Sofra
Kurmak Arzu Doyurmak
Cooper-Hewitt Ulusal Tasarım Müzesi’ndeki bir sergi
vesilesiyle çatal-bıçak-kaşık ve akrabalarının ayrıntılı bir tarihçesini yazmak
ve tasarımsal serüvenini izlemek mümkün oluyor.

Şermin Alyanak n Sofralarımızda çok doğal olarak kabul
ettiğimiz “çatal-bıçak-kaşık” üçlüsü, kullandığımız birçok alet gibi el ve
parmaklarımızın bir uzantısı. Bu üçlüden her birinin gelişimi moda ve toplum,
yemek alışkanlıkları, malzeme ve teknoloji ile çok yakından ilintili. Bu
üçlünün tasarımı biçim işlevi izler görüşünün kanıtı olarak yola çıkmışken,
zaman içinde kullanım işlevinin ötesine de geçerek zaman zaman statü sembolü
olmuş, hatta biçim duyguları izler’in güzel örneklerini vermiştir. Bu aletlerin
evrimi her zaman teknolojinin gelişimi ile de yakın bir ilişki içinde olmuştur.

New Mexico Eyaleti Ceza İnfaz Müdürlüğü için çatal-bıçak
takımı, tasarım: Armand G. Winfield, ABD, 1960 dolayları; plastik (Armand G.
Winfield armağanı, 1993).

Seyahat için çatal-bıçak takımı ve mahfazası, Kuzey
İtalya, erken 17. yüzyıl; çelik, sedef, yaldızlı deri, pamuklu dokuma (Robert
L. Metzenberg Koleksiyonu, Eleanor L. Metzenberg armağanı, 1985; Fotoğraf: Matt
Flynn).

