|
Çekirdek
Aile Çökünce Mimarlıkta Ne Olur? ya da Tokyo’da Ne Oluyor?

Uğur Tanyeli n Türkiye’deki sevilen efsanelerden birine
göre, Japonya geleneksel değerlerin capcanlı yaşadığı bir ülkedir. Japonlar,
Türkler’in beceremediğini yapıp hem kalkınmış, hem modernleşmiş, hem de
geleneksel kimlik ve özelliklerini sadakatle korumuşlardır. Aile değerleri
tabii ki bunların başında gelir. Birbirine derin bir saygıyla bağlı kuşaklar
bir arada yaşarlar. Japonya’da çekirdek ailenin bile değil, üç kuşağı içeren
büyük ailenin varlığını koruduğu sanılır. Ne var ki, gerçekte durum burada
inanılandan çok farklı. Özellikle ülkenin 36 milyon nüfuslu dev metropolü
Tokyo’da çekirdek ailenin çöküşü belirgindir. Örneğin, Akira Suzuki, orada
çekirdek ailenin artık varolmadığını söyler*. Kuşkusuz, çekirdek ailenin
çöküşünden söz etmek tüm çekirdek ailelerin yok olduğu ve yenilerinin hiç
kurulmadığı anlamına gelmiyor. Çekirdek ailenin kural olmaktan çıktığını
anlatmak istiyorum. Giderek tırmanan bir ivmeyle ana, baba ve çocuklardan
oluşan birimin gençler için artık zorunlu yaşam formatını tanımlamadığı
söylenebilir. Genç metropol kuşakları evlenmemekte, aileleriyle de yaşamamakta
ve tek başına varolmayı tercih etmektedir. Örneğin bu yüzden, Japonya dünyanın
doğurganlık oranı en düşük ülkelerinden biridir. Türkiye’de geleneksel
değerleri temsil ettiği sanılan bu toplum, ABD ve Avrupa’da çoğu zaman
modernitenin geleceğini öngörmek için başvurulan bir örnektir bugün. Blade
Runner gibi filmler bile Tokyo imgeleri üzerine bina ederler kendi fiktif
gelecek mekanlarını. Oysa, ABD’de çekirdek aile ve kutsal aile yuvası, banliyö
evinin tanımladığı yıkılmaz kale, tüm kültürel göndermeleriyle canlı ve sağlam
olduğu izlenimini verir. En azından öyle olduğunu kanıtlamak, ikna etmek için
vargücüyle uğraşan odaklar ve toplum kesimleri vardır. Japonya’da ise “görünen
köy kılavuz istemez”; değişim çıplak gözle bile farkedilir.
Çekirdek ailenin yıkımı, tıpkı birkaç yüzyıl önceki doğuşu
gibi, doğrudan mimari sonuçları olan bir değişim. Nasıl ki, büyük aile yıkılıp
çekirdek aile doğarken apartman gibi, banliyö evi gibi, modern mutfak gibi yeni
mimari tipolojiler oluşmuş ve kiler gibi mekanlar, evde üretim ve öğretim gibi
etkinlikler ölmüşse, çekirdek ailenin yıkımıyla da yeni gelişmeler ortaya
çıkıyor. Tokyo bunları gözlemlemek için en uygun yer.
Birinci değişim ev mekanında ortaya çıkıyor. Örneğin,
milyonlarca gencin tek başına yaşaması konutun artık tek mekanlı bir birim
haline gelişine yol açıyor. Tek başına yaşamak aynı zamanda da evde yemek
yapmamak sonucunu veriyor. Mutfak artık çekirdek aile için olduğunun aksine
evin merkezi değil. Önemli de değil. Birkaç basit işlemin yapıldığı, örneğin,
sabahları kahve pişirilen ikinci derecede bir niş sadece. Beslenme
gereksinmeleri ağırlıklı olarak dışarıdaki profesyonel hizmetlerle
karşılanıyor. Yeryüzünün en geniş ve çeşitlilik içeren lokantacılık sektörü
muhtemelen bu kentte. Dolayısıyla, eve yemeğe arkadaş davet etme pratiğinin
hemen hemen hiç sözkonusu olmadığı bir toplum bu. Parti vermek isteyenler bile bu
amaçla özel parti mekanlarından yer kiralıyor. Tek başına yaşayanlar evlerini
neredeyse sadece yatmak ve temizlenmek için kullanıyorlar. Evde ders çalışmak
bile giderek daha az uygulanır bir pratik. Üniversite öğrencileri yatma
saatleri hariç tüm vakitlerini okulda geçiriyorlar. Cinsellik bile
“profesyonel” hizmetten daha çok yararlanılır olunduğu izlenimini veriyor.
Dünyanın hemen her yerinde yasallığın sınırı dışında olan fuhuş burada olağan
bir sektörün aleniyetine sahip gözüküyor. Örgütleniyor ve işporta çığırtkanlığı
yerine, süpermarket rasyonalitesi ediniyor. Çekirdek ailenin çöküşüyle birlikte
cinsel yaşam evlilikle bağlantısını kopardığı oranda evle, hatta belki aşkla
olan ilişkisini de yitiriyor.
