|
Dönüşümün En Güzeli
Değiştirmeyendir Ama, Nereye Kadar?

Uğur Tanyeli n Yeşilçam sineması genellikle hafife alınır;
hakettiği yorum derinliğiyle ender olarak karşılaşır. Oysa, o ciddiye alınmayan
filmler, sadece geniş bir seyirci kitlesi tarafından seyredilişleri bağlamında
bile önemsenmelidirler. Bir dönemde (ve kısmen hala) onları milyonlarca insan
izleyip tat alabilmişse, filmin kendisi olmasa bile, ondan tat alabilenler
yorumlanmayı bekler. Filmin sözü birileri için anlamlıysa, o “birileri”
önemsenmelidir. Onları anlamak için çaba göstermelidir. Çünkü o “birileri”
toplumsal ortamın bileşenleri içinde ağırlıklı yer tutmakta, kültürel
tercihlerin ve değerler gramerinin varedicileri olarak işlev görmektedirler.
Çok sayıda eski Yeşilçam filminde şöyle bir olay örgüsüyle
karşılaşırız: Filmin esas erkek kahramanı esas kadın kahramanla, örneğin, miras
gibi bir zorunluluk nedeniyle gönülsüzce evlenir. Aralarında büyük bir sınıf
farkı vardır. Kadın köylü ya da küçük kasabalıdır, erkekse büyük kentli. Kadın
“namuslu”, erkek çapkındır. Dolayısıyla, erkek evlendikten sonra da karısını
hiçe sayarak, alıştığı yaşamını sürdürmeye koyulur. Kadınsa erkeği elde etmek
üzere, kimlik ve asıl önemlisi kültürel pozisyonunu değiştirme yoluna başvurur.
Giriştiği iş çok kolaydır! Önce başörtüsü atılır, ardından kuaföre gidilir,
sonra terziye, şapkacıya. Nihayet bir öğretmen bulunur; birkaç günde kahramanımıza
şivesi değiştirtilir, “Batılı” görgü kuralları öğretilir. İş, kocayı “çağdaş”
bir kentli kadın kimliğiyle, sanki başka biriymiş gibi davranarak kendine aşık
etmeye kalır. Kadın, hesaplanmış bir karşılaşmayla duyarsız kocaya yaklaşacak,
güzelliği ve işvesiyle onu baştan çıkaracak, kıskandıracak ve peşine düşürecektir.
Bu noktadan sonra senariste, kocaya gerçeği açıklayıp mahçup etmek ve karısıyla
mutlu bir beraberliğe başlatmak dışında yapacak iş kalmaz. Kadın kahramanla
erkek arasındaki kültürel mesafe kapatılmış, mutlu sona ulaşılmıştır.
Bu çok bildik senaryo kalıbı bize ne söyler? Çok şey... Ama
asıl önemlisi, toplumsal/kültürel dönüşmenin ne denli kolay ve kısa bir süreç
olarak görüldüğünü anlatır. Bir kadının kültürel tercihlerini değiştirmesi,
yalnızca birkaç günde birkaç kalem yere uğramasından ibarettir. Başörtüsünü atıp
kuaförde saçlarını yaptırması, giysilerini değiştirmesi, yerel şiveyi
kullanmaktan vazgeçmesi yeter. Üstüne bir de dans edebiliyorsa dönüşüm ve çağdaşlık
eğitimi fazlasıyla tamamlanmıştır. Kocanın çağdaş bir kadından beklentileri de
bu kadarcıktır zaten.
Şimdi bu senaryo kalıbında gündeme getirilenin, özelde kadının
toplumsal cinsiyet rolünün değişmesi, geneldeyse toplumsal ölçekte kültürel
dönüşüm gerçeği olduğu aşikar. Dikkat edilirse, bu olay örgüsünde dönüşüm ve değişme
mahkum edilmez. Sözgelimi, kadının o erkekle olmak için dönüşmesi gerekip gerekmediği
konusu tartışmaya açılmaz. Değişim tartışılmayacak denli zorunludur. Nasıl dönüşüleceği
de sorgulanmaz, tereddüt beyan edilmez. Buradan hareketle, genelde filmin hedef
kitlesinin toplumun topyekun dönüşümünün zorunluluğuna inandığı sonucuna varılabilir.
Kadınla simgelenen kırsallık, erkekle simgelenen çağdaş büyük kentliliğe
ikincinin koşulları çerçevesinde boyun eğer, eğmelidir. Ast üstün değer yargılarına
uyar, onun gibi, onun istediği gibi olur ve onu kendi silahıyla yener. Tam ona
boyun eğdiği noktada onu elde etmiştir. Koca kafeslenmiş, ulaşılmaz olana ulaşılmış,
onun sınıfsal, kültürel pozisyonu edinilmiştir. Şimdi bunun çok iyimser ve barışçı
bir dünya ve ülke kavrayışı olduğu söylenebilir. Dönüşmesi gereken kadın
(genelde geniş bir toplum kesimi), dönüşme bekleyenin (toplumsal merkezi tanımlayan
elit grubun) hatırı için veya ona duyduğu sempati ve saygı nedeniyle dönüşmeye
gönüllü olur. Değişir, dönüşür ve toplumsal barışı inşa eder. Toplumsal dokuyu
yeniden üretir. Film gerçek ve metaforik anlamda mutlu sona ulaşır.
Ne var ki, bu barışçı düşün açmazı da tam filmin bittiği
yerde gündeme gelir: Dönüşmesi beklenenler, olanca iyi niyetleriyle dönüşmeye
çalışır ve bunu başarırlar; ama dönüşüm adına tüm yaptıkları, birkaç giyim ve
davranış özelliklerini değiştirmekten ibaret olmuştur. Yani, çağdaşlaşma,
kentlileşme, sınıf atlama, kültürel tercih yenileme işlemleri çok ama çok
kolaydır. Zahmetsizce başarılır. Ancak, bu denli kolay elde edilen, bu denli az
değişme gerektiren bir dönüşümün ille başarılması gerekliliği nereden kaynaklanır?