Çatal ve bıçak, Güney Almanya, geç 17. veya erken 18.
yüzyıl; fildişi, çelik, gümüş (Robert L. Metzenberg Koleksiyonu, Eleanor L.
Metzenberg armağanı, 1985; Fotoğraf: Matt Flynn).
Dünya nüfusunun büyük bir kısmı yemeğini elle veya çubuk
kullanarak yerken, Batı kültürünü veya Batı sofra adabını benimsemiş olan
topluluklar bu üçlüyü ve çeşitlemelerini beslenme aleti olarak kullanmakta.
Günümüzde kullanılan birçok alet gibi çatal-bıçak-kaşık üçlüsünün tarih boyunca
gelişimi tasarım tarihi bağlamında izlenmek istediğinde, yemek yeme
alışkanlıklarına veya ona bağlı “adab-ı muaşeret” kurallarına uygarlık olarak
yaklaşmak yerine, farklı kültürler olarak yaklaşılması gerekir. 20. yüzyılın
son çeyreğinde baskın bir kültür olarak yayılan “fast food” gibi tıkıştırmak
veya bazı davetlerin ikramı olan “finger food” atıştırmaları veya kürdanla
zıpkınlanmaya uğraşılan tek lokmalar, çatal-bıçak-kaşık üçlüsünü gereksiz
kıldığına göre acaba uygarlığımızda bir geri dönüş mü yaşanmakta?
Tarih boyunca bazı kültürlerde tanrının bahşettiği yemeğe
bir aletle girişmenin günah olduğu veya özellikle çatalın şeytanın aleti olduğu
için yasaklanması gibi düşünceler de var. Dünya nüfusunun bir bölümünün
kullandığı ve beşbin yıllık geçmişi olduğu iddia edilen iki çubukla yemek yemek
birçoğumuza nasıl solak geliyorsa, onlara da Batı dünyasının aletlerini
kullanmak, ters geliyor. Birçoğumuz da parmaklarımızı veya avucumuzu kullanarak
yemek yemeyi üstümüze başımıza dökmeden edepli bir şekilde beceremeyeceğimiz
gibi, yapanları da hafif bir tiksintiyle izliyoruz.
Bu üçlünün en eskisi olan kaşık insanın ilk keşifleri
arasında. Tarih öncesi dönemlerde deniz kabuğu benzeri çukur bir nesnenin sıvı
besinlerde kullanıldığı biliniyor, benzer bir biçimi yontmak da diğer bir çözüm
şekli. Türkçe kaşık (kaşuk) sözcüğü kaşımak (yontmak) kökeninden geldiği gibi,
İngiliz dilinde spoon sözcüğünün kökeni olan spon da yontu veya talaş anlamına
geliyor. Tüm kültürlerde kullanılan en eski biçimi de, tahtadan yontulmuş
kaşıklar da günümüze kadar uzanmakta. Antik Roma’da deniz kabuklu ürünleri
yemek için kullanılan cochleare veya yemeği kepçe ile almak için kullanılan
ligula, biçim olarak günümüzde kullandığımız aletlere benziyor. Demir ve bronz
gibi madenlerin ve alaşımların, daha sonraları da kıymetli madenlerin işlenmesi
ile kaşıklar günlük kullanım biçimlerinin ötesinde çeşitlilik gösteriyor ve zenginliğin
göstergesi oluyor. Hz. Musa’nın Bezalel’e tapınak için altın kapkacak ve kaşık
ısmarlaması da, kökeni olan Eski Mısır’da bu zanaatın olduğunun bir göstergesi;
