inziva mekanı. Ev, köydeki diğer evler gibi aşağıda uzanan
dokunulmamış kır manzarasına ve denizden gelen yumuşak melteme yönlenmiş. Yine
Tümertekin tarafından tasarlanan B2 Evi’nde olduğu gibi, köyün bitiminde, dik
yamacın başladığı sınırda konumlanan evin tasarımının nirengi noktasını bu
“sınırda olma” durumu oluşturuyor. Badem ve zeytin ağaçlarının yeşili ile
denizin mavisinin buluşmasının dinginliğine böylesine yukarıdan, engin bir
boşluğun içinden bakma hali bir “tekinsizlik” duygusunu da tetikliyor: boşluk
tarafından yutuluverme korkusu. İşte hem bu sınırda olma halinin altını çizmek,
hem de tehditkar boşluğa yutulmamak, üstelik de tüm bu jestleri bir tatil
evinin mütevazı içeriği ile çelişmeden, abartıya kaçmadan ifade edebilmek,
tasarımın can alıcı esprisini oluşturuyor: Konumu itibariyle anıtsal bir jest
isteyen yapı, içeriği/programı ile bu jeste direniyor. Peki, nasıl çözülecek bu
ikircikli durum? Venturi’nin işaret ettiği gibi dışla içi birbirinden kopararak
mı?
Köyün içinden aşağıya baktığımızda, tam sınırda, 40 metrelik
bir taş duvar görüyoruz, bu “duvar-ev”, yerin/arazinin sınırda olma halinin bir
ifadesi gibi. Duvar-ev bir yandan çok tanıdık: köyü sokaklarında yürürken,
bahçelerinde, avlularında dinlenirken hep taş duvarların arasından, içinden,
üzerinden algılıyoruz. Diğer taraftan da çok yabancı: dokusu farklı, kıvrılıp
çatıda devam etmesi şaşırtıcı, yük taşıdığında takındığı gürbüz ve kararlı
duruşunun yerini titiz ve kırılgan bir ifade almış: hesaplı çelik taşıyıcıların
arasını dikkatlice dolduruyor irili ufaklı taşlar. Duvarı, ilkin 40 metrelik
sürekliliği ile bir güç temsili olarak okuyacakken, dikkatli bakışlarımız onun
aslında iri bir cüsse değil pürtüklü ama özenli bir doku, bir yüzey olduğunu
kavrayıveriyor. Dolayısıyla köye ve aslında bizim alışkanlıklarımıza hem
tanıdık hem de yabancı bu duvar: yerin karakteristiğini ortaya çıkardığı
(sınırda olmak/duvar) ve yapma alışkanlıklarını (taş duvarla inşa etme) devam
ettirdiği için tanıdık. Ancak bu tanıdık, bildik duvar öylesine bir işleme tabi
tutulmuş ki son kertede bizi çeken, dikkatle bakmaya davet eden, şaşırtıcı,
yadırgatıcı, yabancı bir şey var onda. Tam da alışkanlıklarımızın çomaklandığı,
ezberlerimizin bozulduğu noktada duyularımızda bir seferberlik başlıyor,
hassasiyetimiz artıyor ve karşımızdakine taptaze bir farkındalıkla bakıyoruz,
capcanlı duyusal bir kavrayış beliriveriyor bu yaratıcı bozgundan.
Alışkanlıklarımızın, gündelik kodlamalarımızın şeyler üzerindeki örtüsü
kalktığında onların gizil özelliklerini keşfediyoruz. Günlük hayatın insanı
törpüleyen, önemsiz detayları içinde alelacele salt pratik bir bakış açısından
kodladıklarımızı yepyeni, estetik bir hassasiyetle kavrıyoruz. İşte estetik
kavrayışı harekete geçiren duvarın bu gücü, onun boşluk tarafından yutulmasını
engelleyen direnci de aynı zamanda. Konumun gerektirdiği anıtsal jest, cüssede
bir şişkinlik veya cephelerde optik bir hile ile değil şiirsel bir müdahale ile
gerçekleştiriliyor: zaten orada ama saklı olanı gün ışığına çıkararak.

