25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Atina’da Patina

    

Patinalı Restorasyon: Hafız Ahmed Paşa Çeşmesi, Kazancı Yokuşu, İstanbul

 

Uğur Tanyeli n İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde yıllar önce lisans düzeyinde bir restorasyon dersinde öğrencilere “Patina nedir?” sorusu sorulmuş. Yanıtlardan biri şöyle: “Patina, Atina’da bir yapıdır.” İlgili anabilim dalını eğlendiren bu yanıtın düşündürttüğüyse, Türkiye’de yapılan restorasyonlarda patinanın dikkate alınması için alınacak yolun en az Atina yolu kadar uzun olduğu. Oysa tarihsel yapıyı tarihsel yapı kılan sayısız ölçütten biri de kuşkusuz patinası. Yapılar, yapımlarının üzerinden geçen zamanın izlerini taşırlar, yorulur ve kirlenirler. Bazen strüktürel, bünyesel hasar da alırlar. Ancak, zaman mimarlık ürününe iki karşıt biçimde etkir. Bir yandan onu varlığını sürdürmesini engelleyecek kadar hırpalayabilir, eskitir, hatta değerden düşürebilir. Öte yandan da o eskiliğin izleri onun tarihselliğine kanıt olacak biçimde yapıya özgül bir değer katar. Yapı, bir taraftan eskiyip kullanım ömrü tehlikeye girerken, öte taraftan da eskiliği nedeniyle yeni bir anlam kazanır. Patina, yapının dış ve iç yüzeyine sözkonusu eskimeyle eklenen katmanın adıdır. Onu hem bir atmosferik kir katmanı ve yaşanmışlık kanıtı olarak örter, hem de aynı katmanın daha derinlere işlemesini engelleyen bir koruyucu kılıf işlevi görür.

Tarihsel bir yapının köhneleşip yok oluşa terkedilmesini engelleyen şey, zamanın ona bir “aura”, bir büyü kattığı varsayımıdır. Başka bir deyişle, zaman onun kullanım ömrünü kısalttığı gibi, kattığı özel aura nedeniyle aynı yapının çok daha uzun süre yaşamasına da yol açar.

O, aurası yüzünden de korunmaya değer bulunacaktır. Dolayısıyla, restorasyon/koruma disiplini patinaya özel bir dikkat gösterir. Yapı yüzeyinin bugün inşa edilmişçesine pırıl pırıl temiz gözükmesinden açık biçimde korkar. Öyle gözüküyorsa, tarihselliğinin kimseyi ikna etmeyeceği endişesi yaşanır. Çünkü bir yapıyı tarihsel diye nitelemek için, onun bir mimarlık tarihi anlatısı içinde yer tutması gereklidir, ama yeterli değildir. Mimarlığın değişim ve dönüşüm süreçleri içinde o yapının bir konuma sahip olması, bir kitapta sözü edildiği zaman ne denli anlamlı olursa olsun, aynı yapının gerçek mekandaki varlığı bizi bundan başka bir biçimde etkiler. Tarihsel yapı, geçen zamanın izlerini üzerinde taşıdığından ötürü de tarihseldir. Hatta zaman, yapıya yeni bir estetik içerikli kimlik de kazandırır. Eskidiği için güzelleştiğine inanılır. Bazı yapılar ve mekanlar için “ne kadar iyi eskimiş” gibi yargılar verilmesi sözkonusu olur. Eski olan eski gözükmelidir. Bu eskilikten kimse rahatsız olmaz da. Örneğin, Venedik’teki sayısız yapının o kente akan turist geliriyle pırıl pırıl badana edilmesi, “yenilenmesi” mümkünken, hemen her yapı o özel eskimişlik görüntüsüne dokunulmaksızın korunur.

 