Senaryoyu simgesellikler üzerinden okumayı sürdürürsek, belli ki amaç, her tür
pozisyonun, erkek kahramanın simgelediği toplumsal merkezi elde bulunduran
seçkinlere ters düşmeden elde edilmesidir. Kadın kahramanın simgelediği
çevredekiler merkeze merkezdekilerin (erkeğin) hoşnutluğunu elde ederek katılma
yolunu seçmişlerdir. Kendi söyleyecek sözleri yoktur. Alternatif programları da
yoktur. Hele hele erkeği (toplumsal merkez olarak düşledikleri yeri) değiştirme
çabaları hiç yoktur. Onu sadece kendilerine bağlar, onunla mutlu olmakla
yetinirler.
Toplumsal kültürel dönüşümün bu naif tasavvuru, bizi
Türkiye’de modernleşmenin ülkeyi ne denli az modernleştirdiğini düşünmek
zorunda bırakıyor. Dönüşüm, filmdeki kadının uğradığı birkaç dükkanla ifade
edilecek kadar basit bir dizi modernlik temsili, simgesi üzerinden
yürütülmektedir. Bu temsil ve simgelerle sınırlı olmak koşuluyla, muhalifi de
yoktur. Yani, dönüşüm radikal biçimde değiştirip dönüştürmüyorsa, kimse tarafından
karşı çıkılacak bir gelişme değildir. Filmin köylü kızları başörtülerini atıp
kuaföre koşmaktan kaçınmazlar. Üstelik bunu yapınca, önceden çağdaşlaşmış
olanlara göre avantajlı duruma bile gelirler. Çünkü kadın kahraman birkaç günde
değişip, filmin ikincil karakterleri olan çoktan çağdaşlaşmış kentli kadınlardan
biri olmayı becerir. Onların yaptığı her şeyi onlardan iyi yapabilmekte, fakat
onların yozlaşmışlığından da, kuşkulu ahlakından da çok uzak bulunmaktadır. O
hem namuslu ve güvenilir, hem de çağdaştır.
Böyle bir kültürel ve toplumsal tahayyülün varlığını
farkeden gözlemci, bu filmleri yapıp izleyenlerin alabildiğine barışçı olduklarını
ve toplumun da içerdiği farklılıklara rağmen birarada yaşama iradesinin çok
güçlü olduğunu anlar. Ancak, buna sevinmek için acele etmemekte yarar vardır.
Kendi değişimini bu kadar hafifsemiş, ulaşacağı hedefleri bu denli mütevazı bir
değişim programıyla, yalın modernlik temsilleri şeklinde tanımlamış geniş
grupların varolduğu bir ülkede kültürel üretkenliğin hali acıklıdır. Bir-iki
modernlik temsilini elde etmekle tatmin olanlar, kenti, mimarlığı, sanatı,
gündelik yaşamı ve her tür kültürel pratiği aynı oranda temsillere indirgerler.
Onların bu alanlarda söyleyecek hemen hiçbir sözü yoktur. Kültürel pratiklerin
hemen hepsinin işlevi o “çağdaş koca”yı memnun etmekle sınırlıdır. Koca dans
edilmesini istiyorsa edilecektir. Nasıl dans edildiğinin, neden edildiğinin,
dansın hangi biçimde yapılmak istendiğinin sorulması gerekmez.
Ne var ki, yukarıdaki dönüşüm senaryosu kalıbına uygun son
filmler 1970’lerde çekilir. 1980’lerden itibaren bu olay örgüsü bir daha
gündeme gelmez. Anlaşılan, 20. yüzyıl biterken, dönüşümün bu kadar kolay ve bu
denli “az değiştirici” olduğuna inanmak artık zordur. Onun önündeki bariyerler
yıkılmaktadır. Değişim gerçeği kendi radikalizmini dayatmıştır. Ortamı,
insanları, ilişkileri gerçekten değiştirmektedir. Ama daha önemlisi, değişip
dönüşenler artık, eskiden merkezde olduklarına inanılanları memnun etmek için
ve sadece oraya katılmak için uğraşmaz olurlar. Daha doğrusu, değişim ve dönüşümü
öyle anlamlandırmazlar. Metaforik konuşmayı sürdürürsek, filmin kadın kahramanı
kocasını memnun etmek ve ele geçirmek için onun koşullarıyla oynamaz. Hatta
kimilerinin kocaları umurlarında bile değildir. Kimileri de alternatif kadın-erkek
ilişkileri inşa etmeye koyulurlar. Bunun anlamı şu: Nihayet tüm toplumsal
aktörler kendi taleplerini ortama ilan etmeye başlar, kendi değişim programlarını
yaparlar. Tüm kültürel pratikleri artık merkezdeki o eski aktörün hoşnutluğu
için değil, kendi arzu ve beklentileri doğrultusunda biçimlendirirler. Özetle
dönüşüm artık gerçekten de insanı ve toplumsal grupları değiştirir hale gelir.
Nihayet sanatsal, kültürel taze sözler söylemek için uygun ortam doğar.
Modernlik gerçekten de katı olanı buharlaştırmaya başlar. Ama gelin görün ki,
dünyanın o eski filmlerde olduğu gibi kalmasını isteyenler de ortamdaki ağırlıklarını
yitirmezler.
İşte alın size, Yeşilçam sinemasındaki bir senaryo tipi
üzerinden yazılmış yarım yüzyıllık kısa bir Türkiye kültür tarihi.
Uğur Tanyeli.

|
|