Genelde mutlak kişisellikte olanlar dışında her tür etkinlik
ve eğlencenin evin dışına taşındığını söylemek zor değil. “Pachinko” denen
bilgisayar oyunu mekanlarının 6-7 katlı olanları var. Bunlarda yüzlerce dijital
makine yanyana dizili ve önlerindeki sandalyelerde yaşlı amca ve teyzelerden
çocuklara dek her yaş grubundan insan sabahlara dek oyun oynuyor. Eğlence
eylemi tam bir bireysellikte gerçekleşiyor, ama özel değil kamusal mekanda
yürütülüyor. İnternet kafeler bile öyle. Bu kentte “yatılı” oluyorlar. İnternet
kafelere gece geçirmek için gidilip duş alınabiliyor, yemek yenilebiliyor,
masaj koltuğunda rahatlanıp kestirilebiliyor. Tokyo’ya günübirlik gelenler otel
parası vermek yerine burada gecelemeyi yeğleyebiliyorlar.
Olup bitenin genel bir tanımı verilecekse, bu tanım,
Tokyo’da özel alanın ve mekanın iyice daraldığı, buna karşılık kamusal alanın
ve mekanın aynı oranda sürekli genişlediği biçiminde olacaktır. Tokyolular,
özel yaşamlarını bile kamusal mekanda yaşamaya başlıyorlar. Gençler sokaktan
evlere girmez oluyorlar. Harajuku, Shibuya, Shinjiku gibi geniş “gençlik
semtleri” var. Tüm kent tekil insan için örgütlenmiş gibi gözüküyor. Bu
metropolde zaten 17. yüzyılda bile küçük olan evler daha da küçülüyor, en
azından ülkenin akıl durduran zenginleşmesini yalanlarcasına büyümüyorlarken,
kamusal mekanlar büyüyor, azmanlaşıyor. “Tokyo Style” adlı bir kitap yüzlerce
tek mekanlı evin fotoğraflarından oluşuyor. İçerdiği imgelere bakılırsa, kentte
genişçe birer elbise dolabının içinde yaşarmış gibi gözüken milyonlarca insan
var. Çoğu Avrupalı bunu yer kıtlığıyla açıklamaya çabalarken, örneğin, daha
yoğun yerleşilmiş Hollanda’nın neden aynı oranda ev mekanı daralması
yaşamadığını düşünmekten kaçınıyor. Oysa, bu gelişmenin yer kıtlığından değil,
ev mekanı talebinin biçiminden kaynaklandığı aşikar.
Kamusal alan ve mekan genişleye genişleye özeli neredeyse
yutuyor. Özel yaşam çoğunlukla bireyin içe kapanmasıyla gerçekleşebilir oluyor
adeta. Metrolarda derin bir ilgisizlik ve kayıtsızlık içinde kendisini çevreye
kapatan, top atılsa irkilmeyen, cep telefonunda oyun oynayıp uyuklayan mutlak
yalnızların kenti Tokyo. Buna karşılık, özelin içini boşaltarak azmanlaşan
kamusal mekanlar öylesine zengin bir çeşitlilik kazanıyor ki, eskinin tersine,
işlevsel ayrımlarla biçimlenmemeye başlıyorlar. Alışveriş nerede biter,
rekreasyon nerede başlar, yemek yemekle sanatsal sunum izlemenin, tensel olanla
entelektüel etkinliğin sınırı nasıl çizilir? Bunlar anlamlarını hemen hemen
yitirmiş gözüküyorlar. Ya da erken modernitenin ayrıştırdıklarını,
birbirlerinden koparıp yalıttıklarını, denetim ve disiplin altına aldıklarını
(örneğin, Foucault hep bunlardan söz eder durur), Tokyo’nun süpermodernitesi
yeniden bütünleştiriyor. Sözgelimi, Opera City adlı kompleks, en seçkinci
eğlence operayı ve klasik müziği olduğu gibi, büroları, sergi salonlarını ve
çevresindeki alana hizmet veren koca bir food court’u da kapsıyor. La Traviata ile hamburgerci ve pizzacılar barış içinde yanyana yaşıyorlar. Roppongi’de Mori Art
Tower gökdeleninin en üst katında ciddi bir sanat müzesi, alt katlarında bürolar,
daha altta alışveriş merkezi, cep sinemaları, lokantalar, yanında TV istasyonu
bulunuyor. Sanat müzesinin zemin katta bir çığırtkanı (20 yaşlarında bir kız)
bile var ve sizi 50 kat kadar yukarıdaki müzeye buyurmanız için bağıra çığıra
davet ediyor. Özetle, kamusal genişleye genişleye denetim tutmaz oluyor,
popülerle seçkinci kültür, yüksek sanatla kitsch arasındaki sınırlar eriyip
gidiyor. Walter Benjamin’in o şahane vecizesi her yerden çok Tokyo için
anlamlı:
“Bazen olgular teorinin ta kendisi olur çıkarlar”. n Uğur
Tanyeli.
* Akira Suzuki, Do Android Crows Fly Over the Skies of an
Electronic Tokyo?: The Interactive Urban Landscape of Japan, Architectural
Association, Londra, 2001, s. 26.
|
|