25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

SM Evi Büyükhüsun, Ayvacık, Çanakkale

    

Han Tümertekin ve Eylem Erdinç’in tasarladığı bu ev, cüssesini aşan bir ölçekte düşünme ve yazma olanağı veriyor. Çevreye uyum, malzemenin doğasına sadakat gibi alışılagelmiş, kalıplaşmış yargıların arka planını sorgulamayı sağlıyor.

 

 

Proje yeri:                                         

Büyükhüsun, Ayvacık, Çanakkale

Proje tarihi:                           

2004

Yapım tarihi:                          

2005

İşveren:                                

Sedef-Murat Öztürk

Mimari ofis:                            

Mimarlar Tasarım Ltd., İstanbul

Mimarlar:                               

Han Tümertekin, Eylem Erdinç

Yapım:                       

Siska İnşaat

İnşaat mühendisi:

Hakan Çatalkaya

Makine mühendisi:

Haluk Derya

Arsa alanı:                             

1200 m2

Yapı alanı:                             

400 m2

 

Ev Ayvacık’ın Büyükhüsun köyünde yer alır. Köy; yamacın tepesinden başlayarak eğimle birlikte seyrelip sakinleşir, keskin şev ve yarlarla topoğrafyaya dönüşür ve sahile uzanır. Manzaraya uzaktan bakar.

Dört kişilik kentli bir ailenin kalabalık çevresi ile birlikte kullanacağı büyüklükteki tatil evi, köyün sınırında, topoğrafya ile örtüştüğü noktada konumlanır.

Hacimli bir yapının bu yere ve topoğrafyaya ait kılınması temel kaygıyı oluşturur.

Arsa köyün sınırını oluşturan yola hacimli bir taş duvar ile sırtını dayar. Bu duvar topoğrafya ile ev arasındaki fiziksel ve görsel dengeyi kurar. Yapı, yamacı içerisine alarak üzerine örter.

160 cm’de bir tekrarlanan çelik strüktür lineer bir biçimde uzanır. Strüktürü destekleyen perde duvarlar hacimleri dilimler şeklinde sıralar ve yapının tek katlı olma halini vurgular. Strüktürel çerçeveler yapım aşaması ve tekniklerinin sınırlarını tanımlar, endüstriyel ve yerel olanı belirginleştirir.

Fiziksel ve görsel olarak geçirgen olan ev, sırtından itibaren “açık”, “kapalı”, “yarı açık” ve “açık” olarak kademelenir. Her bir dilim-hacim bu ilişkiyi eşdeğer olarak algılar. Hacimler tüm bu geçişler sırasında birer duraksama noktasıdır.

 

 

Verimli Melezlenmeler, Dekonstrüksiyonlar

 

Uğur Tanyeli n Melezlik kavramının olumlu bir değer yargısına işaret etmesine alışık değiliz. Onu, tam aksine, farklı neseplerden kökenlenenlerin tutarlıksız bir bileşimi olarak düşünmek hala yeğlenir. Kültürel olguları irdelemeye yönelik köhne, ama hala yaşayan bir bakış, bunu artık ender olarak itiraf etse de, tek tek kabul edilebilir olanların ilişkisini ve onun varettiği çaprazlanmaları meşruiyetin, hatta doğallığın sınırı dışında diye takdim eder. En azından ima edilen odur. Hitler’i ve Nazizm’i yaşamış bir dünyada melezliği lanetlemek zorsa da, kültürel kalite yargıları melezin değerinden en azından kuşku duymak üzerinde inşa edilmiştir. Ne var ki, modernite, melezi iki biçimde olağanlaştırır, giderek de olumlar, anlamlı kılar. Bir yanda melezlik özneyi oluşturan her bir bileşenin tekil olarak içermediği özelliklere sahip olduğu için dikkate değerdir. Öte yanda da, melezlenmeler bildik, onaylanmış ve alışılmış aidiyetlerin sınırları dışında kaldıkları için, yurtsuzlaştırdıklarından ötürü önemlidirler. Melez, tek bir coğrafi, kültürel, kronolojik noktaya ait olmayandır. Yurdu yoktur; belirli bir konvansiyon paketi içinde konumlanıp ancak orada anlamlı hale gelen değildir. Bir bağlamda bir tarafıyla belli bir konvansiyonun içinden anlamlı olarak nitelenebilirken, bir diğerinin içinden o tarafı anlamını yitirir, ama başka bir yönden yeni bir anlam edinebilir. Melezlik onun içindir ki, konvansiyonların, en genelde de bilginin dekonstrüksiyonuna yol açma istidadındadır. Verimli ve üretken olma şansı vardır. Çünkü bildik bir dilin içinde okunamaz; yeni diller üretmeyi gerektirir.

