|
Bir
Kent Efsanesi Daha...

Uğur Tanyeli n “Bir ağaç gibi tek başına ve özgür, bir orman
kadar birlikte ve kardeşçe yaşama” isteği sağlıklıdır; ama, geleceğe yönelik
bir talebi ve ideali betimlediği zaman... Aksi yapılıp geçmişin bu nitelikte
olduğu düşünüldüğünde, ortaya Türkiye’ye özgü bir kent efsanesi çıkar. Radikal
bir kavrayış sapmasını tanımlayan bir kent efsanesidir bu. Sapma, geçmişin
kardeşçe yaşandığı, fiziksel mekanın bu kardeşliği yansıtacak şekilde
düzenlendiği ve kentlerin birbirine saygıyla davranan yapılar ve kentlilerden
oluştuğu biçiminde illüzyonlar üzerine bina edilmiştir. Mimarlık tarihi yazımı
da buna yer yer azımsanmayacak katkılarda bulunur. Osmanlı kentinde
mahallelerin sınıf farklarını yansıtmadığı, eski Türk (ya da Osmanlı) evlerinin
büyük zenginlik farkları içermediği gibi bir zamanlar çok inandırıcı bulunmuş
savlar, mimarlık tarihçilerinin, bu özel durumdaysa büyük oranda Doğan Kuban’ın
icadıdır. Ancak, icat edildikleri yerde kalmazlar; gerçeğin ta kendisi
sayılarak modernöncesi Osmanlı kentine ve oradan dolaylı olarak bugünkü kente
ilişkin herşeyi açıklayan paradigmalara dönüştürülürler. Gün geçmez ki, çağdaş
Türkiye kentlerinin, özellikle de İstanbul’un geçmişini bugünün karşıtı olarak
ele alıp öven ve günceli yeren yazılar okumayalım. İrkiltici olan, sol eğilimli
olduğuna inananlarca üretilmiş kimi kentsel söylemlerin neredeyse hepten bu
savlar üzerinde yükselmesidir. Böylesi yazarlar kendi gelecek düşlerini geçmişe
taşırlar. Dünya bir zamanlar o düşteki gibidir de, modernleşme,
kapitalistleşme, küreselleşme, Batılılaşma ya da her neyse, onu bozup yoldan
çıkarmıştır. Bunun anlamı, “geriye doğru işleyen bir ilericilik” kavrayışının
inşa edilmesidir. Yani, daha iyi bir dünya geçmişte vardır, kaybedilmiştir ve
ilerici olduğu kanısındaki yazar, geleceği o düşsel geçmişi örnek vererek
yeniden varetmeyi önermektedir.
Oysa gerçek epeyi farklıdır. Geçmişin tarihi çok farklı
biçimlerde yazılabilir; yazılmaktadır da... Örneğin, Osmanlı kentinde sınıf
farklarının mekana yansımadığı biçimindeki o eşitlikçilik illüzyonunun
geçersizliği bilinir. Kocamustafapaşa’nın 18. yüzyılda da Türbe’ye göre çok
daha yoksul bir semt olduğu söylenebilir. Fener varlıklı, Samatya yoksul
Rumlar’ın semtidir. Aşırı varlıklıların yerleşme bölgesi olan Boğaz’ın kıyı
kesiminde az gelirliler ancak bazı kısıtlı alanlarda ve rastlantısal olarak
oturabilmişlerdir. Konutlar sahiplerinin gelir ve statü farklarını bugünkü
tahayyülümüzün de ötesinde gösterirler.
16. yüzyılda kentin çok büyük kesimi tek odada barınırken, dev
paşa konaklarında onlarca oda vardır. Yoksul bir 18. yüzyıl evinde tek minder
bile lüksken, varlıklı konutlarda metrelerce sedir bulunur. Tüm pencereleri
camlı bir oda, 18. yüzyıl İstanbul’unda bile, çok ama çok varlıklıların
harcıdır. Orta sınıf Osmanlılar bile tek bir yemek tasının içinden birkaçı
birden yemek yerken, üst sınıf konaklarında herkesin odasına özel yemek
taslarıyla kişisel servis yapılır. Kentsel alanda toplumsal barış da bir
illüzyondur. Örneğin, Hamursuz bayramı zamanı, merkezi yönetim Musevi
mahallelerinin çevresini jandarmalarla koruma altına almak zorunda kalır. Çünkü
Rumlar hemen her yıl bir Rum çocuğunun kaçırılıp kanıyla çörek pişirildiği gibi
zırva iddialarla Musevi mahallelerine saldırmak alışkanlığındadırlar. Ya da o
çok “kardeşçe” yaşayan insanlar, bir dul kadının evini gece yarısı basıp ahlaki
duyarlılıklarını en “kardeşçe” şekliyle gösterebilirler.