tek farkı Mısır kaşıklarının bazen kapaklı olması veya biçimlerinin yemeği ağza
götürmede bazı kullanım zorlukları yaratması. Yuvarlak olan ilk kaşıklar,
kıvamlı sıvı besinlerin ağzımıza daha kolay dökülmesini sağlamak ve sofrada
ayıp sayılan höpürdetmeyi önlemek için daha sonraları bugünkü oval biçimini
alır.
Bıçak da erken dönemlerde, birşeyleri doğrama, kesme veya
ateşte pişmekte olan eti parçalayarak doğrudan ağzımıza götürmeye yardımcı olan
bir alet. Türkçe’de kökeni, “biçmek” sözcüğünden geliyor. Avlanmak ve yemek
gibi farklı işlevler için kullanılan bu aletin ilk örnekleri, taştan yontularak
yapılanlar. En erken örnekleri sivri (saplamak) ve keskin ağızlı. Daha
sonraları bu alet de, farklı madenler ve özellikle sap kısmında farklı
malzemelerin kullanıldığı örneklerle günümüze kadar gelirken, birçok topluluğun
yemek yeme alışkınlıkları içinde, yemeğin ağza götürülmesi için kullanılan
çatalın işlevini de görecektir. Kişiye özel bir alet olarak herkesin yanında
taşıdığı bıçak, kullanan kişiyle ilgili statü, zevk ve zenginliği ile ilgili
mesajlar da taşır. Zaman içinde iki bıçak kullanarak yemek yeme biçimi
yaygınlaşacak ve 19. yüzyıla kadar da devam edecektir. Bıçak ucunun sivri veya
yuvarlatılmış olması da onun kullanımı hakkında bilgi vermekte, geniş bıçak
yüzeyi taneli yemeklerin ağza götürülmesine yaradığı gibi, sofrada bıçağın
ucuyla diş karıştırmanın yakışık almadığının da bir göstergesi; bu yasağın da
Fransız Sarayı’nda Kardinal Richelieu tarafından konulduğu söyleniyor.
Çatalın sofrada kabul görmesi ise çok daha geç tarihlerde
oluyor. Önceleri mutfakta veya sofrada servis aracı olarak kullanılan iki dişli
aletin sofrada kullanıldığını izlemek için Ortaçağ’ı beklemek gerekiyor. Çatal
sözcüğü de, iki derenin veya yolun kesişmesi anlamına gelen “çat” kökünden
geliyor. Erken dönemlerde çatallı dalların yemeği ateşten almakta kullanıldığı
biliniyor. MS 7. yüzyılda Yakındoğu’da kullanılan çatalın 12. yüzyılda Haçlı
Seferleri ile Avrupa’ya geçtiği izleniyor. Bizans sofralarında ballı şurupların
içinde sunulan meyvelerin yenmesi esnasında ellerin yapış yapış olmasını
önlemek için değişik madenlerden yapılan çatal kullanılıyor. 15. yüzyılda Kuzey
İtalya’da zengin sofralarında yaygınlaşan çatal kullanımı, Catherine de
Medici’nin 1533’te Fransa Kralı 5. Charles ile evlenmesiyle birlikte Avrupa’nın
batısında yayılmaya başlıyor. Uzun süre efemine bir alet olarak küçümsenecek
olan çatalın İngiltere’de yaygın kullanımı için bir yüzyılın geçmesi
beklenecek.