 

 

SM Evi bir melezlenme örneği. O nedenle, cüssesinden fazla söz söylüyor. Örneğin, o bir çelik konstrüksiyonlu yapı. Ancak, aynı zamanda da bir moloztaş konstrüksiyon. Her iki özelliği tekil olarak kolayca aynı boyda bir evi inşa etmeye yeterdi. Onu baştan aşağı çelik konstrüksiyonlu bir cam ev olarak projelendirmek tabii ki çok daha tutarlı olurdu. Ya da konumlandığı yöredeki “çevreye uyum kaygılı” yeni çoğu yapı gibi onu da bütünüyle taş duvarlı olarak inşa etmek çelişkisiz bir tasarım yaklaşımı olacaktı. Uygulaya uygulaya kurallaştırdığımız, kuşkusuz rasyonel de olan mimari yaklaşım ve alışkanlıklar bize nesebi besbelli, soyu karışık olmayan bu çelişkisizliği önerir. Çelişkisizlik tehlikesizdir de... Ne var ki, öyle bir çelişkisizlik çelik inşaatın da, taş örgü duvarın mimarisinin de dekonstrüksiyonunu yapma olanağı tanımayacaktır. Her ikisini de bildiğimiz genelgeçer mimari dilin içinden okuyacak, anlamını kavrayıp belki tadına da varacaktık. Ama o zaman, daha önce gördüğümüz binlerce çelişkisiz, “nesebi sahih” yapıda gündeme gelenin dışında bir mimari kavrayış doğmayacaktı. SM Evi yapılmamış olsaydı da, gözlemci özne, taşın ve çeliğin mimarisini zaten biliyordu. Onun bilgisiyle çoktan donatılmıştı. Oysa, SM Evi çelik taşıyıcı sistemi kuru taş duvarla ve çatı örtüsüyle melezleyerek bildiklerimizi geçersiz kılıyor. Olağan yargılar veremez hale getiriyor. “Duyarlı bir taş duvar işçiliği”, “rasyonel bir çelik çatkı”, “çevreye malzeme ve konstrüksiyon aracılığıyla bağlamsal uyum” vs. gibi bildik yargı başlıkları kullanımdan kaçınılmaz olarak düşüyor.

 

 

 

 

