|
Kamusal
İnsan Öldü mü?
Kamusal
Alan Çöktü mü?
Uğur Tanyeli n Yazının göndermesi aşikar. Richard Sennett’in
klasikleşmiş çoksatarı “Kamusal İnsanın Çöküşü”nden söz ediyorum. İngilizcesi
1992’de, Türkçe ilk baskısı 1996’da yapılmış bir kitabı eleştirmek gibi
gecikmiş bir kaygım yok. Anlatmak istediğim şey kavramların kendi tarihlerini
yaşadıkları ve bu sırada da düşünce zincirlerimizi etkiledikleri ve onlardan
etkilendikleri. Entelektüel dünyanın kavramları önce varetmek, sonra da onlara
tapmak gibi bir alışkanlığı var. Kamusallık ve kamusal alan da artık böyle
tapınma nesneleri. İnsanın özel alanının karşısında, onun toplumun diğer
üyeleriyle paylaştığı ortak bölgeyi anlatmak üzere varedilmiş bir kavram çifti
sözkonusu. Başlangıçta, Antik Roma’da, kamu ile özel 18. yüzyıldan itibaren
edinecekleri anlam genişliğinde değillerdi. Ama giderek, insanın özerk bir
birey olarak tahayyül edilmesiyle birlikte kavram çiftinin modern anlamı adım
adım inşa edilecekti. İngiltere’de daha 17. yüzyıldan başlayarak sadece özel
mülkiyet değil, “Habeas Corpus” yasasıyla insan vücudunun da mutlak
dokunulmazlığı hukuksal olarak tanımlanınca, kamusalla özel arasındaki sınırın
nasıl biçimleneceği belirlenmiş gibiydi. Kamunun tecavüz edemeyeceği bir insani
varoluş alanı ortaya çıkmıştı. Doğal olarak, uzun bir süre boyunca yaşamsal
önemde görülen Habeas Corpus’un, sonra da ABD Anayasası’nın ve Fransız Devrimi
ile gündeme gelen insan haklarının işaret ettiği gibi, insanın özel alanının
korunmasıydı. Kamu, müdahale eden, insansa müdahaleye karşı kendi özel alanı
olarak tanımladığını savunmaya çalışan konumundaydı. Onun içindir ki, erken
kuramcıları kamuyu ve kamusal alanı yüceltmeye, övmeye, idealize etmeye
kalkışmadılar. Aksine, evin, özel mülkiyetin ve vücudun dokunulmazlığıyla, yani
kamusal alanın tehdidi altında diye tahayyül ettiklerini, kamuyla özel arasına
sağlam bir kavramsal sınır çizerek durdurmaya uğraştılar.
Geç Osmanlılar ve Türkler bu kavram çiftini, onları vareden
kavga henüz durulmuşken tanıyıp Türkçe’de yeniden inşa edeceklerdi. Zor bir
inşaat olacaktı bu. Çünkü, aslında Türkiye’de tam karşıt yönde bir kavramsal
inşaat gerçekleştiği sırada yapılacaktı. Geç Osmanlı’da ve özellikle Erken
Cumhuriyet’te gündemde olan, kamunun özel alana müdahale ederek onu
dönüştürmesine ilişkin toplumsal mühendislik savlarıyken, kamunun özele
müdahalesini sınırlamak için varedilmiş bir kavram çifti burada nasıl inşa
edilecekti? Yine de edildi. Ancak, sadece sözlük tanımı Avrupa dillerindekine
benzeyen, dil pratiği içinde bambaşka kullanım ufuklarına yelken açan bir
“kamusal” ve “özel”di ortaya çıkan. Kaldı ki, bir yüzyıl kadar bir süre sözlük
tanımı da Avrupa dillerindekine benzemedi; sadece devlete ilişkin olanı
niteledi. Türkiye’de hala “kamu görevlisi” denildiğinde devlet memurundan söz edildiği,
ama akla, sözgelimi, belediye çalışanının gelmediği hatırlatılabilir.
Sennett’in kitabının işaret ettiği gibi, 20. yüzyıl biterken
bir kez daha kamusal ile özelin eski dengesi altüst olacaktı. Daha doğrusu, bu
kavram çiftinin özel alanın ve yaşamın kamusal alandan korunması konularıyla
ilgisi eskisi kadar anlamlı değildi artık. Sennett bu kurguyu tersyüz ederek
yeni bir tartışma başlığı açtı. Ders kitabı bilgisine dönüşmüş bir kavram
çiftine yeniden hayat verdi. İnsanın özel alanına hapsedildiği, kamusal yaşamın
çöktüğü bir çağdaş dünya betimledi okurlarına. 18. yüzyıl Batı Avrupa kentini
alabildiğine idealize etti ve adeta yitirilen cennetin örneği olarak sundu.