Ne var ki bütün bunlar, konuşma konusu Türkiye olunca gündemden düşer. Burada tarihsel olanın genellikle bugün inşa edilmiş gibi pırıl pırıl yenilenmesi beklenir. Patina yapının yüzeyinden silinmelidir ki, o yapının restore edildiği anlaşılabilsin. Tarihsel olan değerli olduğu için restore edilmektedir. Ama değerinin gerekçeleri arasında belli ki eskilik görüntüsü ve eskimenin ona kattığı aura yer tutmaz. Öyle olunca da, burada restorasyon adına yapılan sayısız iş öncelikle yapının patinasını siler, temizler ve onu cascavlak bırakır. Yepyeni, pırıl pırıl bir tarihsel yapı haline getirir. Vakıflar’ın, belediyelerin, tekil kişilerin gerçekleştirdiği çoğu restorasyon çalışması sonucunda yüzlerce yıllık yapılar “yenilenir”. Onlara dıştan bakanlar artık kaç yıllık olduğunu hissedemez olurlar. Anlaşılan, bu durumdan pek rahatsızlık da duyulmaz. Burada restorasyon demek, yapının yaşını sıfırlamak, taksimetreyi başa almak demektir. Patina bu sıfırlama ihtiyacının tatminini engellediği için ivedilikle yok edilmelidir. Yok edilen şey patinadan ibaret de kalmaz; sayısız özgün ayrıntı ve teknik iz de ortadan kalkar. Ancak, bunu görenler bir tarihsel yapıyı tahrip edip yeryüzünden sildiklerini düşünmez, aksine onu hakkıyla koruduklarına inanırlar.

 

Sorulması gerekli soru şu: Neden İngilizler, İtalyanlar, İspanyollar vs eskinin eski gözükmesinden rahatsız olmazlar da, Türkler bundan nefret eder ve tarihsel yapıların yepyeni olmasını talep ederler?

 

Soru yanıtlanırken, Türkiye’deki tarihsellik kavramının farklı inşa edilmiş olduğu gerçeği dikkate alınmalıdır. Besbelli ki eskime bu ülkede tarihselliğe bir aura katmaz. Aksine onun üzerinden silinip kazınması gereken bir utanç katmanıdır adeta. Tarihsel olan güncel gözükmelidir. Tuhaf olanı, bunun tersinin de doğru oluşu: Yani Türkiye’de güncel olan da tarihselleşmelidir. Nasıl mı? Örneğin, Süleymaniye bölgesindeki akla ziyan “tarihselleştirme girişimi”nde yapıldığı ve yapılmak istendiği gibi… İMÇ’nin yıkımı için çabalanır, çünkü yerine yeni “tarihsel Türk mahallesi” yapılacaktır! Şimdi bundan söz edenlerin, projelendirenlerin, kaynak sağlayanların, izin verenlerin, duyup da ses çıkarmayanların zihninde acaba nasıl bir tarihsellik kavrayışı vardır? Yaptıklarının, gerçekten tarihsel olanı (İMÇ’yi) yok etmek ve yerine yeni bir yapı topluluğu inşa etmeye kalkışmak olduğunu gerçekten de farketmezler mi? Yanıt yalın: Tabii ki farketmezler.

 

Türkiye’de mimari anlamıyla tarihsellik “hakiki” bir durum değil, bir temsildir. Ama asıl önemlisi, binanın bir niteliği de değildir. Bina tarihselliği varetmez ki... Tarihsellik, hiçbir bina ortada kalmasa da varolmaya devam eder! Tarih ulusumuzda, bizde içkindir. Mimarlık ürünüyse tarihi görselleştirir. Onu görselleştirmek için vardır. Dolayısıyla, kendi başına bir değer taşımaz; tarihte mevcut olduğuna inanılan yüce değerleri “gösterir”, temsil eder. O bir görüntüdür yalnızca. Değerli olansa “tarihimiz”dir, yüce geçmişimizdir. Tarihsel binalar onun ilan tahtalarıdır. Onların özgül bir değerleri, estetikleri, auraları, büyüleri, belge olma özellikleri bulunmaz. Temsilden başka bir şey olmadıkları için yenileri yapılabilir. Gerçekten eski olanlarsa, tarihselliği daha iyi, altını çize çize göstermek için, ama aslında, içinde inşa edildikleri çağın yüceliğini daha belirgin anlatmak için, ilk yapıldıkları hallerine getirilmelidirler. Bazense, asıl koruma kaygısı, yüce değerleri temsil ettiğine inanılan çağlara yöneltildiğinden ötürü, kimi dönemlerin yapılarının bir önemi olduğuna ikna olunmaz. 1960’larda bir yücelik yoktur ki, o çağda yapılan İMÇ bir temsil olarak bile olsa korunmaya değer bulunsun.

 

Özet: Bu tarihsellik kavrayışıyla yapılan her restorasyon gerçekte yapıları tahrip eder. Korumak için yola çıkanlar onlara zamanın verdiğinden çok zarar verirler. Ama bir hizmet yaptıklarına inanmayı da sürdürürler. Ancak, bu yetmez: Tarihsellik kavrayışları temsilde odaklandığından, Süleymaniye’de Disneyland kurar, tarihi kurtardıklarını sanırlar. n Uğur Tanyeli.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


69731 - unknown - 38.107.179.237