Dünya-Tarihinin Sınırında Tarih
Ranajit Guha
Çeviren: Erkal Ünal,
Metis Yayınları, İstanbul, Aralık 2006, 142 s.

Volkan Atmaca n Ranajit Guha, 1980’li yılların başından
itibaren Batı tarihyazımı eleştirisinde kayda değer bir yer tutan ve gerek
akademi çevrelerinde gerekse kendi üyeleri arasında bir hayli tartışılarak,
hakkında neredeyse ayrı bir literatür oluşturacak kadar çok makale yazılan
mâduniyet okulunun (subaltern school) önemli bir temsilcisi. Hindistan’daki
sömürgeci ve milliyetçi tarihyazımının eleştirisinden hareketle bir grup Hintli
entelektüel tarafından 1982 yılında kurulan okul, Gramsci’den devraldığı
“mâdun” kavramından yola çıkarak, sömürgeci seçkinler tarafından
mülksüzleştirilmiş, tarihin sahnesinden dışlanarak öznellikleri yok sayılmış
ezilen sınıfların kendi tarihlerine yeniden sahip çıkabilecekleri yeni bir
tarih anlayışının yöntembilimsel arayışına girmiştir. Yirmi yıllık bir uğraşın
ardından yazılan bu kitap, Batı’nın ilerlemeci ve Avrupamerkezci tarih
anlayışıyla hesaplaşmak ve “tarihi yeniden kendinin kılmanın” imkanına dair
felsefi bir sorgulama yapmak üzere atılmış bir “ilk adım” niteliği
taşımaktadır.
Guha sömürgeciliğin, Hindistan ve Raj örneğinde olduğu
üzere, işgal ettiği topraklarda hakimiyet kurmaktaki başarısının askeri güçten
ziyade uygarlık miti altında inşa ettiği akılcı bir bilgi rejimine dayandığını
ve bu rejimin üzerinde yükseldiği felsefi temeller yerinden sökülmeksizin,
insanın dünyadaki varoluşunun tarihselliğini örselemeyecek, karşılıklı tanınma
esasına dayalı, nihai olmayan, çoğulcu ve melez bir tarih yazımının mümkün
olamayacağını savunuyor. Bu noktada Hegel ve onun Aydınlanma’dan devraldığı
Dünya-Tarihi (Weltgeschichte) terimini gündeme getirerek, emperyalizm döneminin
hegemonik dilinin felsefi kurucusu olarak gördüğü Hegel’in tarih felsefesinin
kapsamlı bir eleştirisine soyunuyor.
15. yüzyılda başlayan sömürgecilik hareketiyle birlikte
kültür, dil, inanç ve yönetim biçimleri bakımından tümüyle farklı insan
topluluklarıyla karşılaşma süreci Avrupa’da epistemik bir sıçramanın
tetikleyicisi olurken, merkezden uzakta keşfedilen her coğrafyanın tarihte
uygarlığa giden yolda varılan birer uğrağa karşılık geldiği yeni bir
karşılaştırma mathesisi ortaya çıkmıştır. Avrupalı sömürgecinin, evinden ne
kadar uzaklaşırsa tarihin sınırına o kadar yaklaştığına duyduğu inanç,
uygarlığın beşiği olarak Avrupa’nın yeniden inşasının zeminini hazırlamıştır.
Tarih öncesi denen zamanın nerede başladığını belirleyen sınırın, Avrupa’nın
kendini yeniden keşfetme sürecinde beliren coğrafi sınırla örtüştüğünü dile
getiren Guha, bu söylemin en rasyonel ifadesini Hegel’in ilerlemeci ve devletçi
tarih anlayışında bulduğunu ileri sürüyor.
