25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


Sonraki Sayfa >>

Charles Sheeler 1883-1965 Fotoğrafla Resmin Arakesitinde                                                      

    

ABD’den bir modernist öncü. Şaşırtıcı bir ikili kariyeri var. Önce endüstrinin, kentin ve mimarlığın her tür romantizmden uzak “olağan” görüntülerini fotoğrafladı. Ardından onları bu kez de geleneksel resim teknikleriyle yeniden üretti.

 

Görsel malzeme: National Gallery of Art, Washington’ın izniyle

 

“Doylestown Evi-Sandalyeli Merdiven”, 1917, jelatin gümüş baskı, 23,5x16,9 cm (National Gallery of Art, Washington).

 

“Doylestown Evi-Karanlık Ayna ile Açık Kapı”, 1917, jelatin gümüş baskı, 23,7x16,7 cm (Lane Collection).

 

“Açık Kapı”, 1932, mukavvaya yapıştırılmış kağıt üzerine yağlı pastel, 47,9x36,2 cm (Metropolitan Museum of Art, New York).

 

Murat Germen n Bazılarınızın belki bildiği üzere, endüstri estetiğine, işlevselliğin içindeki saklı güzelliğe merakım var ve bu konuda yakın zamanda bir sergi-çalışma yaptım. Charles Sheeler ile ilgili bir yazı yazma şansı doğunca çok sevindim, çünkü kendisinin belki en ünlü eseri sayabileceğimiz, 1927 tarihli ve “Çapraz Taşıma Bantları, River Rouge Fabrikası” (Ford Plant, River Rouge, Criss-Crossed Conveyors) adlı, Boston’daki Güzel Sanatlar Müzesi’nde Lane Koleksiyonu kapsamında sergilenen jelatin gümüş baskı fotoğrafı, benim endüstri temalı fotoğrafa ilgi duymama yol açan, aklımda çok yer etmiş imgelerden biridir. Hatta bu fotoğrafı, endüstri temalı fotoğrafın en önemli ustalarından Bernd ve Hilla Becher çiftinin birçok fotoğrafından çok daha heyecan verici bulduğumu belirtmek isterim.

 

Sanatçının icraatının altında yatan nedenleri anlatmakta bir temel oluşturması açısından, özgeçmişi ile başlamakta fayda olacağını düşünüyorum. Philadelphia’da 1883’de doğan Sheeler 1900 ila 1902 yılları arasında Endüstriyel Sanat Okulu’nda endüstriyel çizim, dekoratif ressamlık ve uygulamalı sanatlar çalışmaları yapmış. Ayrıca, üçboyutlu geometrik nesneler çizmeyi ve mimari tezyin sanatını öğrenmiş; Grek, Mısır ve Roma uygarlıklarının bezeme düzenlerini tanımış ve bunların halı, duvar kağıdı ile benzer ikiboyutlu yüzeylerin üzerine nasıl uygulandığı konusunda tecrübe edinmiş. Okuldaki genelgeçer eğitim felsefesi John Ruskin’in öğretisi üzerine temellendirilmiş olduğundan, geleneksel zanaat ve işçilik beceri, yöntem ve standartlarını çağdaş endüstriyel tasarım ve pratiğine uygulamak üzerine odaklanıyormuş.

 

1903-1906 arası Pennsylvania Güzel Sanatlar Akademisi’ne devam eden sanatçı, William Merritt Chase ile empresyonist resim çalışmaları yürütmüş. Her ne kadar Sheeler’ın işlerinde Endüstriyel Sanat Okulu’ndaki odaklanmanın izlerini görüyor olsak da, akademiden mezun oluşu sonrası, her yaratıcı akıl gibi, sanatçının kendi deyimiyle “okulda öğretileni üstünden atmaya” çalıştığını öğreniyoruz. Sanatçı Morton Schamberg ile 1908’de Napoli, Roma, Venedik, Milano ve Floransa gibi şehirlere yaptıkları geziler sonrası müthiş İtalyan resim geleneğini gören Sheeler şöyle diyor: “‹talyan ustaların işlerini görmek daha büyük ölçekte tasarım nosyonunun ilk ipuçlarını verdi bize. Giotto, Masaccio, Piero della Francesca ve diğerlerinin resimlerinde; tüm resmi ayakta tutan bir strüktür olduğu ve yanyana gelen her kütle, detay, renk, yönlenme veya hareketin bu strüktürü oluşturan bir bileşen vazifesi gördüğü çok açıktı...” 1909’un başlarında ise Paris’e yaptığı seyahat vasıtasıyla Henri Matisse, Pablo Picasso ve diğer Avrupalı Modernistler’in işlerini tanıma fırsatı bulmuş. Bu sanatçıların ortaya çıkardığı işlerin geçmişle aralarındaki bağı kopardıklarını gözlemleyen Sheeler, memleketine döndükten sonra üretiminde yeni bir yön belirlemeye karar vermiş. Bu arada hayatını kazanabilmek için de, kendini eğiterek mimarlık konulu ticari fotoğrafçılık işleri yapmış.

