25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Mimarlıkta Kimlik Üzerine İleri Geri

    

Uğur Tanyeli n Sosyal bilimlerde kimlik üzerine konuşmak çoğu zaman verimsizdir. Konuşana da pek rastlanmaz. Türkiye’deyse kimlik ve özellikle de kimlik kaybı merkezli mimarlık söylemleri bitmez tükenmez bir ilgiye “mazhar olur”. Örneğin, biz Türkler kimliğimizi yitirme tehlikesiyle yüz yüzeyizdir; kimliğimizi yitirmişizdir; kentlerimiz kimliğini yitirmektedir; sahte kimlikler peşinde koşmaktayızdır; gerçek kimliğimiz bu değildir. Hepsinin olağan sonucu da, mimarlığımız kimliksizleşmektedir. Durumdan vazife çıkarıp, onu yapının mikro-ölçeğinden kentin makro-ölçeğine dek “gerçek” kimliğimizi yansıtacak hale getirmemiz gerekir.

 

Her yeni kuşaktan sayısız insan bu ve benzeri söylemlerin altına imzasını atmakta tereddüt etmez. Ne var ki, kolay ikna eden, bildik gerçeği dile getiren, altına düşünmeksizin imza atılan her sözün biraz düşünülünce içeriksiz olduğu fark edilir. Bazense içeriği gözüktüğünden farklıdır. Kimlik konusunda da böyle bir düşünmeye başlama denemesi olarak, kimliğin en azından dört anlamda tekil olmadığı fark edilmelidir: Birincisi, kimlik nesnel değil, öznel olduğu için tekil değildir. Yani, kişinin kendisinin sahibi olduğunu düşündüğü kimlik başka bir şeydir; başkalarının onda bulunduğuna inandığı kimlik başkadır. Kendi kimliğini parlak zeka ve sarsılmaz namusla tanımlı sanan sayısız kişiyi dışarıdan gözlemleyenler, onların pekala da süzme eblehler ve aşağılık üçkağıtçılar oldukları sonucuna varabilirler. Kendisini sayısız yüce değerle donanmış sanan bir etnik grup, bir diğer etnik grubun üyeleri için tam aksi nitelikte olabilir. Çoğunlukla da böyle olur. Meslek grupları için bile böyledir. Mimarlar, fiziksel çevreye ilişkin her konuda doğruların kendi tekellerinde olduğuna inanır ve kimliklerini öyle tahayyül ederlerken, diyelim ki, mühendisler mimar kimliğinin inatçı bir rasyonalite yokluğuyla nitelenebileceğine emindirler. Uluslar için de aynen geçerlidir bu içten ve dıştan bakış karşıtlığı. Sözgelimi, hangi ulusun bireyleri kendilerini değersiz, yaratıcılık yoksunu, güvenilmez, korkak sayar diye sormakta yarar var. Ancak, kendisini ait saydığı bir ulusun ulusalcı ideolojisiyle koşullanmış olanlar, karşı ulusların tümünü kolayca böyle etiketleyebilirler.

 

Gelelim kimlikleri çeşitlendiren ikinci parametreye. Ona göre, her birey ait olduğu toplumsal grup, aktör, cemaat, sınıf, ulus, meslek, cinsiyet, kent vs. gibi sayısız ölçüte göre farklılaşan çok sayıda ayrı kimliğe sahiptir. Özetle, sadece bir ulusa ait olmak, bir kentte doğmak, bir etnik gruba mensup bulunmak belirlemez kimliğimizi. Kadın ya da erkek olmak, evli olmak, çocuklu ya da çocuksuz olmak bile kimlik bileşenlerinden biridir. Yani, İngiliz, Türk, Arap, Rus olmak tabii ki bir kimlik verisidir; davranışlarımızı tabii ki koşullandırır. Ama mimar olmak, doktor olmak ya da kömür işçisi olmak daha az koşullandırmaz. Anadili İngilizce olmak da kimlik tanımında yaşamsaldır; ama anadili İngilizce olan Amerikan zencisi olmak veya İrlanda asıllı Amerikalı olmak ondan bile önemli olabilir. New York’ta doğup büyümek, Idaho’da bir kasabada yetişmekten radikal biçimde farklı kılar kimlikleri tabii ki. Peki, hangisi “gerçek” Amerikan kimliğidir? Çok basit; “gerçek kimlik” diye bir şey yoktur. Doğuştan ait olduğumuz gruba ilişkin olan veya sonradan edindiğimiz ya da edindiğimizi düşlediğimiz, öykündüğümüz, bizde bulunduğunu sandığımız veya başkalarının bizim sahip olduğumuzu sandığı her kimlik gerçek kimliğimizdir. Bunların hepsi de “sadece” kimliktir. İçlerinden gerçeklerle sahteler ayırt edilemez.       