Taşıyıcı olmasına alışılan, gördüğümüz hemen her yerde taşıyıcı işlev gören taş duvar burada taşımıyor, taşınıyor. Ancak, taşın taşınan bir eleman olduğu başka durumlarda gündeme gelen kaplama olarak kullanım da burada sözkonusu değil. Çünkü yapıyı kaplamıyor; üzerine yığılıyor. Yapım tekniklerinin içinde en fazla presizyon gerektireni olan çelik, en kabası olan kuru taş duvarla melezleniyor. Dahası o taş, çatıyı da kaplıyor. Avlucukların üstünü aşıp, kendi bünyesine en aykırı kılığa girip ışık geçirgenliği bile ediniyor; günışığı aşağıya havada yüzen taşların arasından süzülerek ulaşıyor. Özetle, taş adına mimarlıkta binlerce yıldır ne bildiğimize inanmışsak, nelere ikna olmuşsak, kalitesini tanımlamak için hangi parametreleri üretmişsek hepsi zeminsiz kalıyor; dekonstrüksiyona uğruyor. Artık taşın da, çeliğin de ve onların bileşimlerinin de bambaşka mimarileri olabileceğini görmek zorunda kalıyoruz. En tartışılmaz sandığımız inşai yargılarımızdan bazıları pekala feda edilebilir hale geliyor; yerlerinden yurtlarından oluyor. Dolayısıyla, SM Evi artık Kuzey Ege’de bir köy evi değil. Tartışmaya, dekonstrüksiyona açtığı mimari bilgi bağlamında ait olduğu coğrafyadan, yöreden, gelenekten, ulusallıktan özerk bir sorusal-ev olup çıkıyor. Onun sayesinde, hiç değilse bir yapı için olsun, örneğin, yerel kimliklerin tahribi ve kaybı gibi bir başlıkta konuşmadan, bir kırsal alan konutunu değerlendirme fırsatı doğuyor. Verimli melezlikler işte tam da bunu yapar: Yeni cevaplar vermek için yeni sorular sormak zorunda bırakır.

 

Duvar-Ev1

 

 

 

Tansel Korkmaz n SM Evi2, Kuzey Ege kıyılarında küçük bir köy olan Büyükhüsun-Asos’da inşa edilmiş bir tatil evi. Denize yukarıdan bakan yüksekçe bir tepenin zirvesine yerleşmiş olan köy, sükuneti ve yumuşak iklimi ile ideal bir inziva mekanı. Ev, köydeki diğer evler gibi aşağıda uzanan dokunulmamış kır manzarasına ve denizden gelen yumuşak melteme yönlenmiş. Yine Tümertekin tarafından tasarlanan B2 Evi’nde olduğu gibi, köyün bitiminde, dik yamacın başladığı sınırda konumlanan evin tasarımının nirengi noktasını bu “sınırda olma” durumu oluşturuyor. Badem ve zeytin ağaçlarının yeşili ile denizin mavisinin buluşmasının dinginliğine böylesine yukarıdan, engin bir boşluğun içinden bakma hali bir “tekinsizlik” duygusunu da tetikliyor: boşluk tarafından yutuluverme korkusu. İşte hem bu sınırda olma halinin altını çizmek, hem de tehditkar boşluğa yutulmamak, üstelik de tüm bu jestleri bir tatil evinin mütevazı içeriği ile çelişmeden, abartıya kaçmadan ifade edebilmek, tasarımın can alıcı esprisini oluşturuyor: Konumu itibariyle anıtsal bir jest isteyen yapı, içeriği/programı ile bu jeste direniyor. Peki, nasıl çözülecek bu ikircikli durum? Venturi’nin işaret ettiği gibi dışla içi birbirinden kopararak mı?

 