 

“New York”, 1920, Japon kağıdı (?) üzerine füzen, 55,1x39,8 cm (The Art Institute of Chicago).

 

“New York, Temple Court, Uzaktan Bakış”, 1920, jelatin gümüş baskı, 23x19,1 cm (Lane Collection).

 

“Pulverizör Binası, Kok Fırınları, River Rouge”, 1927, jelatin gümüş baskı, 24x19,1 cm (J. Paul Getty Museum, Los Angeles).

 

Ardından, Philadelphia’nın 39 mil dışındaki Doylestown, Pennsylvania‘da bir çiftlik evi kiralayan sanatçı, yaratıcı üretimini sürdürdüğü bu mekanı yurtdışı seyahatlerini beraber yaptığı Morton Schamberg ile paylaşmaya başlamış. Evin 19. yüzyıldan kalma ocağını o derece sevmiş ki, onu bir arkadaşı, yoldaşı gibi görmüş ve fotoğraflarının öznesi haline getirmiş. Ocağın ötesinde yatak odası ve mutfak mekanları da birçok fotoğrafında önemli rol oynamış; hatta bu nedenlerden ötürü sanatçının evini “manastırım” olarak adlandırdığı da söyleniyor.

 

Sheeler, 1910 gibi, fotoğrafçılığı ressamlık pratiğini desteklemek üzere kullanmaya başlamış ve bunu takiben 1913’de New York’ta “Armory Show” adlı, Amerika’daki ilk Avrupa ve Amerikan Modernizmi sergisine katılım yaparak çok hayran kaldığı Marcel Duchamp’ın işlerini tanıma şansı yakalamış. 1917 yılına gelindiğinde sanatçı artık Kübist esinli işlerinin yanısıra yenilikçi fotoğrafları ile de tanınmaya başlamış. Fotoğraf pratiğinde elde ettiği başarı, 1920’lerde Edward Steichen ile Condé Nast Yayınevi için çalışmaya başlamasına yol açmış. Bu iki önemli yaratı alanı ile tatmin olmayan Sheeler 1930’ların başlarında kumaş, ev eşyası ve cam eşya tasarımları da yapmış.

 

Sheeler’ın, New York’tayken gördüğü Duchamp işlerine hayranlık duymasına karşın, hiçbir zaman onun kadar putkırıcı veya kavramsal bir pratiği olmadığını görüyoruz. Sheeler’ı çoğunlukla somut konulara odaklanan bir sanatçı olarak tanımlamak yanlış olmaz. Farklı yaratı alanlarını harmanlama yeteneği sayesinde farklı bakış açılarını yanyana koymak veya onları aynı yapı içerisinde ama farklı katmanlar içinde tutmak kendisini her zaman mutlu etmiş.

 

Tanımlamalarındaki lineer hassaslığa istinaden kendini bir “presizyonist” olarak adlandıran Sheeler’ın boyama tekniğinin, fotoğrafçılık pratiğine hayli uyum gösteren bir yapıda olduğunu gözlemlemek zor değil. Resimlerinde, fotoğraflarında olduğu üzere makineleri ve strüktürleri konu edinerek maddeci bir tutum izleyen sanatçı, 1927’de Ford fabrikası için üstlendiği fotoğrafik belgeleme işi aracılığıyla endüstriyel temaların peşine düşmüş. 1959 yılında geçirdiği felç yüzünden pratiği bırakmak zorunda kalan, Amerikan Modernizmi’nin kurucularından sayılan ve 20. yüzyılın usta fotoğrafçılarından biri olarak anılan Sheeler 1965 yılında yaşama veda etmiş.