 

Kimliklerin üçüncü çeşitlenme parametresiyse, zaman. Zaman içinde kendimize aynada bakarken vehmettiğimiz kimlik de, başkalarının bizde varolduğuna inandığı kimlik gibi değişir. Sürekli değişir. Bildik bir örnek: İkinci Dünya Savaşı öncesinin İngiltere’sinde İtalyan kimliğini tanımlayan verilerden biri beceriksiz savaşçı ve yapışkan zampara biçimindedir; bugün kimsenin aklına bu gelmez; ama örneğin, rafine tasarımcı ve zarif aşık gelir. 16. yüzyılda Osmanlı ülkesine gelen Almanlar’ın gözünde Türk kimliği “az konuşan ve dingin davranışlı insan” şeklindedir. Kreuzberg’deki Türk işçi ailelerini gözlemleyen Berlinli Almanlar bugün onların kimliğini “gürültücü, telaşçı” olarak tarif eder. Gözlemlenenler değişmiştir; gözlemleyenler de... Ne o 16. yüzyılda Türk diye gözlemlenen özneler bugünkü bir ulusal tanıma uyar, ne de o gözlemci Alman özne. Kaldı ki, ulusallık etiketinin kendisi bile anlamını değiştirir. 16. yüzyılda buraya gelen ve Alman denilen kişi, o dönemde kendisini öncelikle, Bavyeralı veya Saksonyalı diye kimliklendiriyordur. Onun Türk dediği adamsa kendi kimliğini belki Amasyalı, belki Müslüman, belki Osmanlı kapıkulu, belki Rumi (Türkçe konuşan Anadolulu) diye tanımlıyordur. Çoğu zamansa farklı bağlamlarda, farklı gerekçelerle farklı kimlik tanımları yaparız kendimiz için. En basit anlatımla, Çin’e gittiğinde kendisini Batılı kimlikli hissedenler, Fransa’da Şarklı’yım demeye yüksünmeyebilirler. Kimlik bağlamsaldır da ondan. Dışa vurulduğu her farklı bağlamda farklı tariflenir. Emin olunabilir ki, bir gün gelip de Uzaylılar’la karşılaştığında tüm ulusların insanları kendilerini önce Dünyalı olarak takdim edeceklerdir. O bağlam onu gerektirir; kuşkusuz, dünyaya dönünce sayısız başka kimlik parametresi yine devreye girer. Öyleyse, hangi bağlamda dışavurduğumuz kimlik “gerçek” kimliğimizdir? Hepsi. Demek ki, kimlikleri çeşitlendiren dördüncü parametre de bağlamdır.

 

Şimdi bu dörtlü kimlik çeşitliliği içinde sayısız kombinasyonların ortaya nasıl bir karmaşık kimlikler dünyası çıkardığına bakalım. Bakmak zorundayız; çünkü, kimlikler toplumsal ortamdaki bu uçsuz bucaksız çeşitliliğin bileşimleriyle tezahür ederler. Diyelim ki mimarlıkta “kimliğimiz”i yansıtan ürünler ortaya koymak istiyorsak, kime göre, ne zamanki, hangi kimliklerimizin hangi bileşimini yansıtacağımızı da söylemek zorundayız. Kentinin mimari kimliğini yitirdiğini ya da taklit bir kimliği yansıttığını söyleyenler, bir an durup o özgün kimliğin ne olduğunu yanıtlamayı denemelidir. Bunun yanıtı yok. Böyle kimlik saptamaları yapılamaz. Ne mümkündür, ne de demokratiktir. Rasyonelse hiç değildir.

 

Bu tür kimlik saptamaları yapmaya kalkışanlar hep aynı çıkmaza gelip saplanırlar: Ait oldukları, kimliklerini belirleyen ana veri saydıkları bir etikete ebedi, değişmez ve hep olumlu kalan bir “öz” atfederler. Asla bozulmayan, biraz kazınınca alttan hemen gözüküveren, “bizi biz kılan”, başkalarından ayırt eden bir öz... Bu, ister ulusal, ister kıtasal, ister dinsel olsun pek az fark eder. Daima antidemokratiktir, en geniş anlamda ırkçıdır, dışlayıcıdır. Örneğin, her Alman’da içkin ve kimliğinin ana verisini oluşturan bir Almanlık özü bulunduğunu düşünmek açıkça ırkçılıktır. Hitler bunu yapmıştı. Ama, her Avrupalı’da içkin bir Avrupalılık’tan söz eden, Avrupalı kimliği tarifleri yapan “Sarkozy kafalı adam” da ırkçıdır, antidemokratiktir. İstanbulluluk’tan söz edip bozulduğundan konuşan adam da farklı mıdır? Türk kimliğini ya da Kayserililiği, Antalyalılığı yansıtan bir mimarlık arayışı da farklı mıdır? Bu gibi sözleri sarfeden herkes, önce oturup o kimliği kimin nasıl tarif edeceğini, “öz”ünü nasıl belirleyeceğini düşünmelidir. Sonra da o tarifi zorlaya zorlaya yapmayı becerebiliyorsa, hangi antidemokratik mekanizmalarla empoze edeceğini, hedef kitlesine nasıl benimsetebileceğini kendisine sormalıdır. Öyle bir demokratik yol ve yordam yok. Daha da önemlisi şu: “Kimliğimizi doğru yansıtan bir mimarlık yaratmak, sahte kimliklerden sıyrılmak” gerektiğini söyleyen herkes, ne denli tehlikeli bir söylemin kapısını açtığını umarım bir gün gelir kavrar. Ne yazık ki, bu gibi özcü (essentialist) söylemlerin kapısı açıldığında, sonuçlar hemen daima Pandora’nın kutusunu açmak gibidir. İyi niyetli meraklılar açarlar ve devasa toplumsal yıkımlar pahasına da olsa, onu bir daha kapatmak kolay kolay mümkün olmaz. Kısacası, mimarlıktan kimlik bağlamında konuşmak “en hafif deyişle” seyrek olarak masum bir edimdir. n Uğur Tanyeli.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


66991 - unknown - 38.107.179.239