|
Mimarlıkta
Kimlik Üzerine İleri Geri
Uğur Tanyeli n Sosyal bilimlerde kimlik üzerine konuşmak
çoğu zaman verimsizdir. Konuşana da pek rastlanmaz. Türkiye’deyse kimlik ve
özellikle de kimlik kaybı merkezli mimarlık söylemleri bitmez tükenmez bir
ilgiye “mazhar olur”. Örneğin, biz Türkler kimliğimizi yitirme tehlikesiyle yüz
yüzeyizdir; kimliğimizi yitirmişizdir; kentlerimiz kimliğini yitirmektedir;
sahte kimlikler peşinde koşmaktayızdır; gerçek kimliğimiz bu değildir. Hepsinin
olağan sonucu da, mimarlığımız kimliksizleşmektedir. Durumdan vazife çıkarıp,
onu yapının mikro-ölçeğinden kentin makro-ölçeğine dek “gerçek” kimliğimizi
yansıtacak hale getirmemiz gerekir.
Her yeni kuşaktan sayısız insan bu ve benzeri söylemlerin
altına imzasını atmakta tereddüt etmez. Ne var ki, kolay ikna eden, bildik
gerçeği dile getiren, altına düşünmeksizin imza atılan her sözün biraz
düşünülünce içeriksiz olduğu fark edilir. Bazense içeriği gözüktüğünden
farklıdır. Kimlik konusunda da böyle bir düşünmeye başlama denemesi olarak,
kimliğin en azından dört anlamda tekil olmadığı fark edilmelidir: Birincisi,
kimlik nesnel değil, öznel olduğu için tekil değildir. Yani, kişinin kendisinin
sahibi olduğunu düşündüğü kimlik başka bir şeydir; başkalarının onda
bulunduğuna inandığı kimlik başkadır. Kendi kimliğini parlak zeka ve sarsılmaz
namusla tanımlı sanan sayısız kişiyi dışarıdan gözlemleyenler, onların pekala
da süzme eblehler ve aşağılık üçkağıtçılar oldukları sonucuna varabilirler.
Kendisini sayısız yüce değerle donanmış sanan bir etnik grup, bir diğer etnik
grubun üyeleri için tam aksi nitelikte olabilir. Çoğunlukla da böyle olur.
Meslek grupları için bile böyledir. Mimarlar, fiziksel çevreye ilişkin her
konuda doğruların kendi tekellerinde olduğuna inanır ve kimliklerini öyle tahayyül
ederlerken, diyelim ki, mühendisler mimar kimliğinin inatçı bir rasyonalite
yokluğuyla nitelenebileceğine emindirler. Uluslar için de aynen geçerlidir bu
içten ve dıştan bakış karşıtlığı. Sözgelimi, hangi ulusun bireyleri kendilerini
değersiz, yaratıcılık yoksunu, güvenilmez, korkak sayar diye sormakta yarar
var. Ancak, kendisini ait saydığı bir ulusun ulusalcı ideolojisiyle koşullanmış
olanlar, karşı ulusların tümünü kolayca böyle etiketleyebilirler.
Gelelim kimlikleri çeşitlendiren ikinci parametreye. Ona
göre, her birey ait olduğu toplumsal grup, aktör, cemaat, sınıf, ulus, meslek,
cinsiyet, kent vs. gibi sayısız ölçüte göre farklılaşan çok sayıda ayrı kimliğe
sahiptir. Özetle, sadece bir ulusa ait olmak, bir kentte doğmak, bir etnik
gruba mensup bulunmak belirlemez kimliğimizi. Kadın ya da erkek olmak, evli
olmak, çocuklu ya da çocuksuz olmak bile kimlik bileşenlerinden biridir. Yani,
İngiliz, Türk, Arap, Rus olmak tabii ki bir kimlik verisidir; davranışlarımızı
tabii ki koşullandırır. Ama mimar olmak, doktor olmak ya da kömür işçisi olmak
daha az koşullandırmaz. Anadili İngilizce olmak da kimlik tanımında
yaşamsaldır; ama anadili İngilizce olan Amerikan zencisi olmak veya İrlanda
asıllı Amerikalı olmak ondan bile önemli olabilir. New York’ta doğup büyümek,
Idaho’da bir kasabada yetişmekten radikal biçimde farklı kılar kimlikleri tabii
ki. Peki, hangisi “gerçek” Amerikan kimliğidir? Çok basit; “gerçek kimlik” diye
bir şey yoktur. Doğuştan ait olduğumuz gruba ilişkin olan veya sonradan
edindiğimiz ya da edindiğimizi düşlediğimiz, öykündüğümüz, bizde bulunduğunu
sandığımız veya başkalarının bizim sahip olduğumuzu sandığı her kimlik gerçek
kimliğimizdir. Bunların hepsi de “sadece” kimliktir. İçlerinden gerçeklerle
sahteler ayırt edilemez.
Kimliklerin üçüncü çeşitlenme parametresiyse, zaman. Zaman
içinde kendimize aynada bakarken vehmettiğimiz kimlik de, başkalarının bizde
varolduğuna inandığı kimlik gibi değişir. Sürekli değişir. Bildik bir örnek:
İkinci Dünya Savaşı öncesinin İngiltere’sinde İtalyan kimliğini tanımlayan
verilerden biri beceriksiz savaşçı ve yapışkan zampara biçimindedir; bugün
kimsenin aklına bu gelmez; ama örneğin, rafine tasarımcı ve zarif aşık gelir.