Çatal ve kaşık, Nürnberg, Almanya, 1600-1630 dolayları;
gümüş, altın kaplama (Robert L. Metzenberg Koleksiyonu, Eleanor L. Metzenberg
armağanı, 1985; Fotoğraf: Charles Schiller).

Bir tatlı servis takımının üzüm makası, yapım: C.V.
Gibert,
F. Nicoud, Paris, Fransa, 1885-90 dolayları; gümüş
(Smithsonian Enstitüsü Koleksiyonları Satın Alma Fonu, Dekoratif Sanatlar
Birliği Satın Alma Fonu ve Sarah Cooper-Hewitt Fonu’ndan satın alma, 1996;
Fotoğraf: Charles Schiller).

Makarna servis kaşığı, ABD, 1860 dolayları; gümüş, altın
kaplama (Dekoratif Sanatlar Birliği Fonu ve Dona Guimaeres Fonu’ndan satın
alma, 1995; Fotoğraf: Matt Flynn).

Tatlı çatal ve bıçağı, tasarım: Josef Hoffmann, üretim:
Wiener Werkstätte, Avusturya, 1903; gümüş (Uygulamalı Sanatlar ve Endüstriyel
Tasarım Dostları Genel Bağışı ve Morrill Fonu’ndan satın alma, 2002; Fotoğraf:
Matt Flynn).
Çatalın geçirdiği bir başka evrim olan, iki dişliden üç
dişliye geçilmesi veya dişlerin servis çatalları gibi uzun tutulmayıp
kısaltılması, yemek türlerinin değişmesiyle bağlantılı. Bıçakla ufaltılan
lokmaları sadece saplayıp ağza götürmek yerine, çok taneli yemekleri ağza
taşımak için kullanılıyor. 18. yüzyılda kullanılmaya başlanan dört dişli
çatallar bir yüzyıl sonra standart olarak kabul görecek; çeşitlenen yemekler ve
tatlılar da, diş sayıları veya boyutları değişen özel çatalların tasarlanmasına
neden olacaktır; balık çatal ve bıçağı, istiridye çatalı, pasta çatalı vb.
gibi.
Kısa tarihçesine değindiğim çatal-bıçak-kaşık üçlüsüne sahip
olmak veya Batı kültürünün sofralarında bugünkü anlamda takım olarak
kullanımının yaygınlaşması ancak soylu kişilere, zengin ve zenginleşen orta
sınıfa özgü olarak 19. yüzyılın ortalarına kadar devam edecek ve alt sınıflar
yemeklerini elle yemeğe devam edecekler. Bir üst sınıfın davranışlarını
benimsemek ve bir gereksinme olarak kabul etmek, endüstri devriminin üretim
biçimleriyle çok sayıda üretilebilmelerine de bağlı. Genelde gümüş veya gümüş
kaplama yöntemiyle üretilen bu üçlünün demokratikleşmesi ise ancak 20.
yüzyılda, paslanmaz çelik kullanımının yaygınlaşması ile karşımıza çıkmakta.
Çatal bıçağın Batı dünyasının sofralarında kullanımı,
tasarımı ve üretiminin gelişimini anlatan güzel bir sergi bu günlerde New York,
Cooper Hewitt Ulusal Tasarım Müzesi’nde “Arzuyu Beslemek: Sofra Aletleri ve
Tasarımı 1500-2005” (Feeding Desire: Design and Tools of the Table, 1500-2005)
adıyla yer alıyor. Sergi, 500 yılı kapsayan bir zaman dilimi içinde Batı
dünyasının mutfak ve sofra kültürünü, adetlerinin değişimini sergileyen güzel
ve bazen de ne işe yaradığını kestiremediğiniz örnekleri biraraya toplamış.
Tarihsel bir dizin içinde anlatılmakla birlikte temel bazı başlıklar altında
incelenmiş; “Hareket Halinde Yemek”, “Moda Olan Yiyecekler”, “Özel Aletler”,
“Malzeme ve Üretim”, “Natüralizm”, “Bütünsel Sanat” (Gesamtkunstwerk),
“Sofranın Ergonomisi”, “Sofrada Renk”, “Çocuklar İçin Yassı Ürünler”, “Kutlama
Ürünleri ve Sunum”, “20. Yüzyıl Moderni”.
Cooper Hewitt Tasarım Müzesi’nin zaten zengin olan yassı
ürünler (flatware) ve çatal-bıçak (cutlery) koleksiyonu, 1985’de Robert L.
Metzenberg’in bağışı olan,
16.-19. yüzyıllara ait 250 parçalık koleksiyonla
zenginleşmiş. Tiffany şirketinin arşivinden de yararlanılan sergide yer alan
örneklerden bazıları tek veya takım olarak, bazıları da sofra düzeni içinde
kullanılan seramik, porselen, gümüş kapkacak; cam, kristal bardak ve kadehlerle
birlikte sunulmakta. Önemli şeflerin, yemek yazarları ve tarihçilerinin,
tasarımcıların katılımıyla farklı gösteri, seminer ve çalıştaylar düzenlenmiş.
Bu etkinliklerle, temel bir gereksinme olan yemek yemenin tarih içinde nasıl
bir şölene dönüştürüldüğü ve günümüz sofrasının nasıl şekillendiği, tasarımın
sofra kültürünün önemli bir olgusu olduğu görüşüyle desteklenmiştir.