Sonuç olarak, bu yadırgatma işlemi özgürleştirici:
Alışılagelmiş rollerin, otomatik kodların içine hapsettiğimiz, rahatlığına
salıverdiğimiz kavrayışımızı özgürleştiriyor: yeni, zenginleştirici, ilham
verici deneyimlere olanak veriyor. Bu noktada, bu işlemin bir-amaç-için/pratik
olanın keyfi/dekoratif olana oyunbaz, eğlenceli, baştan çıkarıcı bir dönüşümü,
başka bir deyişle, işlevsel olanın imgeye indirgenmesi olmadığının; dolayısıyla
da söz konusu olanın “mimarın imzası/el çabukluğu” olmadığının altını çizmek
gerekir. El çabukluğu, kılı kırk yaran anlayışları, zahmetli kavrayışları
by-pass ederek kolayca etkilemenin, hakimiyet kurmanın peşindedir. Bu yüzden de
yüzeysel ve indirgeyicidir: bir ikilemin kutupları arasında seçim yapmaya ve bu
seçimin içinde hapsolmaya zorlar: pratik/estetik, zorunlu/“keyifli”,
işlevsel/baştan çıkarıcı... özet olarak bir çeşit çilekeşlikle Don Juanlık
arasında bir seçim. Dolayısıyla da, eğer el çabukluğu iş başında olsaydı, taş
duvarı yük-taşıyıcı olmakla dekoratif/keyfi/nedensiz olmak arasında bir seçim
yapma yönünde zorlayacaktı. Oysa şiirselliğin ayırt ediciliği, neden-li olmakla
neden-siz/keyfi olmak arasında sıkışıp kalmamasındadır, nedenden
bağımsızlığındadır: şiirsellik nedenselliğin by-pass edilmeden aşıldığı yerde
ortaya çıkar. Duvar-evin duvarlığının nedeni konumunda (köyün sınırında,
boşluğun sınırında), bağlamında (taş evlerin oluşturduğu bir bağlam), iklime
uygunluğunda vs. aranabilir. Ancak, onu konuşulmaya değer kılan tam da bu
nedenselliklerin, beklentilerimizin ötesine geçebilmesinde: oraya ait/aşina
olduğu kadar bir yabancı da olabilmesinde. Mimarlığın gücü, zanaatı aştığı
noktada başlıyor ve bunun da yegane ölçütü “yenilik”: var-olanın içinde saklı
olan yenilik, gerçekleşmemiş potansiyeller anlamında yenilik; icat
edilmiş/zorlama/yapıştırma yenilik değil.
Kısaca; köy mimari yapıta bir başlangıç noktası sunuyor,
yapıt var-olanın içinde saklı olanı günışığına çıkararak bir taze nefes veriyor
köye, köy de yapıtla dönüşüyor böylece, kendini keşfediyor. Köyle yapıt
arasındaki bu harekete geçirici, gerilim yüklü diyalog, ev sahibiyle konuk
arasındaki ilişkinin alışılagelmiş eşitsizliğini bozuyor: ev sahibi kendisinin
olanı cömertçe sunarken, konuk bunu ustalıkla dönüştürerek onun aslında
kendisinde olup farketmediği bir zenginliği keşfetmesine aracılık ediyor: ev
sahibinin konuğu rahat ettirememe, konuğun cömertlik altında ezilme
endişelerinin yerine karşılıklı dönüş(tür)me, zenginleşme fırsatı doğuyor bu
diyalogdan.


Duvar-ev tasarım sürecinin, bahsi geçen
yadırgatma/yabancılaştırma stratejisiyle beraber en dikkat çekici özelliği iç
tutarlılığı (integrity) ve disiplini: tasarımın, şeyin/yapının kendisine olan
sadakati; dışarıdan empoze edilen, eklenen, kozmetik, zorlama, manipülatif,
kısaca “tasarım” (over-designed) olana karşı direnci. Şeyleri kendi haline
bırakabilmek, nerede duracağını bilmek, günümüz tasarım dünyasının en yoğun
disiplin isteyen yönlerinden biri. Bunun izini üç farklı düzlemde sürebiliriz:
plan kurgusu, detaylar ve sunuş teknikleri.
Plan kurgusu son derece sade: arazinin gerekleri
doğrultusunda, doğal sınırların dikte ettiği üzere çizgisel bir dizilimi var
mekanların. Ortada oturma ve mutfak/yemek bölümü, onun iki yanında yatak
odaları ve onların banyoları var. Bu çizgisel dağılım eşsiz manzaradan azami
yararlanmaya olanak veriyor. Tatil evlerinde hayatın büyük çoğunluğu dış
mekanlarda geçiyor, burada günün her saatinde, gölgede kalan bir dış mekan
bulmak mümkün. Ön tarafta, salonun açıldığı teras sabah saatleri ve gün
batımını izlemek için ideal: bunun üzerindeki taş dolgu, izolasyonlarından
arındırılarak gözenekli bir gölgelik haline getirilmiş; yakıcı güneş
engellenirken gözenekler hava akımına ve güneş ışığının usulca süzülmesine izin
veriyor. Ön cepheyi saran kolonat, evin iç mekanlarının manzarayla ve ön
bahçeyle bütünleşmesini sağlayacak şekilde bütün cephenin şeffaf olabilmesine
izin veriyor. Bu tamamen şeffaf cephe arka cephenin korunaklılığı ile
dengeleniyor ve böylece duvar-ev esirgeyen bir iç sunuyor. Evin arkasında kalan
koridorumsu dış mekan ise öğleden sonra yakıcı güneşten koruyor ve cephedeki
yarıklar sayesinde ön taraftaki manzaraya açılıyor. Öndeki ve arkadaki bu
korunaklı ara mekanlar tatil evinin en büyük konforu. Mekanlar boyutları ve
ilişki örüntüleriyle gündelik hayatı gereksiz karmaşalardan arındıracak şekilde
kurgulanmış.