Sanat tarihçisi Rick Stewart’ın belirttiği üzere, presizyonizm, her ne kadar Georgia O’Keeffe, Charles Demuth, Joseph Stella ve George Ault gibi 1920 ve 30’ların önemli sanatçıları ile özdeşleştirilse de, aslen Sheeler ve şair William Carlos Williams’ın icadıdır. Hatta Williams’ın presizyonizmi, “kendi yaptıkları sanatın ‘bağımsız bir kudret’ yakalayabilmesini sağlayan, gerçek ve soyutlama arasında dolambaçsız bir iletişim ortamı” olarak tanımladığını görüyoruz. Sheeler’ın resimlerindeki minimal yapı ve içeriğe presizyonist tutumun grafik açıdan çok yakıştığını da belirtme ihtiyacı duyuyorum, bu sayede Sheeler’ın amaçladığı, insanların kafasını karıştırmayacak ve ne demek istediği çok belli olan sarih bir anlatım çıkıyor ortaya.

 

‹şlev ve güzellik arasındaki bağı ön plana çıkarmak isteyen bir sanatçı olarak tanımlanabilecek Sheeler’ın resim ve fotoğraf üretiminin kalitesi üzerine farklı yorumlar yapılmış sanat dünyasında. Yaşadığı dönemlerde ona destek veren taraftarları resimlerinin fotoğraflarından daha iyi olduğunu belirtirken, son zamanlarda eğilim değişmiş ve fotoğrafçı Sheeler ressam Sheeler’a tercih edilmeye başlanmış. Hangi yönü tercih edilirse edilsin, Sheeler’ı farklı kılan en önemli özelliklerinden birinin farklı sanatsal dillerdeki ustalığı olduğu söyleniyor. Profesyonel ticari sanat, güzel sanatlar, fotoğrafçılık ve film konularında üst düzeyde iş üretebilen sanatçı, University of Chicago’da görsel kültür dersleri veren Michele Bogart’ın deyimi ile “sanatın sınırları” dahilinde büyük bir çeviklik ve beceri ile manevra yapabilecek birisidir. Bu sınırlar arasında mekik dokuyan Sheeler’ın idealinin aslında bu sınırları aşmak olduğunu çıkarsamak ise pek zor değil.

 

Sheeler’ın sanatı hakkında olumlu olumsuz farklı yorumlar yapan pek çok kişi olsa da bunların arasında bir tanesi, yapılan eleştirinin tonu itibariyle ayrı bir yerde duruyor diye düşünüyorum. Sanatçının 1939 yılında New York’taki Museum of Modern Art’ta (MoMA) açılan retrospektif sergisi içinse sanat eleştirmeni Emily Genauer, “Sheeler’ın stili ‘yalın’ olarak bile adlandırılamaz. Kendisi her türlü yoğunluk, patlayıcı güç, hayal, ihtiras, korku ve hayata dair her türlü tutkudan yoksun; kansız, septik resimler yaparak adeta bizi olası belalardan korumuştur.” gibi epeyce sinik sayabileceğimiz bir yorum yapmış. Genauer, Sheeler’ın işlerini yoksunluk yaratmak veya bağlamdan koparmakla hicvederken aynı külliyata çok farklı bir şekilde bakmak da olası: Çok yakın zamanda Washington’daki National Gallery of Art’ta açılan Sheeler sergisi üzerine kaleme alınan yazıda belirtildiği üzere, kendisinin fotoğraflarında, çizimlerinde ve resimlerinde Amerikan mekan ve nesnelerini arka arkaya yinelemeli bir biçimde konu edinmesini, sanatını “memleket” kavramına ve beraber yaşadığı nesnelere bağlama niyetinin bir göstergesi olarak algılamak mümkün.

 

