Prenses
Diana: Farklılıkların İçeriksizleşmesi
Uğur Tanyeli n Kraliçe filminde Helen Mirren’in müthiş bir
yetenekle canlandırdığı 2. Elizabeth, eski gelini Diana’nın halk katındaki
sevilirliğini bir türlü kavrayamaz. Baba parası yemekten daha anlamlı bir iş
yaptığı söylenemeyecek sevgilisiyle birlikte bir paparazzi kovalamacası
sırasında öldükten sonra bir tür azizeye dönüşmesini de anlamayacaktır. Ama o
sırada yeni iktidara gelmiş olan yetenekli popülist Başbakan Blair böyle
değildir. Hemen durumdan vazife çıkarır ve Diana’yı “halkın prensesi” ilan edip
kutsamakta gecikmez. Belli ki 2. Elizabeth’in anlamayıp da Blair’in anladığı,
bugünün dünyasında “farklılıkların içeriksizleştiği” gerçeğidir. Kraliçe,
prenseslerin prenses gibi davrandığı, ayrıca da o davranış biçimlerinin farklı
toplumsal konumlarına işaret ettiği bir dünyada eğitilmiştir. O, “halkın
prensesi” teriminin ifade ettiği gibi bir kimlik yapısını tahayyül bile edemez.
Oysa toplumun çoğunluğu aynı kimliğe adeta tapmaktadır. Diana’yı seveceklerdir
çünkü o onlardan biridir; tipik bir küçük burjuva kadınıdır. Şahane bir
cehaletle donanmıştır; toplum içinde beceriksiz bir genç kız gibi
davranmaktadır; kendi cebinden çıkmayan parayla hayırseverdir; yanak okşamayla
sınırlı kalmak koşuluyla talihsizlere karşı sevecendir de... Kocasıyla peri
masallarındaki gibi süreceğini umduğu bir evlilik yapmış, umduğunu bulamamış,
“mutluluğu dışarıda aramış” ve evliliğini bitirmiştir. Üstelik “reality
show”lardaki sayısız benzerleri gibi içini medyaya kolayca dökmektedir. Yani
evliliklerin üçte birinin boşanmayla sonuçlandığı, çekirdek ailenin yıkılışı
olgusunun artık tartışma konusu bile yapılmadığı bir ülkede olağanlığın en
olağan ucunu, aleladeliğin aleladesini temsil eder. Onda yanlış olan bir şey
kuşkusuz yok. Tuhaf olansa, onun halktan biri sayılması değil, hem halktan biri
hem de prenses, “halkın prensesi” oluşu.
Prensesleri prenses kılan tabii ki öncelikle aile kökenleri.
Ancak, çoğunluğunkinden farklı davranış normlarına uygun, “prenses gibi”
yaşamak da prensesliğin bir bileşeni. O nedenle yakın zamana dek olanaksız bir
etiketti şu “halkın prensesi”. Eski dünyada ortada bir farklılık iddiası varsa
–ki “prenses” sözcüğü buna işaret eder– onun bir biçimde içini dolduran özgül
bir toplumsal rol de vardı. Dükü dük, prensi prens, prensesi prenses yapan o
toplumsal rollerdi. Kuşkusuz modernleşme ve demokrasi bu rollerin yönetimsel ve
ekonomik içeriğini boşalttı; yerini, gündelik davranış kuralları bazında biz
olağan ölümlülerden farklı dışavurulan bir temsili kimlikle doldurdu. Ya da
unvanların içi bu temsili kimlikle, bu pseudo-içerikle doldurulmuş gibi
yapıldı. Sanki Kraliçe Elizabeth gibi ölçülü, rafine ve terbiyeli davranırsa,
olağan bir kadıncağızın gerçekten de kraliçe kutsallığında olduğuna inanabilmek
mümkün olabilirmiş sanıldı. 21. yüzyıl başlarken, Diana olayında açığa çıkansa,
bunun aksi yapıldığında daha bile inandırıcı olduğu gerçeğinden ibaret. Çok
daha acıklı ve geniş ölçekli ölümlerden –örneğin, Irak savaşından– pek az
etkilenen Britanya halkı, onun ölümünü eksen alan bir kitle isterisi
yaşayabilmişse, bunun böyle bir anlamı olsa gerek. Demek ki içeriği kalmamış o
“prenses”, “prens” türünden farklılık etiketlerinin anlamları kalmasa da hala
bir (piyasa) değerleri var. Ölü 600.000 Iraklı için ağlamayanların, az zeki bir
uçarı genç kadının ölümü için helak oluşları üzerinde düşünmek
zorundayız.
