Meçhulün Kerameti:Banksy

Graffiti deyince son
zamanlarda akla ilk gelen adlardan biri de Banksy. Asi sokak sanatının önemli
üreticilerinden biri olan ve suratını bir maske ardında gizlemesiyle de
sansasyonel olan biri o.
Orhan Cem Çetin, Murat Germen n Yaşamla bütünleşik bir sanat
ve kültür ifadesi sayabileceğimiz graffiti; kenti bir tuval olarak gören ve dur
durak bilmeden bu sınırları olmayan tuval üzerinde iş üretenlerin yarattığı bir
eylem olmak dolayısı ile son zamanların en etkili ve önemli halk sanatı.
Sanatın galeriler, küratörler, kurumlar vasıtası ile ister istemez ortaya çıkan
dışlayıcılığı graffitide sözkonusu olamıyor neyse ki. Herkes kabiliyeti olduğu
sürece graffiti yapabilir ve niyeti olan herkes de günün herhangi bir saatinde
bu ifadenin dinleyicisi, seyircisi olabilir; bu gerçekten hayli özgür bir ortam
yaratıyor ve aslında gerçek demokratik ortam olan interneti anımsatıyor insana.
İnternetten farklı olarak graffiti çoğunlukla illegal bir eylem olarak
algılanmaya devam ettiği için, gerçekleştirilmesi konusunda zaman kısıtları
ortaya çıkıyor. Bunu aşmak için sprey boya ve boyanın yüzeye çabucak
uygulanabilmesi için önceden hazırlanmış bir şablon (stencil) gereksinimi
oluyor genellikle. Çeşitli şablonlara dayanılarak inşa edilmiş ve şikayetçi
olduğumuz mevcut yaşam biçiminin eleştirisinin gene bir şablon aracılığı ile
ifadeye dökülmesi de kendi içinde kaydadeğer bir ironi olarak göze çarpıyor.
Graffiti deyince son zamanlarda akla ilk gelen isim Banksy.
Asi sokak sanatının önemli isimlerinden olan Banksy’nin graffiti hakkında ne
düşündüğünü aktararak takip edecek metinlere zemin hazırlamakta fayda var:
“Graffitinin bencilce, çirkin olduğunu ve işe yaramaz, boktan bir ün peşinde
olan insanların eylemi olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu ifade şayet doğruysa
graffiticilerin de bu lanet ülkedeki herkes gibi olmasındandır. Graffiticilerin
sanat dünyasında tutunamayan ve hüsrana uğramış “çiziktiriciler” olduğu gibi
bazı söylemler vardır ama konu tabi ki hiç bu değil. Dışarıda olmak her
halükarda daha iyidir. Otobüs durakları sanat işlerine ev sahipliği yapmak
konusunda müzelerden çok daha ilginç mekanlar bana kalırsa. Graffitinin,
içerlerde sergilenen şeylere göre çok daha fazla anlam içerme ve bir şeyleri
değiştirebilme potansiyeli var. Graffiti devrimleri başlatmak, savaşları
durdurmak için kullanılmıştır ve genelde sesini duyuramayan halkların sesi
olarak vücut bulur. Graffiti elinizde neredeyse hiçbir şey olmadığı zamanlarda
bile ulaşabileceğiniz çok az sayıda araçtan biridir. Dünyadaki açlığa çözüm
getirecek bir graffiti çıkaramadığınız durumlarda ise hiç olmazsa canı sıkkın
bir insanın yüzüne bir gülücük kondurabilirsiniz. Graffiti, “münasip” sanata
göre çok daha başarılıdır çünkü kentin parçası haline gelir, iletişim kurmak
için bir araçtır; “Elinde elektrikli testere tutan maymunun bulunduğu duvarın
karşısındaki pub’da buluşalım” dersiniz gayri ihtiyari. Yani şimdi bir resim
bundan daha ne kadar faydalı olabilir ki?”