Kendisinin sanatı hakkında söyledikleri bize daha gerçekçi bir boyut açacağından bazı alıntılara geçmek istiyorum. Boyama teknikleri hakkındaki teorilerinin resmin genel strüktürü üzerine geliştirdiği yeni kavramlara bağlı olarak değiştiğini belirtiyor Sheeler. Okul zamanlarında, fırça tekniğinin resmin başarısının değerlendirilmesinde fazlaca önemli bir rol oynadığına dikkat çekerek, yöntemin, içeriğin aktarılması veya değerlendirilmesinde sınırlayıcı bir engel olmaması gerektiğini ifade ediyor. “1929 tarihli ‘Upper Deck’ adlı çalışmam, daha önceki işlerimle sonrası arasına net bir çizgi çekmektedir. Bu çalışmayla birlikte, aynen mimarın evin inşasından önce planlarını tamamlaması gerektiği gibi, resim oluşmadan önce kavramsal altyapının tümüyle oluşması için gerekli ön arayışlara girdiğim bir dönem başlamıştır. Bu yeni yaklaşımla birlikte değişen, kullanılan boyama yönteminin benim büyük resmi görmemi engellemesini frenlemek niyetimin ortaya çıkmasıdır. Fotoğrafa karşı olan ve resme eşit düzeydeki yoğun ilgim, bu teknoloji aracılığıyla başka hiçbir araçla gerçekleştirilemeyecek derecede kati bir görsel dünya tasviri elde edilebilmesinden kaynaklanıyor. Belli bir stil sözkonusu olduğu zaman birbirlerine çok yaklaşır ve birbirleriyle yarışır gibi duran bu iki görselleştirme platformu, resmin birçok parçadan oluşan kompozit bir biçimlenme, fotoğrafın ise tek aşamada ortaya çıkan münferit bir imge olması ile birbirlerinden bariz bir şekilde ayrılıyorlar.”

 

Bu şahsi ifadelerden sonra ise, Martin Friedman’ın 18 Haziran 1959 günü Charles Sheeler ile gerçekleştirdiği söyleşiden bazı alıntılara geçmek isterim. Bu söyleşide sorulan bazı sorulara verdiği cevaplar Sheeler’ın (şahsen çok dirayetli ve dürüst bulduğum) yaklaşımı hakkında ipuçları veriyor bize. Söyleşinin tümünü dahil etmek yazının çok uzamasına yol açacağı için, şahsen önemli bulduğum kısımlar dışındaki bölümleri eledim. Bu yüzden, alışageldik geçişleri olmayan ve bazen kopuk gibi duran bir metin çıkabilir karşınıza ama büyük resmi görmemiz gene de mümkün: Söyleşinin en başında Friedman, “Etkilendiğiniz sanatçı veya sanat akımları var mı?” diye sorduğunda “Goya ve Velazquez gibi ‹spanyol sanatçılar beni hayli etkiledi, tabii Ulusal Galeri’de gördüğümüz Hollandalı ressamlar da…” şeklinde cevaplandırmış Sheeler. Bundan sonrasını söyleşi formatında çeviriyorum:

 

Martin Friedman: Endüstri görselliği ile tam olarak ne zaman ilgilenmeye başladınız? Daha önceki mimari içerikli fotoğraf çalışmalarınızın bunda katkısı var mı?

Charles Sheeler: Hayır, hayır. Bununla hiçbir alakası yok. Çok daha sonraları, 1929’da “Upper Deck” adlı çalışmam ile başladı. Resim tuval üzerinde belirmeden kafamda detaylı bir ozalitinin oluşması ve resmin herhangi kazaya uğramadan aynen kafamdaki şekli ile boyama yüzeyine dökülmesi süreciyle ilgili bir durum bu. Bir evi inşa edip daha sonra ozalitini çizmezsiniz, bu mimari aşamalandırma süreciydi benim ilgimi çeken ve mimarinin resmime sızması bu şekilde başladı.

(...)

 

MF: Kübizm bence ilginç bir fenomen…

CS: Yürürken devamlı bakarız ve dikkatimizi çeken bir detayı bir bilinç düzlemine getiririz, sonraki gördüğümüz ise daha önce gördüğümüzün retina üzerine kaydedilmiş imgesinin üzerine diğer bir düzlem olarak gelir ve kaynaşırlar. Ben bu doğal süreci resmin son halini oluşturmakta kullanmayı sevdim hep. “Armory Show”u takiben Kübist bir dönemim oldu, bu 1913’lerdeydi ama kısa bir dönem sürdü, belki iki veya üç sene.

 

MF: Bir biçim olarak gerçeküstücülükle ilgilendiniz mi? Sizi hiç büyülediği oldu mu?

CS: Hayır, özellikle etkilemedi...

 

MF: Figür resmi en son ne zaman yaptınız?

CS: Çok uzun zaman önce. 1920’lerde yarı-portre olarak adlandırabileceğimiz bazı figüratif çalışmalar yaptım fakat sonraki yıllarda bunları yok ettim. Saklamadım onları. ‹şlerimin bütünü olarak gördüğüm bir derlemenin parçaları olmadılar hiçbir zaman.

