Güncelle
Araya Tarihsel Mesafe Koymak
Uğur Tanyeli Orhan Pamuk Nobel kazandı. Böylece kendi
güncel gerçekleriyle kavgalı bir toplum yeni bir dışavurum aracı daha buldu.
Basındaki tartışmalara bakılırsa, Pamuk’un Nobel’ine ilişkin sorun Ermeni
Tehciri konusunda söylediği ya da söylemediği kimi sözlerle bağlantılı. Böyle
olunca, ona yönelik gülünç muhalefetin gerçek doğasını kavramak zorlaşıyor.
Çünkü, hemen bildik bir Türkiye gerçeğinin yeni bir örneğiyle karşılaştığımız
sonucuna varabiliyoruz: Türkiye’de düşünce özgürlüğü kavramını
içselleştiremeyen geniş bir grup, hatta çoğunluk var; ve onlar kendi
düşüncelerine karşıt olanlara, hele hele birey olarak davranabilenlere tahammül
edemiyorlar. Kuşkusuz bu sonuç yanlış bir çıkarsama değil. Türkiye’de düşünce
özgürlüğünün ve çoğul düşünme yolları açmanın önünde sağlam bariyerler var.
Ancak, Türkiye’nin bir türlü sempati duyamadığı, daha da önemlisi,
soğukkanlılıkla yaklaşamadığı tek kültürel gerçek Pamuk ve Nobel’i değil.
Güncel siyasetin tehlikeli girdaplarına yaklaşmayı bile denemeyen başka kültür
kişiliklerini de sevemeyen, onların önemine ikna olamayan bir Türkiye anadamarı
mevcut. Onlar Ermeni Tehciri konusuyla hiç ilgilenmeyen kültür adamlarına karşı
da takdir duygularıyla dolu değiller. Onun için, Pamuk konusunda koparılan
yaygaranın gerekçesinin sadece Pamuk’un kişiliği ve -isteyenin katılıp
isteyenin katılmayacağı- bazı sözleri olduğuna inanmak zorlaşıyor. Aslında,
Türkiye çoğunluğu Pamuk’u da içerecek bir kapsamda, genel bir güncel kültürel
değerler sevgisizliğinden, antipatisinden mustarip.
Bununla ne demek istediğimi anlatmak için çok zorlanmam
gerekmiyor. Çevremizi kuşatan gündelik ikonografyaya bakarsak, her noktada aynı
antipatiyi sürekli olarak nasıl yeniden ürettiğimizi kolay görürüz. Okul kitaplarında
tüm kültürel vurgular geçmişin çoktan kapanmış, uzak ufuklarına işaret eder.
Banknotların üzerinde Mevlana ve Sinan’dan yakına gelen bir kültürel referans
yoktur. Tüm Türkiye’de iyi eğitimliler bile Sinan’dan başka mimar adı
sayamazlar. 20. yüzyıl Türkiye mimarlığının en önemli adı Sedad Hakkı Eldem’in
ya da Seyfi Arkan’ın ya da Vedad Tek’in adını taşıyan bir cadde veya okul
bulunmaz. Kimsenin, suratının neye benzediği hakkında bir fikri olmayan
muhayyel eski Türk büyüklerinin çocuksu heykelleri yapılır; ama örneğin, Cevdet
Paşa gibi modern Türkiye’ye katkısı dev boyutta olan bir kültür adamının
heykeli yoktur. Özetle, Türkiye’de hafıza bunak hafızasına benzer: Uzak
çocukluk anıları capcanlıdır; ama dün yenen akşam yemeği unutulur.
Ancak, benzetmeyi fazla ileriye de götürmemek gerek. Çünkü,
bu unutuşlar ve hatırlamalar masum değildir. Gündelik siyasal tavır ve
pozisyonlara eklemlendirilebilenler unutulmazlar. Yani, bir kültür ya da
düşünce adamıyla araya tarihsel bir mesafe konmadığı takdirde o adam unutulmaz.