Hegel, tarihi, kendi hakikatini kavrayıp gerçekleştirmek
yani özgürleşmek isteyen Tin (Geist)’in kendini sürekli aşmasıyla (aufheben)
ileriye doğru akan zamansal uğraklar bütünü olarak görürken, devleti bu sürecin
fiilileşme zemini olarak kabul etmiştir. Özgürlüğün gerçeklikte olumlandığı yer
olması bakımından, devlet bir ulusun dünya tarihinin sınırları içinde olup
olmadığının göstergesi haline gelmiştir: “Devlet yoksa tarih de yok!” Guha’nın
“dünya tarihinin tinselleşmesi” olarak tanımladığı bu tarihyazımı, Batılı
sömürgeci devletlerin hakimiyetini perçinleyen ve adına “modernleşme” denilen
kültürel hegemonyanın altyapısını oluşturmuş; tarihsiz topraklarda uygar
insanlarla eşit haklara sahip olmak için yeterli olgunluğa henüz erişmemiş
barbarlara, doğanın boyunduruğu altında çocukluk safhasına takılıp kalmış ilkel
topluluklara karşı hukuk dışı tavrın önünü açmış ve Avrupalı devletlerin
“oradaki” varlığını meşrulaştırma işlevi görmüştür. Guha Batılı liberal
düşüncenin, Hegel’in devletçi tarihinin demokrasi açısından taşıdığı tehditlere
mesafeyle yaklaşırken, tarihsizleştirici yönünün trajik sonuçları hakkında
sessiz kalmasını ikiyüzlülüğüne bağlamaktadır. Tarihin dışında olmanın hukukun
dışında tutulmayı beraberinde getirdiği bir savaş alanı, liberal düşüncenin
çoktandır sırtını dayadığı bir arkalandır.
Guha’nın sunduğu eleştirel yaklaşımın klasik ilerlemeci ve
Avrupamerkezci tarihyazımı eleştirisinin yetkin bir tekrarından öteye
gidemediği pekala söylenebilir. Ancak, kitabın asıl üzerinde durulması gereken
kısmı, tarihi yeniden kendinin kılmanın imkanını sorgularken bir tasavvur
olarak vardığı yol ayrımıdır. Guha, meselenin basitçe tarihin kim tarafından
yazılacağı ya da hikayeye nereden başlanacağına kimin karar vereceği sorusu
olmadığını belirtirken, bilakis bu kimlik saplantısının, anlatıcı-özne olma
arzusunun Batılı tarihyazımının yapısından kaynaklandığını savunuyor.
Geleneksel Hint anlatı sanatı “itihasa”ya başvurarak, ne ayrıcalıklı konumdaki
bir anlatıcıya ne de her defasında birilerini tarihöncesine iten başlangıçlara
ihtiyaç duyan başka bir tarihyazımının mümkün olabileceğine dair belli belirsiz
ama umut vaat eden bir ufka baktığını söylüyor.
Guha, “Deneyim, Hayret ve Tarihselliğin Pathosu” başlıklı
bölümde bahsettiği “itihasa” geleneğini, tekrar tekrar anlatılıp “kuşaktan
kuşağa miras bırakılan bir masal ambarı” olarak tanımlıyor. Tekrarın, her daim
yeniden anlatmanın esas olduğu; anlatıcıya sadece, daha önce anlatılmış olanı
şimdiye taşıma görevinin düştüğü; dinleyicilerin anlatımın olağan akışını bozma
endişesi duymaksızın sürekli soru sormak, temsile ilişkin farklı talep ve
önerilerde bulunmak ve hatta yeri geldiğinde konuyu kasıtlı olarak saptırmak
suretiyle anlatıcıyı alışılmış olanda alışılmamışı dillendirmeye sevk ettiği;
böylelikle bir hikayeden sayısız hikayenin türetilebildiği belirsiz, ucu açık
ve “göreceliğe dolayımlanmış” bir tecrübeden bahsediyor. Bunun anlatıcıyı
geçmişi belli bir mesafeden yaklaşarak aktarmaya zorlarken, dinleyiciyi de
“kendi” hikayesini oluşturmakta özgür bıraktığına işaret ediyor. Tarihselliğin
anlatının kıskacından kurtulmasının da ancak geçmişle yaratıcı bir ilişkiye
girilmesine, Tagore’a atıfla, tarihin “insanın gündelik dünya içindeki
varlığının hikayesi”, Hegel’in Estetik’te söylediği ama kendisinin de unuttuğu
“dünya nesri” olduğunun bir kez daha hatırlanmasına bağlı olduğunu ifade
ediyor. n Volkan Atmaca.