|
Her Yer Bilbao Olsun!

Silken Gran Hotel Domine Bilbao’nun web sitesinden.
Uğur Tanyeli n 1970’lerin ortalarında Utzon’un başyapıtı
Sydney Operası’nın inşaatı bitmeye yakınken dünya yeni bir olanağın farkına
vardı: Akılda kalıcı görüntüsü, imajı olmayan bir kenti tek bir çarpıcı yapıyla
simgelemek mümkündü. Sydney alelade bir kentti. Güzel bir iklimi, gelişmiş bir
metropol için çok dingin ve insani bir yaşam temposu vardı; ama fiziksel çevre
değerleri bağlamında tanınabilir bir özelliği yoktu. Neredeyse ebediyen öyle
kalacakmış gibi gözüküyordu. Ta ki 1950’lerde açılan opera binası yarışmasında
neredeyse rastlantısal olarak Utzon’un projesi birinci seçilene dek… Tasarım
evresinin başlangıcında öngörülen teknolojilerle inşa edilemeyen, tanımlanan
bütçeyi kat kat aşan, hükümet deviren yapı onyıllar sonra kullanıma
açıldığında, dünya bu masrafın boşa gitmediğini hızla farkedecekti. Kuşkusuz
metrekare masrafı bu kadar abartılı olan bir yapıya ne gerek olduğunu soranlar
çıktı. Salonlarının üstündeki o dev yelken benzeri kabuklar yüzünden işlevsel
açıdan yetersiz olduğunu öne sürenler de oldu. Ancak, çoğunluk Sydney’in artık
akılda kalıcı bir simge bulduğunu düşünmekteydi.
Sydney’in açtığı yoldan 1990’lara dek neredeyse kimse
gitmedi. Utzon’un yapısı bilinçli bir sonuç diye görülmüyordu. Adeta kazara
ortaya çıkmıştı. Bir tür zengin ülke kaprisi olarak da düşünüldü. Onun açtığı
yolu bir kentsel imaj tasarımı yöntemine ve yaygın bir eğilime dönüştürecek
olan Bilbao Guggenheim Müzesi olacaktı. İspanya’nın Bask bölgesinin başkenti
olan bu zengin endüstri kenti de tıpkı Sydney gibi anımsanamamaktan muzdaripti.
Kültürel bir çöl olduğu gibi, fiziksel çekicilikten de yoksundu. Yeni müze ve
içinde yerleşeceği Gehry tasarımı yapı, kentin kaderini değiştirdi. Tüm kenti tasarımsal
egemenliği altına alan bina, Bilbao’yu bir turistik odağa dönüştürdü. Kent,
dünyanın en çarpıcı ve kolay anımsanabilir simgelerinden birine sahipti artık.
Daha da önemlisi, müze başka hiçbir “atraksiyon”u olmayan kente tek başına
gidip görülebilirlik niteliği kazandırdı.
Bugün, yukarıdaki iki örneğin ardından, tek bir çarpıcı
yapının mimarisini, içinde yerleştiği kentin imaj tasarımının ana bileşeni
haline getirmek diye bir yöntem var. Sözgelimi, Almanya’nın Hannover kenti, bir
Gehry Tower’ı olduğunu ilan edip yeni imajını biçimlendirmeye çalışıyor.
Berlin’de neredeyse kitlesel ölçekli bir çağdaş mimarlık sansasyonları dizisine
yatırım yapılıyor. Anlaşılan, hangisinin tutacağı önceden bilinemediği için,
denize birçok olta birden atıyorlar. İsveç’in Malmö kentinde Calatrava bir
“Turning Torso” inşa ediyor. Orta Fransa’da küçücük Firminy kenti, onyıllar
önce Le Corbusier’nin başlayıp bitirilmeyen St-Pierre Kilisesi’ni neredeyse
yoktan inşa edip, bu yerleşmeyi unutulmuşluktan kurtarmayı deniyor. Barcelona’da
Mies van der Rohe’nin daha 1929 yılında yapılıp yıktırılan Alman Pavyonu
yeniden inşa edilip, bu Modernist ikon sayesinde kentin yeni imajına katkıda
bulunuluyor. İskenderiye’de Mısırlılar unutulmuş bir Antik anıyı canlandırmak
üzere yeni bir İskenderiye Kütüphanesi yaptırıyorlar. Bunların hepsi de
tamamlandı ve kullanımdalar.