Aksine, her fırsatta anımsanır, anımsatılır. Ne var ki, bu kez de artık
anımsama/anımsamama gibi bir sorun kalmaz; tarihsel bir mesafeden
bakılamayanlar putlaşır, donar kalırlar. Onlara eleştirel yaklaşma, yapıtlarını
yeni gözlerle okuma şansı kalmaz. Örneğin, Nazım Hikmet son yıllarda yavaş
yavaş başlayan “normalizasyon”una kadar böyle olmuştur. Yılmaz Güney’in bile
sinemasal sınırlılıkları bağlamında açık açık konuşulabildiği söylenemez. Onlar
güncel ikonlardır. Yüceltilmeyen, putlaştırılmayan kişiliklerse, tam aksine,
ölseler bile güncellikten yalıtılamazlar. Onlarla sanki yaşıyormuşcasına kavga
edilir; hatta intikam alınır. Eski Güzel Sanatlar Akademisi (şimdi Mimar Sinan
Güzel Sanatlar Akademisi) mezunlarının çoğundan Sedad Hakkı Eldem’in ne kadar
kırıcı ve itici olduğunu, Seyfi Arkan’ın “pek de ahlaklı olmadığını” duymak
olanaklıdır. Le Corbusier’nin de hodbin ve hodgam olduğu bilinir; ama onu
anlatmaya buradan başlayan birini bilmiyorum. Onu anlatanlar, araya işte o
tarihsel mesafeyi yerleştirirler. Huysuzluğu da tarihyazımı bağlamında bir
veridir sadece ustanın. Oysa örneğin Eldem’i yukarıdaki üslupla anlatanlar,
yaşlı bir despotla sanki o artık yaşlandığında, bir zamanlar yapamadıklarını
yapıp kolay hesaplaşmalara girişenler gibidir. Onu bir türlü tarihsel bir kişiliğin
olağan kimliği içinde düşünemezler. Düşünemeyince öneminin farkına varamazlar.
Takdir edemezler.
Asıl sorun şu ki, güncel olana araya tarihsel mesafe koyarak
bakamayanlar, önemliyle önemsizi veya az önemliyi ayırt etme yeteneği de
geliştiremezler. Bu durumda bir değer yargıları sapması yaşanması
kaçınılmazdır. Güncel referansları ve politik anlamları olanlar önemsenir;
olmayanlar önemsenmez. Sonuç örneğin şöyle olur: İstanbul’da bir Sedad Hakkı
Eldem Caddesi yoktur; ama Kemal Ahmet Aru Sokağı vardır. Mimar Vedad Okulu
yoktur; ama Ankara’da bir Mimar Kemaleddin Okulu vardır. Bir Ahmed Hamdi
Tanpınar heykeli yoktur. Okul kitaplarında, Mecelle’yi hazırlayarak Osmanlı
modernleşmesinin hukuki devrimini yapan Cevdet Paşa’nın adı yoktur. Ama, bütün
mahkemelerde duvara onun “Adalet mülkün temelidir” biçimindeki özdeyişi
anonimmiş gibi yazılır. Erken
19. yüzyılda modern Türkçe bilim dilinin temellerini atan
anıt-insan İshak Hoca’nın adını taşıyan bir üniversite yoktur; ama Sütçü İmam
Üniversitesi vardır.
Türkiye’de önemli olmak için gerçekten tarihsel açıdan
önemli olduğu iddia edilebilecek işler yapmak gerekmez. Halen geçerli olan
siyasal düşünme örüntülerine referanslı işler yapmak veya öyle yaptığı
varsayılmak gerekir. Daha ilk inşa edildiğinde bile çağı dolmuş bir mahalleyi
planlayan hatırlanabilirken, Türkiye’nin ilk gerçek kent planlama eylemini
başarıyla ve dönemleri için çağdaş yaklaşımlarla planlayıp 1865 Hocapaşa
planlamasını gerçekleştirenler, örneğin, Islahat-ı Turuk Komisyonu hatırlanmaz.
Şehircilik alanında unutulmaması gereken ürünler veren Osman Nuri Ergin’in
adını taşıyan bir sokak veya cadde de bulunmaz. Onlar onurlandırılmazlar;
anıtları da yoktur.
Toplumbilimsel açıdan hafıza sorunsalını araştıranlar,
anımsamanın siyasal bir eylem olduğunu bilirler. Hafıza arşiv gibi çalışmaz.
Onun içindir ki, tarihyazımının işi hafızanın bittiği yerde başlar. Güncel
değerbilirliğin sarsak yargılarıysa, hatırlamanın bu güvenilmez gündelik
siyaset zemini üzerinde yükselirler. O zemin, İshak Hoca’yı, Osman Nuri’yi
unutmayı, Pamuk’tan nefret etmeyi, Sedad Hakkı Eldem’i ve Vedad Bey’i şımarık
zengin çocukları gibi düşünmeyi sağlayabilir. Ama, ne mutlu ki, tarih
belediyelerin sokak adı verme komisyonlarında yazılmaz. Uğur Tanyeli.