Köyün içinden aşağıya baktığımızda, tam sınırda, 40 metrelik bir taş duvar görüyoruz, bu “duvar-ev”, yerin/arazinin sınırda olma halinin bir ifadesi gibi. Duvar-ev bir yandan çok tanıdık: köyü sokaklarında yürürken, bahçelerinde, avlularında dinlenirken hep taş duvarların arasından, içinden, üzerinden algılıyoruz. Diğer taraftan da çok yabancı: dokusu farklı, kıvrılıp çatıda devam etmesi şaşırtıcı, yük taşıdığında takındığı gürbüz ve kararlı duruşunun yerini titiz ve kırılgan bir ifade almış: hesaplı çelik taşıyıcıların arasını dikkatlice dolduruyor irili ufaklı taşlar. Duvarı, ilkin 40 metrelik sürekliliği ile bir güç temsili olarak okuyacakken, dikkatli bakışlarımız onun aslında iri bir cüsse değil pürtüklü ama özenli bir doku, bir yüzey olduğunu kavrayıveriyor. Dolayısıyla köye ve aslında bizim alışkanlıklarımıza hem tanıdık hem de yabancı bu duvar: yerin karakteristiğini ortaya çıkardığı (sınırda olmak/duvar) ve yapma alışkanlıklarını (taş duvarla inşa etme) devam ettirdiği için tanıdık. Ancak bu tanıdık, bildik duvar öylesine bir işleme tabi tutulmuş ki son kertede bizi çeken, dikkatle bakmaya davet eden, şaşırtıcı, yadırgatıcı, yabancı bir şey var onda. Tam da alışkanlıklarımızın çomaklandığı, ezberlerimizin bozulduğu noktada duyularımızda bir seferberlik başlıyor, hassasiyetimiz artıyor ve karşımızdakine taptaze bir farkındalıkla bakıyoruz, capcanlı duyusal bir kavrayış beliriveriyor bu yaratıcı bozgundan. Alışkanlıklarımızın, gündelik kodlamalarımızın şeyler üzerindeki örtüsü kalktığında onların gizil özelliklerini keşfediyoruz. Günlük hayatın insanı törpüleyen, önemsiz detayları içinde alelacele salt pratik bir bakış açısından kodladıklarımızı yepyeni, estetik bir hassasiyetle kavrıyoruz. İşte estetik kavrayışı harekete geçiren duvarın bu gücü, onun boşluk tarafından yutulmasını engelleyen direnci de aynı zamanda. Konumun gerektirdiği anıtsal jest, cüssede bir şişkinlik veya cephelerde optik bir hile ile değil şiirsel bir müdahale ile gerçekleştiriliyor: zaten orada ama saklı olanı gün ışığına çıkararak.  

 

 

Sonuç olarak, bu yadırgatma işlemi özgürleştirici: Alışılagelmiş rollerin, otomatik kodların içine hapsettiğimiz, rahatlığına salıverdiğimiz kavrayışımızı özgürleştiriyor: yeni, zenginleştirici, ilham verici deneyimlere olanak veriyor. Bu noktada, bu işlemin bir-amaç-için/pratik olanın keyfi/dekoratif olana oyunbaz, eğlenceli, baştan çıkarıcı bir dönüşümü, başka bir deyişle, işlevsel olanın imgeye indirgenmesi olmadığının; dolayısıyla da söz konusu olanın “mimarın imzası/el çabukluğu” olmadığının altını çizmek gerekir. El çabukluğu, kılı kırk yaran anlayışları, zahmetli kavrayışları by-pass ederek kolayca etkilemenin, hakimiyet kurmanın peşindedir. Bu yüzden de yüzeysel ve indirgeyicidir: bir ikilemin kutupları arasında seçim yapmaya ve bu seçimin içinde hapsolmaya zorlar: pratik/estetik, zorunlu/“keyifli”, işlevsel/baştan çıkarıcı... özet olarak bir çeşit çilekeşlikle Don Juanlık arasında bir seçim. Dolayısıyla da, eğer el çabukluğu iş başında olsaydı, taş duvarı yük-taşıyıcı olmakla dekoratif/keyfi/nedensiz olmak arasında bir seçim yapma yönünde zorlayacaktı. Oysa şiirselliğin ayırt ediciliği, neden-li olmakla neden-siz/keyfi olmak arasında sıkışıp kalmamasındadır, nedenden bağımsızlığındadır: şiirsellik nedenselliğin by-pass edilmeden aşıldığı yerde ortaya çıkar. Duvar-evin duvarlığının nedeni konumunda (köyün sınırında, boşluğun sınırında), bağlamında (taş evlerin oluşturduğu bir bağlam), iklime uygunluğunda vs. aranabilir. Ancak, onu konuşulmaya değer kılan tam da bu nedenselliklerin, beklentilerimizin ötesine geçebilmesinde: oraya ait/aşina olduğu kadar bir yabancı da olabilmesinde. Mimarlığın gücü, zanaatı aştığı noktada başlıyor ve bunun da yegane ölçütü “yenilik”: var-olanın içinde saklı olan yenilik, gerçekleşmemiş potansiyeller anlamında yenilik; icat edilmiş/zorlama/yapıştırma yenilik değil.

