Atina’da Patina

Patinalı Restorasyon: Hafız Ahmed Paşa Çeşmesi, Kazancı
Yokuşu, İstanbul
Uğur Tanyeli n İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde yıllar önce lisans
düzeyinde bir restorasyon dersinde öğrencilere “Patina nedir?” sorusu sorulmuş.
Yanıtlardan biri şöyle: “Patina, Atina’da bir yapıdır.” İlgili anabilim dalını
eğlendiren bu yanıtın düşündürttüğüyse, Türkiye’de yapılan restorasyonlarda
patinanın dikkate alınması için alınacak yolun en az Atina yolu kadar uzun
olduğu. Oysa tarihsel yapıyı tarihsel yapı kılan sayısız ölçütten biri de
kuşkusuz patinası. Yapılar, yapımlarının üzerinden geçen zamanın izlerini
taşırlar, yorulur ve kirlenirler. Bazen strüktürel, bünyesel hasar da alırlar.
Ancak, zaman mimarlık ürününe iki karşıt biçimde etkir. Bir yandan onu varlığını
sürdürmesini engelleyecek kadar hırpalayabilir, eskitir, hatta değerden
düşürebilir. Öte yandan da o eskiliğin izleri onun tarihselliğine kanıt olacak
biçimde yapıya özgül bir değer katar. Yapı, bir taraftan eskiyip kullanım ömrü
tehlikeye girerken, öte taraftan da eskiliği nedeniyle yeni bir anlam kazanır.
Patina, yapının dış ve iç yüzeyine sözkonusu eskimeyle eklenen katmanın adıdır.
Onu hem bir atmosferik kir katmanı ve yaşanmışlık kanıtı olarak örter, hem de
aynı katmanın daha derinlere işlemesini engelleyen bir koruyucu kılıf işlevi
görür.
Tarihsel bir yapının köhneleşip yok oluşa terkedilmesini
engelleyen şey, zamanın ona bir “aura”, bir büyü kattığı varsayımıdır. Başka
bir deyişle, zaman onun kullanım ömrünü kısalttığı gibi, kattığı özel aura nedeniyle
aynı yapının çok daha uzun süre yaşamasına da yol açar.
O, aurası yüzünden de korunmaya değer bulunacaktır.
Dolayısıyla, restorasyon/koruma disiplini patinaya özel bir dikkat gösterir.
Yapı yüzeyinin bugün inşa edilmişçesine pırıl pırıl temiz gözükmesinden açık
biçimde korkar. Öyle gözüküyorsa, tarihselliğinin kimseyi ikna etmeyeceği
endişesi yaşanır. Çünkü bir yapıyı tarihsel diye nitelemek için, onun bir
mimarlık tarihi anlatısı içinde yer tutması gereklidir, ama yeterli değildir.
Mimarlığın değişim ve dönüşüm süreçleri içinde o yapının bir konuma sahip
olması, bir kitapta sözü edildiği zaman ne denli anlamlı olursa olsun, aynı
yapının gerçek mekandaki varlığı bizi bundan başka bir biçimde etkiler.
Tarihsel yapı, geçen zamanın izlerini üzerinde taşıdığından ötürü de
tarihseldir. Hatta zaman, yapıya yeni bir estetik içerikli kimlik de
kazandırır. Eskidiği için güzelleştiğine inanılır. Bazı yapılar ve mekanlar
için “ne kadar iyi eskimiş” gibi yargılar verilmesi sözkonusu olur. Eski olan
eski gözükmelidir. Bu eskilikten kimse rahatsız olmaz da. Örneğin, Venedik’teki
sayısız yapının o kente akan turist geliriyle pırıl pırıl badana edilmesi,
“yenilenmesi” mümkünken, hemen her yapı o özel eskimişlik görüntüsüne
dokunulmaksızın korunur.
Ne var ki bütün bunlar, konuşma konusu Türkiye olunca
gündemden düşer. Burada tarihsel olanın genellikle bugün inşa edilmiş gibi
pırıl pırıl yenilenmesi beklenir. Patina yapının yüzeyinden silinmelidir ki, o
yapının restore edildiği anlaşılabilsin. Tarihsel olan değerli olduğu için
restore edilmektedir. Ama değerinin gerekçeleri arasında belli ki eskilik
görüntüsü ve eskimenin ona kattığı aura yer tutmaz. Öyle olunca da, burada
restorasyon adına yapılan sayısız iş öncelikle yapının patinasını siler,
temizler ve onu cascavlak bırakır. Yepyeni, pırıl pırıl bir tarihsel yapı
haline getirir. Vakıflar’ın, belediyelerin, tekil kişilerin gerçekleştirdiği
çoğu restorasyon çalışması sonucunda yüzlerce yıllık yapılar “yenilenir”.