16. yüzyılda Osmanlı ülkesine gelen Almanlar’ın gözünde Türk kimliği “az konuşan
ve dingin davranışlı insan” şeklindedir. Kreuzberg’deki Türk işçi ailelerini
gözlemleyen Berlinli Almanlar bugün onların kimliğini “gürültücü, telaşçı”
olarak tarif eder. Gözlemlenenler değişmiştir; gözlemleyenler de... Ne o 16.
yüzyılda Türk diye gözlemlenen özneler bugünkü bir ulusal tanıma uyar, ne de o
gözlemci Alman özne. Kaldı ki, ulusallık etiketinin kendisi bile anlamını
değiştirir. 16. yüzyılda buraya gelen ve Alman denilen kişi, o dönemde
kendisini öncelikle, Bavyeralı veya Saksonyalı diye kimliklendiriyordur. Onun
Türk dediği adamsa kendi kimliğini belki Amasyalı, belki Müslüman, belki
Osmanlı kapıkulu, belki Rumi (Türkçe konuşan Anadolulu) diye tanımlıyordur.
Çoğu zamansa farklı bağlamlarda, farklı gerekçelerle farklı kimlik tanımları
yaparız kendimiz için. En basit anlatımla, Çin’e gittiğinde kendisini Batılı
kimlikli hissedenler, Fransa’da Şarklı’yım demeye yüksünmeyebilirler. Kimlik
bağlamsaldır da ondan. Dışa vurulduğu her farklı bağlamda farklı tariflenir.
Emin olunabilir ki, bir gün gelip de Uzaylılar’la karşılaştığında tüm ulusların
insanları kendilerini önce Dünyalı olarak takdim edeceklerdir. O bağlam onu
gerektirir; kuşkusuz, dünyaya dönünce sayısız başka kimlik parametresi yine
devreye girer. Öyleyse, hangi bağlamda dışavurduğumuz kimlik “gerçek”
kimliğimizdir? Hepsi. Demek ki, kimlikleri çeşitlendiren dördüncü parametre de
bağlamdır.
Şimdi bu dörtlü kimlik çeşitliliği içinde sayısız
kombinasyonların ortaya nasıl bir karmaşık kimlikler dünyası çıkardığına
bakalım. Bakmak zorundayız; çünkü, kimlikler toplumsal ortamdaki bu uçsuz
bucaksız çeşitliliğin bileşimleriyle tezahür ederler. Diyelim ki mimarlıkta
“kimliğimiz”i yansıtan ürünler ortaya koymak istiyorsak, kime göre, ne zamanki,
hangi kimliklerimizin hangi bileşimini yansıtacağımızı da söylemek zorundayız.
Kentinin mimari kimliğini yitirdiğini ya da taklit bir kimliği yansıttığını
söyleyenler, bir an durup o özgün kimliğin ne olduğunu yanıtlamayı denemelidir.
Bunun yanıtı yok. Böyle kimlik saptamaları yapılamaz. Ne mümkündür, ne de demokratiktir.
Rasyonelse hiç değildir.
Bu tür kimlik saptamaları yapmaya kalkışanlar hep aynı
çıkmaza gelip saplanırlar: Ait oldukları, kimliklerini belirleyen ana veri
saydıkları bir etikete ebedi, değişmez ve hep olumlu kalan bir “öz” atfederler.
Asla bozulmayan, biraz kazınınca alttan hemen gözüküveren, “bizi biz kılan”,
başkalarından ayırt eden bir öz... Bu, ister ulusal, ister kıtasal, ister
dinsel olsun pek az fark eder. Daima antidemokratiktir, en geniş anlamda
ırkçıdır, dışlayıcıdır. Örneğin, her Alman’da içkin ve kimliğinin ana verisini
oluşturan bir Almanlık özü bulunduğunu düşünmek açıkça ırkçılıktır. Hitler bunu
yapmıştı. Ama, her Avrupalı’da içkin bir Avrupalılık’tan söz eden, Avrupalı
kimliği tarifleri yapan “Sarkozy kafalı adam” da ırkçıdır, antidemokratiktir.
İstanbulluluk’tan söz edip bozulduğundan konuşan adam da farklı mıdır? Türk
kimliğini ya da Kayserililiği, Antalyalılığı yansıtan bir mimarlık arayışı da
farklı mıdır? Bu gibi sözleri sarfeden herkes, önce oturup o kimliği kimin
nasıl tarif edeceğini, “öz”ünü nasıl belirleyeceğini düşünmelidir. Sonra da o
tarifi zorlaya zorlaya yapmayı becerebiliyorsa, hangi antidemokratik
mekanizmalarla empoze edeceğini, hedef kitlesine nasıl benimsetebileceğini
kendisine sormalıdır. Öyle bir demokratik yol ve yordam yok. Daha da önemlisi
şu: “Kimliğimizi doğru yansıtan bir mimarlık yaratmak, sahte kimliklerden
sıyrılmak” gerektiğini söyleyen herkes, ne denli tehlikeli bir söylemin
kapısını açtığını umarım bir gün gelir kavrar. Ne yazık ki, bu gibi özcü (essentialist)
söylemlerin kapısı açıldığında, sonuçlar hemen daima Pandora’nın kutusunu açmak
gibidir. İyi niyetli meraklılar açarlar ve devasa toplumsal yıkımlar pahasına
da olsa, onu bir daha kapatmak kolay kolay mümkün olmaz. Kısacası, mimarlıktan
kimlik bağlamında konuşmak “en hafif deyişle” seyrek olarak masum bir edimdir.
n Uğur Tanyeli.
|
|