Banksy’nin çocukluğunda yaşadığı bir vakanın etkisi altında
olduğunu öğreniyoruz. İlkokul döneminde 9 yaşındayken, gerçek suçlu olan daha
büyük bir çocuğun iftira atması üzerine, bir arkadaşının kafa travması
geçirerek bilincini yitirmesine neden olmakla suçlanıyor. Çocuk hiçbir zaman
ayılamadığı için gerçek asla ortaya çıkamıyor ve Banksy okuldan
uzaklaştırılıyor. Aklanma yollarının tümüyle kapalı olması ve kimsenin
kendisine inanmaması onu çok etkiliyor. Hatta annesi bile ona suçunu itiraf
edecek kadar cesur olmasını öneriyor. Banksy bu olaydan sonra, “uslu durmanın”
hiçbir anlamı olmadığını, nasıl olsa günün birinde asla işlemediği bir suçun
cezasını çekebileceğini öğreniyor. Aileden diğer bir “ihanet” ise ablasından
geliyor. Küçük bir çocukken, ablası onun yaptığı tüm resimleri bir gün çöpe
atıyor. Ablasına hesap sorduğunda, “Ne yani, ben atmasam Louvre’da mı
sergileneceklerdi?” yanıtını alıyor!
Buna rağmen Banksy’nin eylemlerinde kamu vicdanı ile
davrandığını gözlüyoruz. Bunun sonucu olarak halk ona ve işlerine sahip
çıkıyor. Bu sahip çıkmaya bir örnek, sanatçının sitesinde kendisine gelen bir
e-posta mesajı olarak sergileniyor. “Ian” adlı e-posta sahibi Banksy’e
tavsiyelerde bulunuyor: “Sevgili Banksy, ‘Wall and Piece’ adlı kitabından biraz
önce 3 adet satın aldım. Tate Galerisi’ndeki işinin kötü kalite yapıştırıcı
yüzünden sadece iki saat ayakta kalmak zorunda olması canımı sıktı doğrusu.
Cesaretimi mazur gör ama bundan sonraki iş için sana 5 cm’lik iki tarafı
yapışkanlı RS Components marka halı bandı tavsiye etmek isterim. Tecrübeme
istinaden çok kuvvetli bir yapıştırıcı olduğunu söyleyebilirim. Selamlar, Ian”
Bir tür modern Robin Hood sayabileceğimiz Banksy’nin
arkasında böyle bir destek olduğu sürece, sistemin onunla savaşması zor
görünüyor. Müzelere yerleştirdiği korsan eserlerin alıkonulması ve birer sanat
eseri olarak envantere geçirilmesi üstü kapalı bir savaşa, bir “ehlileştirme”,
“seçkinleştirme”, “normalize etme” çabasına benziyor. Ama Banksy bu oyuna
gelmiyor. İşlerini sergilemeyi seviyor fakat seçkinleşmemeye, halktan, gündelik
kültürden uzaklaşmamaya özen gösteriyor. Bu bağlamda “Copyright is for losers”
(Copyright beceriksizler içindir) sloganı bir mesaj olarak alınabilir.
Banksy’nin imzasını taklit etmek hiç de zor değil, dolayısı ile imzasının
taklit edilmesi konusunda kaygı taşıdığını söylemek zor. Tıpkı “V for Vendetta”nın
finalindeki gibi, amaç bir sürü Banksy üretmek mi acaba? Zira Banksy insanları
yüreklendiriyor, yöntemlerini anlatıyor, tüyolar veriyor, insanları graffiti
yapmaya çağırıyor. Özellikle de Filistin’e...
Banksy, İsrail tarafından yaptırılan tecrit duvarına belki
de en kuvvetli tepkilerden birini veriyor. Bu tepkinin okuması, her ne kadar
dışarıdan hayli ulvi gibi dursa da, Filistin’de yaşlı bir adamın Banksy’nin
yüzüne karşı dile getirdiği yorumu olaya farklı bir boyut getiriyor: “Çok güzel
yaptın. Hatta fazla güzel. Bu duvar esasen çok çirkin ve sen onu
güzelleştirdin. Bu da hiç hoş olmadı”. Banksy’nin Filistin duvarını
“güzelleştirmesi,” yaşlı adamın ima ettiği üzere bir anlamda meşrulaştırması
anlamına da geliyor. Banksy’nin işleri sergilendikçe, övüldükçe, herkes
tarafından sahip çıkıldıkça acaba “güzelleşiyor,” meşrulaşıyor, anarşist işler
olmaktan çıkıyor mu? Birer başkaldırı değil birer cinfikirlik, birer şaşırtıcı
performans haline mi geliyor? Bu anlamda, bazen kavramsal sanatın da içine girebildiği
tuzağa mı düşüyor Banksy ve işlerinin algılanması?