Yukarıdaki bağlamda bakınca, anlamından boşaltılmış
farklılıkların piyasa değerleri üzerinde daha geniş bir çerçevede konuşmak
zorunluluğu doğuyor. Örneğin, lüksün anlamı ve tasarımla ilişkisi üzerinde...
Bir avuç zengine onları gerçekten de ayırdedici nitelikte nesneler satan bir
dünya, tüm orta sınıflara lüks tasarım nesnesi pazarlayan bir dünyaya doğru
evrildi. Gelişmiş kapitalist ülkelerde neredeyse toplumun bütününü oluşturan
orta sınıflar, binlerce lüks markanın doldurduğu bir tasarım piyasasından –en
azından zaman zaman– farklılık satın alıyorlar. Hemen herkesin sürekli olarak
olmasa da ulaşabildiği, çünkü herkesin toplumsal rolüne uygun düşen, dolayısıyla
da onları edinenleri artık farklı kılamayan nesnelerin piyasası genişledikçe
genişliyor. Prenses Diana’nın kendi yaşıtı milyonlarca genç İngiliz kadınından
daha fazla prenses olmayışı gibi, sayısız tasarım markasının sayısız ürünü de
eşdeğerinden içerik açısından farklı değil. Onları kullanabilmek de bizi
eşdeğerlerimiz içinde farklı kılmıyor. O kullanım sayesinde Diana’dan daha
fazla prens veya prenses olmuyoruz. O halde neden bu talep var ve neden onu
yüceltmekte ısrarlı bir dünyada yaşıyoruz?
Soruyu şöyle sormak belki daha anlamlı olur: Marka
isterisinin toplumsal arka planı nedir? Farklılıkların hiçbir içeriği
kalmayacak kadar özdeşlik göstermeye başladığı aşikarken, markaların ve
tasarımların bitimsizce tırmanışı ve çekiciliği nereden kaynaklanıyor? Bir
zamanlar Walter Gropius “Bugün lüks sayılanlar geleceğin normları olacaktır”
derken, lüksün bugün eskimiş bir tanımı çerçevesinde konuşuyordu. Lüksün ve onu
vareden özgül tasarımın önce küçük bir azınlık tarafından edinilen bir konfor,
hijyen ve insani yaşama olanağı olduğunu, gelecekte toplumun daha az şanslı
sınıf ve gruplarına da yayılacağını anlatmaktaydı. Bir zamanlar bu mekanizma
gerçekten de öyle işlerdi. Şimdiyse lükslerin bu eski işlevi yıkılmış
gözüküyor. Çünkü lüksü lüks kılan farklılığın temelindeki hijyene, konfora,
rahata ve en genelde kaliteye ilişkin içerikler artık mevcut değiller. Lüksün
lükslüğüne artık sadece markası işaret ediyor. Markayı markadan farklı kılan
tek şeyse farklı bir sözcük. Her olağan kızın prenses olması ne kadar olağansa,
her alelade nesnenin markası sayesinde lüks sayılması da bugün o kadar olağan.
Bütün bu saptamalardan sonra hiç beklenmedik bir noktaya
gelip dayanabiliriz: Böyle bir dünyada Türkiye’nin tasarım markaları üretme
şansı nedir? Öyle ya, tıpkı Diana’yı prenses kılan şeyin o eski İngiliz
aristokratik etiketine ilişkin tarihsel saygınlık kalıpları olması gibi,
markaların saygınlığını da eski saygınlık kalıpları yaratıyor. Yani prensesliği
vareden Diana değil, Diana’yı vareden prenseslik merkezli tarihsel anılardır:
Diana’nın prenseslik sıfatı, ondan önceki yüzlerce eski “gerçek prenses”
sayesinde biçimleniyor, toplumsallaşıyor. Aynı şey, İtalyan markalarının
ardında yatan Leonardo’dan Michelangelo’ya ve sonrasına uzanan tarihsel-estetik
anılar için de geçerli. Fransız markalarının ardındaki, o ülkeye ilişkin
tarihsel zerafet anıları da farklı değil. Özetle farklılıkların artık
içerikleri yok, ama üzerinde yükseldikleri boş bir saygınlıkları ya da ondan
anımsananlar hala var. Dış dünyada Türkiye (ve başka sayısız ülke) için aynı
tür anılar bulunmadığını söylemek bile gerekmez. O halde paragrafın başındaki
soruya geri dönelim: Böylesi olanaklardan yoksun Türkiye gibi bir ülkenin marka
üretme şansı nedir? Tabii ki İtalyanlardan, Fransızlardan, Japonlardan, İngilizlerden
zordur.
Bu yazı, söz konusu zorluğun sadece “şık” tasarımlar
yapmakla aşılamayacağını, kuramsal düşünce ve tarihsel bilgi üretiminin ondan
bile daha önemli olduğunu göstermek için yazıldı.