Detaylar da tasarımın iç tutarlılığından ve disiplininden
paylarına düşeni almışlar: yapının kendisini bulma, vaatlerini gerçekleştirme
yolunda üzerlerine düşeni yapmaktan başka kaygıları yok. Aşırı ilgi, sürekli
özen veya virtüözlük onayı talepleriyle yormuyorlar, yapının esasını tehlikeye
düşürmüyorlar. Talep eden detaylardansa, tasarımın yatırımı, sağlam bir ana
fikir etrafında kotarılan yapının bütünlüğüne. Yapımı mükemmelleştirme
konusundaki ısrar, çoğaltma yönünde değil azaltma yönünde.
Virtüöziteye direnme kendini sunuş tekniklerinde de
gösteriyor. Çizimler, tasarımın enerjisini kendi içlerinde tüketmeden,
şeyin/yapının ta kendisine, artifact’a özlem duymaya yer bırakacak şekilde
nerede durmak gerektiğini biliyorlar. Kendisinden çok memnun, kendi kendini
tatmin eden grafik virtüözite, tasarımın kendi potansiyellerini
gerçekleştirmesinin önünde bir engel haline gelir. Uçucu imgelerden kaynaklanan
haz o denli baştan çıkarıcı ve o denli kolay elde edilirdir ki, hem işveren hem
de mimarı büyüleyerek şeyin doğasını keşfetmeye uzanan, hep daha derinlere
giden o zorlu ve zahmetli yolculuktan alıkoyar: tasarım başladığı yerde biter,
yüzeyde tüketir nefesini. Dolayısıyla duvar-ev’in sunuş tekniğindeki sadelik de
kolaya kaçmanın değil, zorlu bir arayışın, nefesini derinlere saklamanın bir
ifadesidir.
Sonuç olarak hayatın kendisi gibi mimarlık da sadeleştikçe
zenginleşiyor, cömertlik bolluktan değil içsel sağlamlıktan kaynaklanıyor. n
Tansel Korkmaz, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Mimari Tasarım Yüksek Lisans
Programı.
Notlar:
1 Yazıdaki bazı temalar ilk kez Oris dergisinde yayınlanan
(no. 40, 8/2006, s. 88-99) “SM House: Sheltering-Wall” yazısında ele
alınmıştır. Yazı bu haliyle ilk kez
TM dergisinin Ocak 2007, no. 01 sayısında yayınlanmıştır.
2 SM Evi (2006) Han Tümertekin tarafından tasarlandı. Onunla
neredeyse aynı hizada, komşu parselde konumlanmış olan ve 2000 yılında aynı
mimar tarafından tasarlanan
B2 Evi, 2005 yılında Ağa Han Ödülü’ne layık görüldü.





Sarkaç Ev
Ömer Kanıpak n Bir ailenin kısa dönem tatilleri ve haftasonu
kalışları için tasarlanan SM Evi, Asos’un yakınlarındaki köylerin birinde, dik
bir yamaca bakan yolun hemen kenarındaki uzun bir arsaya yerleştirilmiş.
Ege’nin muhteşem manzarasına odaklanan bu ev, İstanbullu bir ailenin kimi zaman
huzur, kimi zaman dostları ile eğlenebileceği basit ama kullanışlı bir ev
ihtiyacı ile Mimarlar Tasarım’a başvurmaları sonucunda ortaya çıkmış. Kendi
basit barınma ve yaşama ihtiyaçlarının yanısıra evlerinin konforunu zaman zaman
ağırlayacakları ziyaretçileri ile paylaşma isteği dışında fazla bir talepleri
olmasa da, gerek yerleşim gerekse malzeme ve detaylardaki isabetli kararlarla
mimarlar, basitliğin içinden doğabilecek zenginliği bir kez daha göstermiş
oluyorlar. Tıpkı kendilerine Ağa Han Ödülü’nü kazandıran ve aynı köyde birkaç
sene önce tamamlanmış B2 Evi’nde olduğu gibi bu evde de anıtsal bir yalınlık
hakim.