 

MF: Figürü anıtsal, kalıcı veya dayanıklı bulmadığınız için mi ilgilenmediniz? Figür resmi yapmamanızın özel bir nedeni var mı?

CS: Çok basit bir nedeni var; bir içerik öznesi olarak figüre hiçbir zaman ilgi duymadım.

 

MF: Resimlerinizde fotoğraflardan faydalanıyor musunuz?

CS: Evet, bazen spesifik detaylar için faydalandığım oluyor. Hiçbir çizim fotoğrafın aktardığı hakikati veremez…

(...)

 

MF: Resimlerinizde hayli gerçekçi öğelerle soyutlanmış kesitlerin oluşturduğu bir füzyon, bir kaynaşma gözleniyor…

CS: Kontrastları severim. ‹fadenin netliği açısından önemli olduklarını düşünüyorum. Kontrast rengin ötesinde, formlarla da elde edilebilir. Bazen siyah bir alanın beyazın yanına gelmesi tabancayı havaya doğru ateşlemek gibidir, herkes döner bakar.

(...)

 

MF: Resimlerinizin niteliği durağanlıktan, huzur verici bir sessizlikten, daha da ötesinde içtenlikten kaynaklanıyor. Bu, tekil bir temanın varlığının sonucu mudur, yoksa sizin tuval üzerindeki yerleştirmeniz, istifiniz mi bu duyguyu yaratıyor? ‹nsanı derin düşüncelere davet eden birşeyler var; insanların yokluğu, noksanlık, yalnızlık, yalıtılmışlık duygusu.

CS: ‹şlerimin külliyatına bakarsanız, başkaları tarafından da ifade edildiği üzere, benim insan değil de insan yapısı dünya ile ilgilendiğimi görürsünüz; bazıları bunu biraz gayri insani ve sevimsiz buluyor.

 

MF: Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. “Terk edilmiş manzara” diyebiliriz belki…

CS: Evet, terk edilmiş manzara. Bu benim “içinde insan olmasaydı dünya ne kadar güzel olurdu” betimlemem aslında…

 

MF: Bunu tamamıyla kabul ettiğimi söyleyemem. Siz bundan çok daha fazla toplumcul, arkadaş canlısı bir insan gibi görünüyorsunuz. Mimariye ilginiz günümüzde yaşadığımız gelişmeleri takip etmek istiyor olmanızla ilişkilendirilebilir mi?

CS: ‹lgilendiğim binaların bazıları işlev ön planda tutularak inşa edilmiş yapılardır. Bunlar sanat eseri yaratmak amacıyla inşa edilmiş mimarlık örnekleri değillerdir. ‹şlevsel amaç çok iyi bir şekilde yerine getirilmiştir.

 

MF: River Rouge resimlerindeki gibi mi?

CS: Sayılır. Endüstriyel binalar da salt bir işleve cevap vermek üzere inşa edilirler.

(...)

 

MF: Aynı yolda giden gerçekçi ressamlar arasında dikkatinizi en çok çeken genç sanatçılar kimler? Bunların arasında sizin işlerinize ilgi duyanlar var mı?

CS: Spesifik olarak söyleyemem, son yıllarda öncesine nazaran daha az sergiye gidiyorum. Sergi ziyaret etmenin kendi üretimim açısından yoldan saptırıcı olabileceğini düşünüyorum; durağan bir su birikintisinin üzerine net olarak yansımış bir imgeyi sopayla suya dokunarak dağıtmak gibi birşey bu…

 

MF: ‹şlerinizle genel bir hissiyata hitap etmeyi mi düşünüyorsunuz; diğer bir deyişle, özel bir zaman dilimine veya mekana referans vermeyen genel bir konum oluşturmak mı amacınız?

CS: Evet, kesinlikle…

(...)

 

MF: Eğitmenlik hakkında ne düşünüyorsunuz?

CS: Bir eğitmen, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, istemdışı bir şekilde kendini öğrencilerine empoze eder; çünkü, öğrenciler herşeyi kaydeden ve her şekle girebilen bir mum gibidirler, en ufak bir baskıyı yüzeye kaydederler. Ben aynı damganın eğitim aracılığıyla her yere vurulmasına karşı olduğum için hocalık yapmayı hayatım boyunca hiç istemedim.