İnsanlar orada ortak yaşamanın coşkulu keyfini duyuyordu. Belli ki, entelektüel
iklim değişmekteydi. Özel alanın çoktandır “çantada keklik” olan kazanımları ve
güvenliği asla kaybedilemeyecek birer veri olarak görülüyordu. Buna karşılık,
bir zamanlar ölümcül “tadından yenmeyen” kamusal alan artık idealize edilecek
ve yüceltilecekti. Eskiler onun şiddetinden kaçmak için uğraşmışlardı. Örneğin,
idamların bile çoluk çocuk gidilen keyifli kamusal eğlenceler olduğu bir
dünyaydı 18. yüzyıl. Kamusal insansa, aynı zamanda da başkalarının yaşamını
gözleyen, denetleyen, müdahale eden insandı. Kamusal alan yalnızca başkalarıyla
paylaşmanın hazzını yaşama alanı değildi; başkalarının özel yaşamının sınırını
daraltma, onun özel alanda ulaşılamayan yaşamına, o sırada kamusal alanda
bulunmasının verdiği fırsatla toplumsal müdahalede bulunma ortamıydı. Kamusal
insan seyrettiği oyuna coşkuyla katılan insandı tabii ki; ama o öte yandan da,
bir “büyük gözaltı” ortamında yaşayan insandı. Ondan kurtulmak için çok
çabalamıştı, çabalıyordu. Onun içindir ki, sözgelimi, yeni doğan metropol
ortamı dünyayı ve insanı dönüştüren ortam oldu. Kendisi dönüşümün sonucuydu ve
dönüştürüyordu. İnsana özel alanında kendisi olarak yaşamak, orada kamusal
alanı paylaştıklarının müdahalesine olabildiğince az uğramak şansını veriyordu.
Giderek, bu çerçevede kamusal alanın kendisi de yeni bir özgürlük bölgesi
olarak anlam ve tanım kazandı. 18. yüzyıldaki anlamında katılımcı değildi.
Çünkü, kamusallığa 18. yüzyıldaki gibi katılmanın özgürleştirmediğinin, aksine
özgürsüzleştirdiğinin bilinci doğmuştu.
Mimarlık bu gerçeğin farkına vardı. 19. yüzyılın icat ettiği
tüm kamusal yapısal mekanlar buna tanıktır. Kamusal-özel ayrımını dönemin
yaklaşımı bağlamında problemleştirenler de oldu. Örneğin, Adolf Loos daha erken
20. yüzyılda gerçekleştirdiği bazı iç mekanlarda konutun caddeye bakan
pencerelerine buzlu cam yerleştirecek ve kamusal-özel kopuşunu “modern insan
sokağı gözlemez” gibi bir keskinlikte ifade edecekti. Değişimi kavramıştı ve
bunu en uç örneğiyle ortaya koyuyordu. Yani, çağın entelektüel iklimi
mimarlıkta parlak bir biçimde problemleştirilmişti.
Gelin görün ki, 20. yüzyıl biterken yeni bir iklim
değişikliği, kamusaldan yalıtılmak yerine, ortadaki oyuna katılımın özlenmesini
getirmiş gibi gözüküyor. Oysa, çoktan unutulmuş -ve bütün övülen geçmişler gibi
düşlenmiş- bir geçmiş özlenirken, dünya yeni açılımlar üretmekte. Sennett ve
sonradan onu izleyecek başkaları, sadece internetin bile, geçmişte tasavvur
edilmesi olanaksız yeni bir kamusal alan tanımladığını hiç kavramamış
olmalıdır. İnsanların Londra’da Vauxhall Gardens’da ya da Kağıthane’de göz
teması ve flörtle toplumsallaştığı bir kamusal alanın yerine, en özel ve
mahremden en küresel içerikli olana dek herşey üzerinde çoklu diyaloglar
kurabildiği yeni bir kamusal alan çoktan doğdu. Üstelik, o alan artık eski
özel-kamusal yarılmasını da geçersiz kılma istidadında. Özel alanının içinde
konumlanan insana, aynı anda da kamusal alana çıkma fırsatı veren, yani
geçmiştekilerin düşlerinde bile yeri olamayan bir örtüşük kamusallık-özellik
evreni beliriyor. Artık “kamuzellik”ten söz edilebileceği bir dünyadayız.
Özelle kamusalın bir kavram çifti oluşturmadığı, aksine bütünleştiği bir çağda
yaşıyoruz ve yaşayacağız. Ama, geleneksel eğilimliler onu da kavramaktan aciz
kalıyorlar. Tıpkı Sennett gibi, ortadaki açılımın yerine, geçmiştekinin doğru
olduğunu veri alıp bozulan bir dünyadan ve dengelerden konuşmaya devam
ediyorlar. Örneğin, internet bağımlısı, toplumsallık özürlü, hayali kuşakların
korkusunu yayıyorlar.
Dönüşen, yeni açılımlar üreten tek şey internet değil.
Başkaları da var. Burada anlatmak istediğim, o düşsel kamusal alan yıkımı
derdinin Türkiye’de de kolay yandaş bulabilmesi. Hele, sansasyonel bir Batılı
aydının elinden çıkınca, Türkiye’de her sav daha da ikna edici oluyor.
Mimarlıktaki yansımalarıysa, çoğu zaman yeni doğan “kamuzelliği” görmek yerine,
kamusal alanın sahte samimiyet ve sıcaklık görüntüleriyle vıcık vıcık
donatılması biçiminde ortaya çıkıyor. Oysa, mimarların Adolf Loos’un bir
zamanlar yaptığını “kamuzellik” gerçeği bağlamında yapması gerek. En azından,
dünyayı tersine döndürmek yerine, kamusal-özel sınırının belirsizleştiğini
görüp onun mimari uzanımlarını düşünmek zorundayız. Burada, ABD’de, Avrupa’da,
Asya’da; Doğu’da da Batı’da da... n Uğur Tanyeli.
|
|