50 metreye yakın arazi uzunluğu boyunca ve yol kenarından
aşağı kottaki tek katlı monoblok gibi görünen kütle, yoldan bakıldığında
topoğrafyanın içine oyulmuş gibi kendini gizliyor. Bu koca kütle, önce zemin,
sonra duvar ve ardından da çatıya dönüşen katlanmış dış kabuğu ile sanki
“yer”in içinde erimiş ve donmuş gibi duruyor. B2 Evi’ndekine göre tam tersi bir
duruş bu; biri anıtsallığını bir kaide üzerinde dimdik bir duruş ile
vurgulamayı tercih ederken, diğeri aynı anıtsallığı büyük kütlesine rağmen,
sanki bir lahit gibi gizemli bir kaybolma çabası ile sağlıyor.
Bu devasa ve monoblok kütleye biraz daha yaklaştığımızda,
düzenli aralıklarla kabuğu oluşturan taşları ve çelik strüktürle dilimlenmiş
cepheleri farkediyoruz. Bu dilimler kimi yerde tamamen duvara, kimi yerde
şeffaflığa, kimi yerde ise tamamen boşluğa dönüşüyor. Bu boşluklar aslında bu
katı kütlenin, adeta insan hareketlerini, ışığın ve havanın geçişini regüle
eden bir hücre zarı gibi davranmasını sağlıyor; bir anda katı ve cansız kütleye
daha farklı bakmamıza neden oluyor.
Tüm bu güçlü tektonik ve heyecan verici özelliklerine rağmen
SM Evi tekinsiz, esrarengiz bir his de veriyor1. Evin içi
50 metrelik uzunluğu hissetmeyeceğiniz bölümlere ayrılmış,
beyaz tavanı ve sıcak atmosferi ile sizi sarıyor. Evin ön cephesini oluşturan,
manzaraya ve geniş bahçeye açılan tamamen şeffaf cephe ve rahat mobilyalar bu
konforu pekiştiriyor. Evin özellikle köyden görünen ve adeta “benden uzak dur”
diyen soğuk, katı ve endüstriyel yüzü, içine girer girmez sıcak bir yuvaya
bürünüveriyor.
Algıdaki bu kayma, bu çelişkili görüntüler ve hisler aslında
evin sahibi olan şehirli modern ailenin de yansıması bir bakıma. Ait olma hissi
ile yabancı olma hissini aynı anda yaşayan modern insana göre SM Evi, bu
çelişkilerin mükemmel bir tezahürü aslında: Girişimci ruha sahip bireylerden
oluşan üst düzey orta sınıf bir ailenin kısa süre kentten kopma isteğine
rağmen, kaliteli mobilyalar, lüks ev aletleri ve her türlü iletişim araçları
ile alışılageldik kent konforu devam edebiliyor. Evin kentten getirilen yaşamı
saklarcasına köye sırtını dönmesi de bu savı destekler nitelikte. Bir tarafı
neredeyse tamamen kapalı ve karanlık, diğer tarafı ise olabildiğince açık ve şeffaf
olan evin kütlesi, köyün karşı yamacından bakıldığında, dik topoğrafyayı sanki
bir bıçak gibi kesip toprağa yerleşmiş gibi dururken, bu vahşi müdahale bir
yandan bakınca neredeyse görünmez olabiliyor. Çelişkilerin mimariye yansıması
bu kadarla da kalmıyor; strüktürünü endüstriyel çelik kirişlerin oluşturduğu
evin cephesi ve çatısı ise köyün taşları ile örtülüyor, adeta köyden biri gibi
davranıyor.
Malzeme seçimi, mekansal organizasyon, insan hareketlerinin
düzenlenmesi, cephelerdeki boşlukların geçirgenliği, kütlenin algılanması ve
topoğrafyaya yapılan müdaheleler... Tüm bunlar SM Evi’nin, bir sarkaç gibi,
huzur dolu bir ev ile esrarengiz bir yapı arasında salınmasına neden oluyor.
Aynen kim için tasarlandıysa o kişilerin yaşadığı gelgitleri gibi. n Mimar Ömer
Kanıpak.
Notlar:
1 Birebir Türkçe karşılığı olmasa da, tekinsiz ve esrarengiz
kavramları burada, Anthony Vidler’in modernizmle birebir örtüşen “ait olamama”
hissinin mimariye yansıması üzerine yazdığı
The Architectural Uncanny kitabında anlattığı anlamda
kullanılmıştır. Freud’un da üzerinde önemle durduğu “uncanny” kavramı (unhomely
- unheimliche), estetik ve yaratıcılıkla ilgili önemli ipuçları veren bir alan.
Antony Vidler, The Architectural Uncanny - Essays in the Modern Unhomely, MIT
Press, Cambridge, 1992.