“Lap Over Edge” çorbalık ve kepçesi, üretim:
Tiffany&Co., ABD, 1881 dolayları; gümüş (Tiffany&Co.’dan ödünç alma;
Fotoğraf: Tiffany&Co. Arşivi).

Boncuklu bıçak ve çatal, Bohemya ve Almanya, 1730-50
dolayları; çelik, cam boncuklar, sicim (Robert L. Metzenberg Koleksiyonu,
Eleanor L. Metzenberg armağanı, 1985; Fotoğraf: Charles Schiller).

“Lap Over Edge” dondurma servis kaşığı, üretim:
Tiffany&Co., ABD, 1881 dolayları; gümüş (Tiffany&Co.’dan ödünç alma;
Fotoğraf: Tiffany&Co. Arşivi).
Serginin düzenlenmesine katkıda bulunanlardan olan, müzenin
17.-18. yüzyıl dekoratif sanatlar küratörü Sarah Coffin ve çağdaş tasarım
küratörü Ellen Lupton, konuk küratör olarak da yemek tarihçisi ve Gastronomia
dergisinin kurucu editörü Dara Goldstein, yıllarını bu konunun araştırılmasına
adamış kişiler. Cooper Hewitt Tasarım Müzesi müdürü olan Paul Warwick Thompson,
“Yemek kültürü sosyal tarihin önemli bir parçasıdır. ‘Feeding Desire’ sergisi de
yemeğin paylaşılmasının aşk ve güç, görev ve onur, bilgi ve zevk olarak nasıl
ifade edildiğini göstermektedir” diyor.
“Feeding Desire” sergisiyle, Cooper Hewitt Tasarım Müzesi’ne
kuruluşundan bu yana ev sahipliği yapan ve 1901’de Uptown Manhattan’da zengin
bir sanayici olan Andrew Carnegie tarafından yaptırılan malikane, sofra
şölenlerine yakışır bir biçimde farklı dönemlerin damak zevkini bir kez daha
vurguluyor. Ziyaretçiler, bir zamanlar malikanenin büyük yemek salonu olarak
hizmet veren mekanda karşılanıyor. Bu yemek odasında, Amerika Birleşik
Devletleri’nin 19. yüzyılın ikinci yarısında garip bir şekilde zenginleşen ve
en şaşaalı dönemi olan Yaldızlı Çağ’na* Avrupa soylularına özenen üst sınıfın
sofralarını yansıtan sekiz kişilik bir masa kurulmuş. Sofranın üzerinde yer
alan kapkacak, çatal-bıçak, kadeh ve servis takımlarının arasında,
Minton&Co.’nun Tiffany için ürettiği kobalt renkli ve yaldızlı yemek
tabakları; Tiffany’nin kendi üretimi olan gümüş takımlar arasında tatlı kaşık
ve çatalları, tereyağı bıçağı, yemek çatal, kaşık ve bıçakları bulunmakta. Bu
dönemin yeni yemek adetleri ile mönülerini tanımlayan buz maşaları, dondurma
kaşıkları, ıstakoz ve istiridye kaşıkları gibi ilginç aletler de sofradaki
yerini almış.