Onlara dıştan bakanlar artık kaç yıllık olduğunu hissedemez olurlar. Anlaşılan,
bu durumdan pek rahatsızlık da duyulmaz. Burada restorasyon demek, yapının
yaşını sıfırlamak, taksimetreyi başa almak demektir. Patina bu sıfırlama
ihtiyacının tatminini engellediği için ivedilikle yok edilmelidir. Yok edilen
şey patinadan ibaret de kalmaz; sayısız özgün ayrıntı ve teknik iz de ortadan
kalkar. Ancak, bunu görenler bir tarihsel yapıyı tahrip edip yeryüzünden
sildiklerini düşünmez, aksine onu hakkıyla koruduklarına inanırlar.
Sorulması gerekli soru şu: Neden İngilizler, İtalyanlar,
İspanyollar vs eskinin eski gözükmesinden rahatsız olmazlar da, Türkler bundan
nefret eder ve tarihsel yapıların yepyeni olmasını talep ederler?
Soru yanıtlanırken, Türkiye’deki tarihsellik kavramının
farklı inşa edilmiş olduğu gerçeği dikkate alınmalıdır. Besbelli ki eskime bu
ülkede tarihselliğe bir aura katmaz. Aksine onun üzerinden silinip kazınması
gereken bir utanç katmanıdır adeta. Tarihsel olan güncel gözükmelidir. Tuhaf
olanı, bunun tersinin de doğru oluşu: Yani Türkiye’de güncel olan da
tarihselleşmelidir. Nasıl mı? Örneğin, Süleymaniye bölgesindeki akla ziyan
“tarihselleştirme girişimi”nde yapıldığı ve yapılmak istendiği gibi… İMÇ’nin
yıkımı için çabalanır, çünkü yerine yeni “tarihsel Türk mahallesi”
yapılacaktır! Şimdi bundan söz edenlerin, projelendirenlerin, kaynak
sağlayanların, izin verenlerin, duyup da ses çıkarmayanların zihninde acaba
nasıl bir tarihsellik kavrayışı vardır? Yaptıklarının, gerçekten tarihsel olanı
(İMÇ’yi) yok etmek ve yerine yeni bir yapı topluluğu inşa etmeye kalkışmak
olduğunu gerçekten de farketmezler mi? Yanıt yalın: Tabii ki farketmezler.
Türkiye’de mimari anlamıyla tarihsellik “hakiki” bir durum
değil, bir temsildir. Ama asıl önemlisi, binanın bir niteliği de değildir. Bina
tarihselliği varetmez ki... Tarihsellik, hiçbir bina ortada kalmasa da
varolmaya devam eder! Tarih ulusumuzda, bizde içkindir. Mimarlık ürünüyse
tarihi görselleştirir. Onu görselleştirmek için vardır. Dolayısıyla, kendi
başına bir değer taşımaz; tarihte mevcut olduğuna inanılan yüce değerleri
“gösterir”, temsil eder. O bir görüntüdür yalnızca. Değerli olansa
“tarihimiz”dir, yüce geçmişimizdir. Tarihsel binalar onun ilan tahtalarıdır.
Onların özgül bir değerleri, estetikleri, auraları, büyüleri, belge olma
özellikleri bulunmaz. Temsilden başka bir şey olmadıkları için yenileri
yapılabilir. Gerçekten eski olanlarsa, tarihselliği daha iyi, altını çize çize
göstermek için, ama aslında, içinde inşa edildikleri çağın yüceliğini daha
belirgin anlatmak için, ilk yapıldıkları hallerine getirilmelidirler. Bazense,
asıl koruma kaygısı, yüce değerleri temsil ettiğine inanılan çağlara
yöneltildiğinden ötürü, kimi dönemlerin yapılarının bir önemi olduğuna ikna
olunmaz. 1960’larda bir yücelik yoktur ki, o çağda yapılan İMÇ bir temsil
olarak bile olsa korunmaya değer bulunsun.
Özet: Bu tarihsellik kavrayışıyla yapılan her restorasyon
gerçekte yapıları tahrip eder. Korumak için yola çıkanlar onlara zamanın
verdiğinden çok zarar verirler. Ama bir hizmet yaptıklarına inanmayı da
sürdürürler. Ancak, bu yetmez: Tarihsellik kavrayışları temsilde
odaklandığından, Süleymaniye’de Disneyland kurar, tarihi kurtardıklarını
sanırlar. n Uğur Tanyeli.