Aslında bu tuzaktan olabildiğince kaçınmaya çalıştığını
görüyoruz Banksy’nin. Kendisini sanatçı değil aktivist olarak tanımlıyor.
Antiemperyalist, antikapitalist, çevreci, antitotalitaryen, antimilitarist,
özgürlükçü mesajlarını belirgin bir biçimde sunuyor izleyenlerine. Evrensel
sayılabilecek bir karikatür dili kullanıyor gibi. Mesajlarını fazla entelektüel
ya da fazla bireysel hale getirerek kasten okunaksızlaştırmıyor. İşlerinde
derin ve zor kavranan alt ya da üst katmanlar oluşturmuyor. Zor algılanan
birisi olmak istemiyor çünkü. Örneğin, bir dönem çok fazla sıçan resmi
yaptıktan sonra, birisinin kendisine “Çok zekice; rat sözcüğü, art sözcüğünün
anagramı. Bunun farkındayım!” demesinden sonra sıçan resimleri yapmayı
bırakmış. Yalınkat, kolay anlaşılır ama sert işler üretiyor.
Sanatçının kendine has farkındalığını, takip eden cümlelerde
gözlemlemek zor değil: “İnsan ırkı adaletsiz ve aptal bir yarıştan ibaret.
Yarıştaki koşucuların birçoğunun ne doğru dürüst spor ayakkabıları var ne de
içecek temiz suları. Bazıları ise yarışa çok büyük bir farkla önde başlıyorlar,
yolda akla gelebilecek her türlü yardımı alıyorlar, bir de üstüne hakemler hep
onları tutuyor gibi görünüyor. Yarışmaktan vazgeçerek maçlara giden ve
tribünlerde abur cubur yiyerek küfürler savuran insanlar olması hiç de
şaşırtıcı değil. Bence soyunarak sahanın ortasına gelenlere daha çok
ihtiyacımız var...”
Sanatın belli bir zümre tarafından tanımlanmasına /
kutsanmasına ve müzeler, galeriler ve benzeri yerlerde tescil edilip spekülatif
değer kazanmasına da itiraz ediyor. Banksy’ye göre “galeriler bazı
milyonerlerin koleksiyonlarında bulunan parçaların değerlerini yükseltmesinin
aracı” konumunda. Graffitiyi vandalizm olarak görmüyor; zira ticari değeri olan
bu kiralık yüzeyler nasıl olsa kısa sürede tekrar “temizleniyor.” Kendisine
“Graffiti bir sanat mıdır yoksa vandalizm mi?” sorusu geldiğinde; “sanat
kelimesi birçok olumsuz yan anlam taşıyor ve bu yüzden halkı yabancılaştırma
potansiyeli var, dolayısı ile “sanat” kelimesini kullanmaktan hiç
hoşlanmıyorum” diyecek kadar da tepkili. Müzelerdeki korsan teşhirlerinin
nedeni bu tepki gibi görünüyor. Ancak, müze eserlerinin kendilerini vandalize
etmiyor. “Sahte sanat eserlerini” ya tümüyle kendisi üretiyor, ya da
bitpazarlarından, eskicilerden alıp bu “değersiz” işlerin üzerine çalışıyor.