“Asur Başı” motifli servis takımı, üretim: Meriden
Silverplate Company, ABD, 1885-86; gümüş kaplama (Dekoratif Sanatlar Birliği
Satın Alma Fonu’ndan satın alma, 1995; Fotoğraf: Matt Flynn).

“Taç giyme töreni” takdim kaşığı, tasarım: Archibald
Knox, üretim: Liberty&Company, Birmingham, İngiltere, 1901-02; gümüş, mine
(Smithsonian Enstitüsü Koleksiyonları Satın Alma Fonu ve Sarah Cooper-Hewitt
Fonu’ndan David Revere McFadden namına satın alma, 1996; Fotoğraf: Matt Flynn).

“Latin Çiçeği Yaprakları” motifli servis gereçleri,
yapım: Robyn Nichols, ABD, 1991; gümüş (Rosanne Raab Associates armağanı, 1992;
Fotoğraf: Matt Flynn).
Sofranın en gözalıcı parçası, Tiffany firmasının sanat
yöneticisi George Paulding Farnham’ın tasarımı olarak bilinen gümüş sebze
tabağı ve 1881 üretimi olan gümüş süslemeli çorbalık ve kepçesi. Onikilik bir
Mackay gümüş ve altın yaldızlı tuzluk biberlik ve tuz kaşıkları da sergideki
ilgi çekici ürünlerden. Yine Tiffany’nin, New York Central Railroad firmasının
müdürleri tarafından J.P. Morgan’a hediye olarak sunulmak üzere tasarladığı beş
parçalık gümüş tatlı takımında gümüş bonbon kaşıkları ve üzüm makasları yer almakta.
Tiffany tasarımcılarından Edward C. Moore’a ait olduğu bilinen, kabak desenli,
gümüş kaplama çay ve kahve takımı küçük kaşıklarla tamamlanıyor. Gümüş kaplama
dondurma kasesi ve gümüş dondurma kepçesi de dönemin çeşitliliğini anlatan
ürünlerden. Sergi küratörü Sarah Coffin, “O dönemlerde bir takım, 300 ayrı
parçadan oluşabiliyordu” diyerek, dönemin yassı ürünlerine yapılan harcamalara
açıklık getiriyor. Sergiye sayısız ürün veren Tiffany &Co. firmasının arşiv
müdürü Annamarie Sandecki ise o dönemi şöyle anlatıyor: “Bu parçaların aslında
çok dokunaklı bir tarafı var. Biz çok genç bir ülkeydik, miras kalan bir
zenginlik olmadığı gibi aileden kalan gümüşler de yoktu. Gümüş takımlar satın
almak, kendinizi önemli bir kişi konumuna sokmak için de bir yöntemdi.”

“Pers” motifli dondurma bıçağı, tasarım: Edward C. Moore,
üretim: Tiffany&Co., ABD, 1872-75 dolayları; modelin patenti 1872’de
alındı, kısmi gümüş kaplama (anonim armağan, 1957; Fotoğraf: Matt Flynn).

Çatal-bıçak takımı, yapım: Claude Lalanne, Fransa, 1966;
gümüş (Dekoratif Sanatlar Birliği Satın Alma Fonu’ndan John L. Marion namına
satın alma, 1990; Fotoğraf: Matt Flynn).

Çatal-bıçak takımı, tasarım: Frederick Carder (Walter
Dorwin Teague’nun gözetiminde), üretim: Steuben, ABD, 1934 dolayları; gümüş
kaplama, cam (Genel Satın Alma Fonu’ndan satın alma, 2005; Fotoğraf: Charles
Schiller).