O halde neden böyle mesnetsiz kent efsaneleri doğar ve
yaşamayı sürdürür? Kuşkusuz bunun nedenlerinden biri, tarihin uzun süre boyunca
bu yukarıdaki gerçeklerin bilinmesini engelleyecek veya geciktirecek nitelikte
yazılmasıdır. Tarih aksini yazarak illüzyonları ayakta tutar. Ama bu sorun
aslında historiyografik kimlikli değil. Gerçekte, geçmişin bu biçimde yazılıp
idealize edilmesi bugünkü kentsel çevrede amaçlananın ne olduğunu açığa
vurmaktadır. Bugün istenen sağlam bir toplumsal denetimse, bugün özlenen
kamusal alanın her tür özgür dışavuruma olabildiğince kapatılmasıysa, bu
denetim ve kapanmaların varolduğu bir eski dünyanın ne denli insani ve güzel
olduğunu anlatmak işlevsel olur. Saygı ve kardeşlik dolu, hoşgörülü bir geçmişe
inananlar aslında bugünkü dünyayı sımsıkı disipline etmek isteyenlerdir.
Herkesin kendi statü ve konumunda sabit kalmasını, kentsel mekanın
değişmemesini isteyenler modernöncesi dünyayı tabii ki yüceltirler. Değişimden
duyulan korku onun durdurulması taleplerine yol açar; o zaman da yaşanmış ve
yaşanmakta olan değişimler mahkum edilir. Çünkü dünya değiştikçe, daha iyi olan
eskiden, daha kötü olan bugüne doğru gidiyordur.
Böyle bir bakış irkilticidir; çünkü bunları öne süren ve
kendi muhayyel geçmişine ısrarla inanmayı sürdüren bir grup insan değişimden
ölümüne korkmaktadır. O insan ve o grup ve o toplum, değişimi kendi program ve
emeğiyle yönlendirip, geleceği planlama yeteneğine inanamayacak kadar edilgin
hale gelmiştir. Kendi iradesiyle değişim ve dönüşümleri şekillendirme gücü
olmadığına emin olduğundan, sürekli olarak kaybedilmiş (ama aslında hiç
varolmamış) bir geçmişin illüzyonuyla avunur durur. Ancak avunma yetmez. Her
avunma girişimi, edilgenliği yeniden üretmekten, değişim korkusunu patetik hale
getirmekten başka bir sonuç vermez. Geçmişe dönüş de mümkün olmadığından, bu
savlarla avunan bir intelligentsia uyurgezer bir intelligentsia olur çıkar.
Çaresizliğe razı olduğu, havlu attığı bir dünyada, ancak bilincini tatile
gönderdiği zaman, sözgelimi “uyuduğunda”, eylemde bulunmaya başlar. Ancak nasıl
eylemlerdir bunlar? Örneğin, şu fıkradaki gibi olur durum: Evin tüm “alelade”
işlerini, alışverişi, yemek, bulaşık, ütü, faturaların yatırılması, çocukların
yetiştirilmesi vs.’yi evin kadını yapmaktadır; evin erkeğiyse “yüce” sorunlarla
ilgilenir; uluslararası politika, Irak, nükleer enerji sorunu; ABD’nin dünya
hegemonyası vs. gibi... Yani ortaya çıkan ruh hali Türk mimarlık dünyasındaki örgütsel
kaygılara aynen benzer. Birileri mekan üretmek için ellerindeki kısıtlı
olanaklarla uğraşır durur; bir diğer grupsa, gerçek sorunları bir yana bırakıp
dünyayı kurtarmaya kalkar. Dönüştürmek, değiştirmek ve başarılı olunabilecekler
için uğraşmak yerine, suları geriye akıtmak için çabalar. Özetle, bugünkünden
daha iyi bir geçmişin varlığına inanmak, daha iyi bir gelecek kurma umudunu da
ebediyen yitirmek ve “abesle iştigal etmek” demektir.
“Eski güzel İstanbul”, “benim şirin mahallem”, “biz eskiden ne
kardeşçe yaşardık” konulu yazılar, kitaplar yazanlara, “eski İstanbul’u
canlandırma”ya kalkışan projeler üretenlere ithaf edilir... n Uğur Tanyeli.
|
|