İşlerinin külliyatı ile popüler kültür, genelgeçer adalet
anlayışı ve resmi ideoloji pompalayan medyayı “tekzip” ediyor adeta. Diğer bir
deyişle, kapitalizmin sorumsuzca üzerimize yağdırdığı satış ve promosyon
mesajlarına aynı mecrayı kullanarak yanıt veriyor. Kamusal alanda yer alıp,
reklamverenlere, büyük firmalara para karşılığı rezerve edilen ve aslında
vatandaşın ortak mülkiyeti altında bulunması gereken duvarlar ve benzeri
yüzeyleri, reklamcılar kadar kullanmayı ve savaşını burada sürdürmeyi kendisine
hak görüyor. Bu yüzeyleri kullanmak ya da mevcut bir reklama müdahale etmek
için izin alma gerekliliğini; size taş atıp kafanızı yaran birisine, “Pardon, bu
taş bende kalabilir mi?” diye sormaya benzetiyor. Camilo Jose Vergara’nın The
Nation dergisinin 259. sayısında çıkan “American Graffiti” adlı makalesinden
bir alıntı bu yaklaşıma zemin sağlıyor: “Graffitiler, hayırsever kurumların
maddi desteği ile yayınlanan ve barış gibi ulvi bir amaca hitap etmek üzere
profesyonel tasarımcılar tarafından tasarlanan billboard grafiklerine göre tam
tersi bir konumda yer alırlar ve yerine göre etkileri billboard’larınkinden çok
daha fazla olabilir.”
Banksy’nin düzenli olarak format değiştirmesi bu bağlamda
önem kazanıyor. Nitekim, başta graffiti yaparken daha sonra icra etmeye
başladığı yerleştirmeler ve doğrudan eylemlerin (Paris Hilton CD’sinin müzik
dükkanı raflarından toplanması, CD kapağının ve CD’nin kendisinin bilgisayar
ortamında değişikliğe uğratılması ve tekrar paketlenerek raflara geri
yerleştirilmesi gibi) daha çok ses getirmeye başladığını görüyoruz. Diğer bazı
eylemlerinden örnek vermek gerekirse: Brooklyn Müzesi’ne astığı, elinde sprey
boya ile “savaşa hayır” duvar yazısı önünde duran, kolonyal döneme ait bir
asker portresi; New York Modern Sanatlar Müzesi’ne (MoMA) yerleştirdiği,
üzerinde Tesco etiketi bulunan kremalı domates çorbası konservesinin Warhol
tarzı baskısı; Metropoliten Sanat Müzesi’ne koyduğu gaz maskesi takmış bir
kadının küçük altın çerçeveli portresi; Doğal Tarih Müzesi’nde duvara astığı ve
içerisinde jet uçağı kanatları, füzeler, uydu anteni ile donatılmış bir böcek
bulunan cam muhafaza; Tate Gallery’e astığı ve “Crimewatch UK has ruined the countryside
for all of us” (Suç izleme sistemi Crimewatch İngiliz kırsalını hepimiz için
mahvetti) adlı geleneksel bir manzara görüntüsü ve polis şeridini gösteren
yağlı boya bir tablo akla gelen bazıları (Bu arada, Metropoliten’daki
görevliler 13 Mart’ta asılan eseri “dakikalar içerisinde” keşfederken,
Brooklyn’dekilerin istenmeyen sanat eserlerini fark edip kaldırmaları 16 Mart’ı
ve Modern Sanat Müzesi’ndekilerin ise 17 Mart’ı bulmuş).
Banksy’nin web sitesine baktığımızda ise sitenin bir eylem
olarak değil, daha çok bir arşiv olarak düşünüldüğünü ve tasarlandığını
görüyoruz. Bu yüzden kendisinin interneti yeterince verimli kullandığı
söylenemez, bunun nedeni Banksy’nin dış mekanlara olan merakı, internetin de
insanları iç mekanlarda kapalı kalmaya yönlendirdiği olabilir. Banksy internet
ortamını kullanmak konusunda çok motive olmasa da kendisine ait birçok görüşün
bu ortamda yer aldığını görüyoruz. Bu alıntıların bazılarını ardı ardına
sıralamak Banksy’nin düşünce biçimi hakkında bize ipucu veriyor:
“Bir Batı demokrasisi içinde anonim olarak ortaya çıkıp,
barış ve özgürlük gibi hiç kimsenin inanmadığı şeyler için sisteme kafa
tutabilecek kadar yürekli olabildiğimi hissetmeyi seviyorum...”