 

Kısaca; köy mimari yapıta bir başlangıç noktası sunuyor, yapıt var-olanın içinde saklı olanı günışığına çıkararak bir taze nefes veriyor köye, köy de yapıtla dönüşüyor böylece, kendini keşfediyor. Köyle yapıt arasındaki bu harekete geçirici, gerilim yüklü diyalog, ev sahibiyle konuk arasındaki ilişkinin alışılagelmiş eşitsizliğini bozuyor: ev sahibi kendisinin olanı cömertçe sunarken, konuk bunu ustalıkla dönüştürerek onun aslında kendisinde olup farketmediği bir zenginliği keşfetmesine aracılık ediyor: ev sahibinin konuğu rahat ettirememe, konuğun cömertlik altında ezilme endişelerinin yerine karşılıklı dönüş(tür)me, zenginleşme fırsatı doğuyor bu diyalogdan.

 

 

 

Duvar-ev tasarım sürecinin, bahsi geçen yadırgatma/yabancılaştırma stratejisiyle beraber en dikkat çekici özelliği iç tutarlılığı (integrity) ve disiplini: tasarımın, şeyin/yapının kendisine olan sadakati; dışarıdan empoze edilen, eklenen, kozmetik, zorlama, manipülatif, kısaca “tasarım” (over-designed) olana karşı direnci. Şeyleri kendi haline bırakabilmek, nerede duracağını bilmek, günümüz tasarım dünyasının en yoğun disiplin isteyen yönlerinden biri. Bunun izini üç farklı düzlemde sürebiliriz: plan kurgusu, detaylar ve sunuş teknikleri.

 

Plan kurgusu son derece sade: arazinin gerekleri doğrultusunda, doğal sınırların dikte ettiği üzere çizgisel bir dizilimi var mekanların. Ortada oturma ve mutfak/yemek bölümü, onun iki yanında yatak odaları ve onların banyoları var. Bu çizgisel dağılım eşsiz manzaradan azami yararlanmaya olanak veriyor. Tatil evlerinde hayatın büyük çoğunluğu dış mekanlarda geçiyor, burada günün her saatinde, gölgede kalan bir dış mekan bulmak mümkün. Ön tarafta, salonun açıldığı teras sabah saatleri ve gün batımını izlemek için ideal: bunun üzerindeki taş dolgu, izolasyonlarından arındırılarak gözenekli bir gölgelik haline getirilmiş; yakıcı güneş engellenirken gözenekler hava akımına ve güneş ışığının usulca süzülmesine izin veriyor. Ön cepheyi saran kolonat, evin iç mekanlarının manzarayla ve ön bahçeyle bütünleşmesini sağlayacak şekilde bütün cephenin şeffaf olabilmesine izin veriyor. Bu tamamen şeffaf cephe arka cephenin korunaklılığı ile dengeleniyor ve böylece duvar-ev esirgeyen bir iç sunuyor. Evin arkasında kalan koridorumsu dış mekan ise öğleden sonra yakıcı güneşten koruyor ve cephedeki yarıklar sayesinde ön taraftaki manzaraya açılıyor. Öndeki ve arkadaki bu korunaklı ara mekanlar tatil evinin en büyük konforu. Mekanlar boyutları ve ilişki örüntüleriyle gündelik hayatı gereksiz karmaşalardan arındıracak şekilde kurgulanmış.

 

Detaylar da tasarımın iç tutarlılığından ve disiplininden paylarına düşeni almışlar: yapının kendisini bulma, vaatlerini gerçekleştirme yolunda üzerlerine düşeni yapmaktan başka kaygıları yok. Aşırı ilgi, sürekli özen veya virtüözlük onayı talepleriyle yormuyorlar, yapının esasını tehlikeye düşürmüyorlar. Talep eden detaylardansa, tasarımın yatırımı, sağlam bir ana fikir etrafında kotarılan yapının bütünlüğüne. Yapımı mükemmelleştirme konusundaki ısrar, çoğaltma yönünde değil azaltma yönünde.