 

MF: ‹şleri son haline getirmeden önce nasıl bir yol izliyorsunuz? ‹lk olarak çok sayıda eskiz, daha sonra taban oluşturacak bir ön çizim ve ardından son aşama mı gelir? Bildiğim kadarıyla fazla eskiz yapmıyorsunuz…

CS: Çok fazla çizim yapmam, sadece resmin tek eskizi sayılabilecek bir ön çizim yaparım, ardından neticelendiririm.

(...)

 

MF: Duchamp ile tanıştığımızda işlerinizi gördü mü?

CS: Arada gördüğü oldu. Kolay ilişkiye geçen bir kişi olduğu söylenemez aslında. Önceleri işlerimi gördüğünde yorum yapmadı. Bir keresinde hatırlıyorum, gayet samimi arkadaş olduk, benim yaşadığım mekana gelmişti; “Öz portre” adlı bir kalem çizimimi gördü, bir sandalye çekti, önünde birkaç dakika oturdu ve sonunda “Beğendim” dedi. Bu ondan duyduğum tek yorum oldu.

 

Gördüğünüz gibi Sheeler, kendi işleri ve genel olarak sanatsal ifade konusunda saygı duyulacak derecede dürüst. Kullandığı renkler, grafik yapı, oluşturulan mekan tasvirlerinin sarihliği ve minimalliği itibariyle bana çok sevdiğim başka bir önemli ressam olan Edward Hopper’ı (farklı stillere sahip olmalarına karşın) anımsatan Sheeler’ın işleri ve söylediklerindeki samimiyetin, özellikle zamanınızdaki sanat dünyasına örnek olması gerektiğini düşüyorum. n Murat Germen, Sabancı Üniversitesi, SSBF

 

Kaynaklar:

Charles Brock, Charles Sheeler: Across Media, National Gallery of Art, Washington, the University of California Press, 2006.

Smithsonian Archives of American Art: http://www.aaa.si.edu/collections/oralhistories/transcripts/ sheele59.htm.

http://wikipedia.org/

 

 

“Ford Fabrikası, River Rouge, Kanal ve Söküm Halinde Gemi”, 1927, jelatin gümüş baskı, 23,7x19,1 cm (Lane Collection).

 

“Çapraz Taşıma Bantları, River Rouge Fabrikası, Ford Motor Company”, 1927, jelatin gümüş baskı, 23,8x18,7 cm (Metropolitan Museum of Art, New Yok).

 

“Amerikan Manzarası”, 1930, tuval üzerine yağlıboya, 61x78,7 cm (Museum of Modern Art, New York).

 

“Mekanik Bale”, 1931, kağıt üzerine karakalem, 26,7x26 cm (Memorial Art Gallery of the University of Rochester).

 

“Şövaleli Kendi Resmi”, 1931-32, jelatin gümüş baskı, 24,4x18,8 cm (The Art Institute of Chicago).

 

“Sobalı ‹ç Mekan”, 1932, dokunmuş kağıt üzerine yağlı pastel, 81,8x58,4 cm (National Gallery of Art, Washington).

 

“Çelik Totemler”, 1935, kağıt üzerine yağlı pastel ve füzen, 48,6x57,8 cm (Fogg Art Museum, Cambridge, Massachusetts).

 

“Fabrika-Ballardwale”, 1946, kağıt üzerine guaş, 31,8 x29,9 cm (Colby College Museum of Art, Waterville, Maine).

 

“Fabrikalar Arasında Geçit”, 1948, jelatin gümüş baskı, 21,1x17,2 cm (Lane Collection).

 

“Amoskeak Fabrikası Bahçesi, No: 1”, 1948, karton üzerine guaş, 31,8x26 cm (Currier Museum of Art, Manchester, New Hampshire).

 

“Bir Fabrikalar Kenti Üzerine Doğaçlama Çalışması”, 1948, jelatin gümüş baskı, 25,4x20,3 cm (Lane Collection).

 

“Manchester”, 1949, tuval üzerine yağlıboya, 63,5x50,8 cm (Baltimore Museum of Art).

 

“New England Uyumsuzlukları”, 1953, tuval üzerine yağlıboya, 73,7x58,4 cm (Museum of Fine Arts, Boston).

 

“Kontrpuan”, 1949, dokunmuş kağıt üzerine yağlı pastel, 50,8x71,2 cm (National Gallery of Art, Washington).

 

Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


64806 - unknown - 38.107.179.240