“Fare yarışını kazanabilirsin ama hala bir faresindir...”
“Anneler çocukları için herşeyi yapabilirler, kendileri olma
şansını tanımanın dışında...”
“Bayrak sallamaktan hoşlananlar bayrağı hak etmezler...”
“Şehirlerimizi yöneten insanlar grafittiden birşey
anlamıyorlar, çünkü onlara göre kar amacı gütmeyen hiçbir şeyin var olma hakkı
yok. Ama eğer yalnızca paraya değer veriyorsanız fikirlerinizin hiçbir değeri
yoktur.”
“Dünyanın en büyük suçları kurallara uymayan insanlar
tarafından değil, bizzat kurallara uyanlar tarafından işleniyor. Tepelerine
bomba atarak köyleri katledenler hep kurallara uyan insanlar.”
“İdam cezasına inananları vurmak lazım.”
Polislerin ve güvenlik görevlilerinin siperlikli başlıklar
kullanmasının bir nedeni de Banksy’ye göre kaşları gizlemek ve böylece daha
otoriter görünmek. Ama bu sayede iki metreden daha yukarısını görmekte güçlük
çekiyorlar. “Köprülere ve çatılara resim yapmak bu yüzden kolay” diyor Banksy.
Artan popülaritesi nedeniyle bazı sokak sanatçılarının
eleştirilerine maruz kalan Banksy’nin derin bir entelektüel birikime, çok
yüksek bir zekaya ve engin bir sokak kültürüne sahip olduğu aşikar. Bütün
bunlar, yapılan işlerin bir ekibin ürünü olduğu düşüncesini güçlendiriyor. Bir
“reklamcı” gibi çalışılıyor. Bu ekip muhtemelen reklam/medya sektörü
çalışanları ya da bu alanda eğitim almış kişiler. Banksy ekibin lideri, kreatif
direktörü belki de.
Banksy’nin işlerinin kalıcı olmadığını biliyoruz. Savaştığı
reklam ürünlerinin de kalıcı olmamasına bir gönderme oluşturuyor bu durum. Buna
karşın, yapılan eylemlerin video kayıtlarının yapılması, tüm işlerin
fotoğraflarının çekilmesi ve arşiv oluşturulması dikkat çekiyor. Acaba bu bir
kalıcı olma çabası mı? Yoksa mücadelesini başkalarına örnek teşkil etmesi üzere
kayda geçirme faaliyeti mi? İşlerinin kısa sürede imha edilmesine, silinmesine,
kaldırılmasına karşı insani bir karşılık mı?
Nike’ın büyük para teklif ettiği kampanya teklifini geri
çeviren ve ünlü olmayı reddettikçe ününe ister istemez ün katan Banksy
kimliğini acaba hala saklamak istiyor mu? Bu bir graffitici geleneği, bir
zorunluluk. Bu saklanma bir yandan Banksy’nin varlığını anlaşılmasını
güçleştirerek gizemli kılarken, diğer yandan da onu bir korkak gibi
gösterebiliyor. Bugünkü şöhreti ve bu derece korkusuz nitelikteki eser
külliyatıyla kimliğini gizliyor olması olgusu bir bakıma çelişiyor. Acaba
ortaya çıkarsa artık anarşist ya da aktivist değil, daha iyi huylu başka
birşeye mi dönüşür? Örneğin bir çağdaş sanatçıya? Umarız Banksy’nin kimliği hep
saklı, varlığı hep gayrı meşru, bereketli meçhullüğü baki kalır ve aktarmaya
çalıştığı mesajlar anlamını yitirmez. n Orhan Cem Çetin, Bilgi Üniversitesi,
Murat Germen, Sabancı Üniversitesi.

Kaynaklar:
Banksy, Wall and Piece, Random House, İngiltere
(27 Aralık 2005),
http://a.parsons.edu/~geek_graffiti/?page_id=10
http://jazzndre.blogspot.com/2006/05/banksy-quotes.html
www.acikradyo.com
www.istisnai.net/005/ozlem.asp
www.banksy.co.uk/
sozluk.sourtimes.org/