“Plack” model tek kullanımlık piknik seti, tasarım:
Jean-Pierre Vitrac, üretim: Diam Fransa, 1977 dolayları; plastik (polisitren)
(Vitrac Design armağanı, 1989; Fotoğraf: Matt Flynn).
Sofra kuruluşunun düzeni de tarih boyunca değişiklikler
göstermiş, yemek türleri değiştikçe ve mönüler zenginleştikçe sofrada
kullanılan aletler de çeşitlenmiş. Sofranın kuruluşu da zenginliğin ve statünün
bir göstergesi olunca, her yemek için farklı çatal-bıçak ve kabın sofrada yer
alması görkemli bir sofranın koşulu olmuş: Dondurma kaşıkları, her meyve için
farklı kaşık kullanımı, yumurta kaşığı vb. Hatta çorbanın kıvamına göre, bulyon
veya kremalı olması durumuna göre kaşığın biçimi bile değişmek zorundaymış.
17. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da moda olmaya başlayan
çay, kahve, kakao içme alışkanlığı, bunların hazırlanması ve tüketilmesi ile
ilgili gereçlerin de çeşitlenmesine neden olmuş; demlikler, çay kutuları ve
kaşıkları, süzgeçler, kremalıklar, kelle şekeri kesme makasları veya daha sonra
şeker maşaları. Bu gibi içeceklerin tadına eklenen limon, portakal veya cevz-i
bevva gibi baharatlar için özel olarak tasarlanan çatal ve kaşıklar da
davetlerde kullanılan gereçler arasında sayılabilir. Gösterişli sofra
ürünlerinde tercih edilen malzemenin gümüş ağırlıklı olmasının nedeni de,
gümüşün birçok besinle temasında tadı bozmaması veya diğer madenlerin
oksitlendiklerinde zehirli hale gelmeleri.
Müzenin bir dönem malikanenin kahvaltı salonu olarak
kullanılan mekanında 17. yüzyıla ait, kişiye özel çatal-bıçak-kaşık takımları
yer almakta. 18. yüzyılın başlarına kadar insanların kendi özel gereçlerini
yanlarında taşımaları yaygınmış; bu nedenle de bu ilginç takımlar kendi kutu veya
zarfları ile birlikte tasarlanıp üretilmişler. Zengin oymalı mercan veya
fildişi sapları ile o dönemin oyma işçiliğinin gözalıcı örnekleri, adeta kuyum
işçiliği ile küçük heykel sanatının birleştiği örnekler, aynı zamanda sap ve uç
kısmı arasındaki dengenin mükemmelliği ile de dikkat çekiyor. Hareket halindeki
kullanıcılara yönelik bu gibi gereçlerin bazıları günümüz tasarımlarının da
ilginç örnekleri ve aralarında Jean-Pierre Vitrac’ın tasarımı olan plastik
piknik seti veya Raymond Loewy’nin Air France için tasarlamış olduğu uçak yemek
servisi takımı da bulunuyor. En ilginç örnekler arasında yer alan plastik
çatal-bıçak takımı da, A.G. Winfield’ın New Mexico ıslahhanelerinde kullanılmak
üzere geliştirdiği tasarım.
Sofra kurulduğunda çatalla bıçağın tabağın yanına konulma
adedine ancak 18. yüzyılda rastlanıyor, o da zengin ev sahiplerinin veya han
lokantalarının sofralarında. Bir ilginç değişiklik de, aynı yüzyılda zengin ev
planlarında ayrı yemek odalarıyla mobilyasının devreye girmesi; o tarihe kadar çokamaçlı
mekanlarda sofraların (masaların) kurulup kaldırıldığını görüyoruz.
Çatal-bıçak-kaşık üçlüsü de yine aynı dönemde, çok sayıda ve takım anlayışı
içinde üretilmeye başlanıyor.
Müzenin ana galerisinde büyük bir yuvarlak masada, tarihi
bir sıra içinde, her biri belirli bir dönemin üslubunu yansıtan sekiz takım yer
alıyor. Bu gruplamalar hem özel bir tarihi olayı, kutlamayı hem de teknolojik
gelişmeyi anlatıyor. Sanayi devrimi ile birlikte malzeme ve seri üretim
tekniklerinin değişmesinin tasarıma etkisi de belirgin bir şekilde izlenmekte.
19. yüzyılda gümüş kaplama, pres ve kalıplama yöntemleri,
20. yüzyılda yaygınlaşan bakalit, plastik ve paslanmaz çelik kullanımı da, bu
ürünlerin gerçek anlamda “demokratikleşmesi” olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca,
bakalit ve değişik plastiklerin kullanımı modern sofralarda renk çeşitlenmesine
de katkıda bulunmuş.
20. yüzyılın başında Gesamtkunstwerk sanat ve tasarım
anlayışının en belirgin örnekleri arasında Josef Hoffman, Peter Behrens, Josef
Maria Olbrich, Archibald Knox, George W. Maher’in tasarımları bulunuyor. 20.
yüzyıl modern akımının temsilcileri arasında Georg Jensen, Arne Jacobsen,
Russel Wright, Gio Ponti gibi ustaların tasarımları yer almakta. 1980’lerden
sonra, engelli kişilerin ellerini kullanırken karşılaştıkları sınırlamaları
ortadan kaldırmak amacıyla tasarlanan örnekler de var; İsveçli “Ergonomi Group”
tasarımcılarının ürünleri gibi. Aynı yıllarda, postmodern akımla işlevsellikten
tekrar sanatsal yoruma dönüş için en ilginç örneklerden biri de, Çek tasarımcı
Borek Sipek’in çatal-bıçak takımı. Sergide çocuklar da unutulmamış; “ağzında
gümüş kaşıkla doğan çocuklara” hediye edilen gümüş mama kaşıkları veya onlara
kendi başlarına yemek yemeyi öğretirken kullanılan renkli mama takımları da
arşivin bir parçası.
Bütün bu ürünlere ek olarak, arzuyu besleyen ürünlerin
tarihsel gelişimini anlatan resim, gravür ve diğer görsel kaynaklarla ilgili
bir saydam gösterisi, sanatçı Maureen Connor’ın “Zevk” (Taste) başlıklı
multimedya enstalasyonu ve Maarten Baptist, Sam Baron, Sandra Bautista gibi
sanatçıların geleneksel sofranın ikonografisini yeniden yorumlayan yapıtları
sergiyi tamamlamakta.