 

Virtüöziteye direnme kendini sunuş tekniklerinde de gösteriyor. Çizimler, tasarımın enerjisini kendi içlerinde tüketmeden, şeyin/yapının ta kendisine, artifact’a özlem duymaya yer bırakacak şekilde nerede durmak gerektiğini biliyorlar. Kendisinden çok memnun, kendi kendini tatmin eden grafik virtüözite, tasarımın kendi potansiyellerini gerçekleştirmesinin önünde bir engel haline gelir. Uçucu imgelerden kaynaklanan haz o denli baştan çıkarıcı ve o denli kolay elde edilirdir ki, hem işveren hem de mimarı büyüleyerek şeyin doğasını keşfetmeye uzanan, hep daha derinlere giden o zorlu ve zahmetli yolculuktan alıkoyar: tasarım başladığı yerde biter, yüzeyde tüketir nefesini. Dolayısıyla duvar-ev’in sunuş tekniğindeki sadelik de kolaya kaçmanın değil, zorlu bir arayışın, nefesini derinlere saklamanın bir ifadesidir.

 

Sonuç olarak hayatın kendisi gibi mimarlık da sadeleştikçe zenginleşiyor, cömertlik bolluktan değil içsel sağlamlıktan kaynaklanıyor. n Tansel Korkmaz, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı.

 

Notlar:

1 Yazıdaki bazı temalar ilk kez Oris dergisinde yayınlanan (no. 40, 8/2006, s. 88-99) “SM House: Sheltering-Wall” yazısında ele alınmıştır. Yazı bu haliyle ilk kez

TM dergisinin Ocak 2007, no. 01 sayısında yayınlanmıştır. 

2 SM Evi (2006) Han Tümertekin tarafından tasarlandı. Onunla neredeyse aynı hizada, komşu parselde konumlanmış olan ve 2000 yılında aynı mimar tarafından tasarlanan

B2 Evi, 2005 yılında Ağa Han Ödülü’ne layık görüldü.

 

 

 

 

 

 

Sarkaç Ev

 

Ömer Kanıpak n Bir ailenin kısa dönem tatilleri ve haftasonu kalışları için tasarlanan SM Evi, Asos’un yakınlarındaki köylerin birinde, dik bir yamaca bakan yolun hemen kenarındaki uzun bir arsaya yerleştirilmiş. Ege’nin muhteşem manzarasına odaklanan bu ev, İstanbullu bir ailenin kimi zaman huzur, kimi zaman dostları ile eğlenebileceği basit ama kullanışlı bir ev ihtiyacı ile Mimarlar Tasarım’a başvurmaları sonucunda ortaya çıkmış. Kendi basit barınma ve yaşama ihtiyaçlarının yanısıra evlerinin konforunu zaman zaman ağırlayacakları ziyaretçileri ile paylaşma isteği dışında fazla bir talepleri olmasa da, gerek yerleşim gerekse malzeme ve detaylardaki isabetli kararlarla mimarlar, basitliğin içinden doğabilecek zenginliği bir kez daha göstermiş oluyorlar. Tıpkı kendilerine Ağa Han Ödülü’nü kazandıran ve aynı köyde birkaç sene önce tamamlanmış B2 Evi’nde olduğu gibi bu evde de anıtsal bir yalınlık hakim.

 

50 metreye yakın arazi uzunluğu boyunca ve yol kenarından aşağı kottaki tek katlı monoblok gibi görünen kütle, yoldan bakıldığında topoğrafyanın içine oyulmuş gibi kendini gizliyor. Bu koca kütle, önce zemin, sonra duvar ve ardından da çatıya dönüşen katlanmış dış kabuğu ile sanki “yer”in içinde erimiş ve donmuş gibi duruyor. B2 Evi’ndekine göre tam tersi bir duruş bu; biri anıtsallığını bir kaide üzerinde dimdik bir duruş ile vurgulamayı tercih ederken, diğeri aynı anıtsallığı büyük kütlesine rağmen, sanki bir lahit gibi gizemli bir kaybolma çabası ile sağlıyor.