Çağdaş veya güncel mimarlık aracılığıyla kentsel imaj
inşaatı yapmak kolay ve yalın: Önce aslında işlevsel açıdan çok da yaşamsal
olmayan bir konu bulmak gerekiyor. Çünkü kullanım değeri fazla olan ve hemen
karşılanması gereken ivedi bir gereksinmeye yanıt veren bir yapıyı
simgeleştirmek zor – onun için müze, konser salonu vs. gibi tesisler bu amaca
daha uygun düşüyor. Sonra, bu yapıyı tasarlayacak bir star mimar seçiliyor.
Yani bugünlerde kimsenin Utzon gibi meçhul bir mimara böyle sansasyon
beklentili bir işi emanet etmesi söz konusu değil. Onun için, tasarımı yarışma
sonucu elde edilen İskenderiye Kütüphanesi bir istisna. Kaldı ki, orada imajı
mimar değil, kütüphanenin binlerce yıllık anıları oluşturuyor. Her halükarda,
mimari “eşitlikçilik” dönemi çoktan bitmiş gibi. Dolayısıyla, kesenin ağzını
açmak ve star emeğinin artık iyice yükselmiş olan fiyatını ödemek zorunlu. Ve
nihayet, tasarlatılan yapıyı süründürmeden, yani mimari iştahı çabuk kaçan bir
dünyada “modası geçmeden” hızla bitirmek gerekiyor. İnşaat tamamlandıktan sonra
modası kuşkusuz yine hızla geçiyor; ama bir yapı, bir an için bile olsa çağının
modasının önünde gidebilmeyi başarabilmişse, onun uzun ömürlü sağlam bir imaj
değeri olması artık garantili.
Mimari imajı kentsel imajla buluşturmayı deneyen bu
örneklerin Türkiye’de bir benzeri yok. Zaman zaman böyle bir yapı
tasarlatmaktan söz edildiği oluyor. Örneğin, AKM’yi yıkıp yerine böyle bir
simge-yapı inşa etmeye niyet eden bir Kültür Bakanlığı’mız var. Ama, AKM’nin
yıkılmaması gerektiğine ilişkin sayısız başka gerekçeyi bir yana bıraksak bile,
bu talebin yukarıda anlatılan imaj inşaatının ne olduğunu bilmeyenlerce dile
getirildiğini anlamak zor değil. Örneğin, simge-yapı, simge ihtiyacı olan
“suratsız” kentlerde yapılırsa anlamlıdır. İstanbul’unsa imajlarının
mebzuliyetinden taştığı söylenebilir. Öte yandan, star emeğinin fiyatından
habersiz olanlar, onu Bayındırlık Bakanlığı rayiçleriyle ödeyemeyeceklerini de
bilmiyorlar, inşaatını o rayiçlerle ve o alışkanlıklarla ihale edemeyeceklerini
de... Bunların hepsini bir yana bırakalım: Bu ülkede mimari araçlarla güncel
imaj tasarımı yapılması gereken bir kent gerçekten var. Adına Ankara diyorlar.
Türkiye’nin dış ülkelerde ve içeride sadece İstanbul’un geleneksel imajlarıyla
kurulmuş kavranışını değiştirmek anlamlıysa, ki çok anlamlı ve acil bir
gereksinmedir bu, Ankara’ya güncel bir mimari simge kazandırmak yaşamsal
gözüküyor. Türkiye, küresel ölçekli çağdaş bir kültürel etki yaratmak, güncel
kültürel varlığıyla tanınmak istiyorsa, başkentini dünya mimarlık gündemine
taşıyacak bir girişimi de programına almalıdır. Tabii ki yaşayan, capcanlı ve
çarpıcı bir kültür odağı gibi gözükme niyeti varsa bunu yapmalıdır. Yani tek
gerçek (ve minyatür) müze yapısı 1920’lerde inşa edilmiş bir başkentte ille de
Guggenheim şubesi açmak gerekmez; ülkeye ve başkente yakışır bir büyük sanat
müzesi yapmak için kaynak mevcuttur. O müze, başkentin ve ülkenin güncel
imajını revize etme potansiyelini de taşıyabilir. Ne var ki, tek Nobelli
edebiyatçısını cumhurbaşkanının bile kutlamadığı, anketlere göre
vatandaşlarının dünyada en tanınmış yaşayan Türk’ün Fatih Terim olduğunu
sandığı bir ülkenin imaj tasarımı derdi olduğuna inanmak zordur. O ülkenin
çağdaş kültür evreninde söz söyleme kaygısı olduğuna ikna olmak daha da zordur.
Türkiye, Gehry’den önceki haliyle Bilbao gibi görünmekten memnun olduğuna göre,
yapılacak ne var? n Uğur Tanyeli.
|
|