Kılıflarıyla bıçaklar, Hollanda, 1618; gümüş, altın
kaplama, çelik, ipek kadife, ince tel (Annesi Adeline Emma Greenleaf’in anısına
Richard Cranch Greenleaf’in bağışı, 1962; Fotoğraf: Matt Flynn).

Balık bıçağı, çatal ve bıçak, gravür L’art de donner a
diner’den alınmıştır, tasarım: Emile Marco de Saint-Hilaire, yayıncı: Chez
Urbain Canel, Paris, Fransa, 1828 (Mary Stuart Kitap Fonu’ndan satın alma,
1956, Smithsonian Enstitüsü Kütüphaneleri, 1828; Fotoğraf: Matt Flynn).

İki bıçak sapı tasarımı, tasarım: Jan Theodor de Bry,
Almanya, 1618-27; çizgili, grimsi kağıt üzerine gravür (Mrs. Edward C. Post
armağanı, 1995; Fotoğraf: Matt Flynn).

İki bıçak, tasarım eskizi: Aegidius Sadeler, Hollanda,
1640 dolayları; çizgili, grimsi kağıt üzerine gravür (Dr. William H. Schab
armağanı, 1944; Fotoğraf: Matt Flynn).
Çatal-bıçak-kaşık üçlüsünün kısa tarihçesi ve “Feeding
Desire” sergisinin tanıtımı için, konuk küratör Dara Goldstein’ın sergiye
ilişkin yazısından alıntı yapacağım: “Bir süre önce şık bir resepsiyona
katıldım. Bir tabak, peçete ve çatal edindikten sonra büfe kuyruğuna girdim,
beklentim 19. yüzyılda déjeuners à la fourchette adıyla moda olmaya başlayan,
çatala gelen küçük lokmalar halinde hazırlanmış yemek türüydü. Geç bir kahvaltı
olmayıp bir akşam yemeği olduğuna ve de tek bir gereç verildiğine göre
fourchette’imin yeterli olacağını zannediyordum. Ama kuyruğun sonunda, içinin
pembesiyle mükemmel pişirilmiş bir rozbifle karşılaştım. Bu tür bir yemeğin tek
bir çatalla üstesinden gelinebileceğinin mümkün olmadığını bilmeme rağmen
dayanamadım. Bir yer buldum, kibarca masa komşularıma kendimi tanıttım ve koca
bir dilimi elime aldım. Üç parmağımla kibarca tuttuğum bir parçayı ısırarak
çiğnemeye başladım. Çok tatmin ediciydi.
Oldukça ironik bir durum olduğunu itiraf etmem gerekir; son
yıllarda saplantılı bir şekilde sofra adabı ve yemeği ağzımıza nasıl
götürdüğümüzle ilgili araştırma yaptığım düşünülürse… Amerikan Yaldızlı
Çağı’nın yeni zenginlerine yazık! Paraları olmasına karşın hala ‘klas olma’ ile
ilgili bir çabaları vardı, kurdukları abartılı sofralar en az gelirleri kadar
bu konudaki endişelerini de açığa çıkarıyordu. Çokbilmiş ilanlarıyla gümüş
üreticileri bu çılgın, uçuk tüketimi yüreklendiriyor ve sınırlı kullanımı olan
gereçler için gereksinme yaratıyorlardı. Şimdilerde sofralarımızdan kaybolmuş
olan ve bir zamanlar varlığı saygınlık simgesi olarak kabul edilen Saratoga
patates cipsi servisi, özel kızartma tavuk maşaları, aspik dilimleyicisi,
dondurma baltacıkları, salatalık servisleri, istiridye kepçecikleri, sardalye
kürekleri, kaplumbağa çorbası kaşıkları, turşu çatalları, bonbon kaşıkları ve
toddy (alkollü sıcak içki) kepçeleri gibi. Parça sayıları o kadar aşırıya kaçtı
ki, 1925’te ticaret bakanı olan Herbert Hoover, kendisini buna müdahale etmeye
zorunlu hissetti. Bir Amerikan gümüş takımının 55 parçayı geçemeyeceğini
emretti. Birkaç yıl sonra da dönemin adab-ı muaşeret öğreticisi olan Emily
Post, hangi yemekte hangi çatalın kullanılacağının dünyayı sarsacak bir önem
taşımadığını duyurdu (...)”. n Prof.Dr. Şermin Alyanak, Marmara Üniversitesi
Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü.
* Gilded Age, Yaldızlı Çağ yerine “altın kaplamalı çağ” diye
çevrilebilir. Bu terimi ilk kez Mark Twain, 1873’de yazmış olduğu kısa
hikayesinin başlığı olarak kullanmış. Bu aslında dönemin politika ve
ekonomisinde dönen dolapları, yeni zenginleri ve onların tüketim çılgınlıkları
için eleştirel bir yaklaşım.
Kaynaklar:
Goldstein, D., “Feeding Desire”, Gastronomia, Güz 2006,
cilt: 6, sayı: 2.
Griffins, T., “Cutlery Design, Setting its Place in
History”, http:/tim.griffins.ca/writings.
Coffin, S.D.; Lupton, E.; Goldstein, D.; Bloemink, B.;
von Drachenfels, S., Glanville, P., Goldsborough, J.; Young,
C.C., Feeding Desire; Design and Tools of the Table, 1500-2005, Smithsonian,
Cooper-Hewitt National Design Museum, Washington DC, 2006.
7000 Jahre Handwerk und Technik, Manfred Pawlak
Verlagsgesellschaft mbH, Herrsching.
Petroski, H., The Evolution of Useful Things, Vintage Books,
New York, 1992.
www.antiquesandthearts.com.
Pretzer, S.W., “Cutlery-Background”, www.madehow.com/forum.
http:/ndm.si.edu.
“What does your Flatware say about you?” http:/home.hamptonroads.com.