 

Bu devasa ve monoblok kütleye biraz daha yaklaştığımızda, düzenli aralıklarla kabuğu oluşturan taşları ve çelik strüktürle dilimlenmiş cepheleri farkediyoruz. Bu dilimler kimi yerde tamamen duvara, kimi yerde şeffaflığa, kimi yerde ise tamamen boşluğa dönüşüyor. Bu boşluklar aslında bu katı kütlenin, adeta insan hareketlerini, ışığın ve havanın geçişini regüle eden bir hücre zarı gibi davranmasını sağlıyor; bir anda katı ve cansız kütleye daha farklı bakmamıza neden oluyor.

 

Tüm bu güçlü tektonik ve heyecan verici özelliklerine rağmen SM Evi tekinsiz, esrarengiz bir his de veriyor1. Evin içi

50 metrelik uzunluğu hissetmeyeceğiniz bölümlere ayrılmış, beyaz tavanı ve sıcak atmosferi ile sizi sarıyor. Evin ön cephesini oluşturan, manzaraya ve geniş bahçeye açılan tamamen şeffaf cephe ve rahat mobilyalar bu konforu pekiştiriyor. Evin özellikle köyden görünen ve adeta “benden uzak dur” diyen soğuk, katı ve endüstriyel yüzü, içine girer girmez sıcak bir yuvaya bürünüveriyor.

 

Algıdaki bu kayma, bu çelişkili görüntüler ve hisler aslında evin sahibi olan şehirli modern ailenin de yansıması bir bakıma. Ait olma hissi ile yabancı olma hissini aynı anda yaşayan modern insana göre SM Evi, bu çelişkilerin mükemmel bir tezahürü aslında: Girişimci ruha sahip bireylerden oluşan üst düzey orta sınıf bir ailenin kısa süre kentten kopma isteğine rağmen, kaliteli mobilyalar, lüks ev aletleri ve her türlü iletişim araçları ile alışılageldik kent konforu devam edebiliyor. Evin kentten getirilen yaşamı saklarcasına köye sırtını dönmesi de bu savı destekler nitelikte. Bir tarafı neredeyse tamamen kapalı ve karanlık, diğer tarafı ise olabildiğince açık ve şeffaf olan evin kütlesi, köyün karşı yamacından bakıldığında, dik topoğrafyayı sanki bir bıçak gibi kesip toprağa yerleşmiş gibi dururken, bu vahşi müdahale bir yandan bakınca neredeyse görünmez olabiliyor. Çelişkilerin mimariye yansıması bu kadarla da kalmıyor; strüktürünü endüstriyel çelik kirişlerin oluşturduğu evin cephesi ve çatısı ise köyün taşları ile örtülüyor, adeta köyden biri gibi davranıyor.

 

Malzeme seçimi, mekansal organizasyon, insan hareketlerinin düzenlenmesi, cephelerdeki boşlukların geçirgenliği, kütlenin algılanması ve topoğrafyaya yapılan müdaheleler... Tüm bunlar SM Evi’nin, bir sarkaç gibi, huzur dolu bir ev ile esrarengiz bir yapı arasında salınmasına neden oluyor. Aynen kim için tasarlandıysa o kişilerin yaşadığı gelgitleri gibi. n Mimar Ömer Kanıpak.

 

Notlar:

1 Birebir Türkçe karşılığı olmasa da, tekinsiz ve esrarengiz kavramları burada, Anthony Vidler’in modernizmle birebir örtüşen “ait olamama” hissinin mimariye yansıması üzerine yazdığı

The Architectural Uncanny kitabında anlattığı anlamda kullanılmıştır. Freud’un da üzerinde önemle durduğu “uncanny” kavramı (unhomely - unheimliche), estetik ve yaratıcılıkla ilgili önemli ipuçları veren bir alan. Antony Vidler, The Architectural Uncanny - Essays in the Modern Unhomely, MIT Press, Cambridge, 1992.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


67181 - unknown - 38.107.179.239