Mimarlığın Aktörleri Türkiye
1900-2000

Uğur Tanyeli Garanti Galeri, İstanbul, Haziran 2007, 464 s.
Erhan Berat Fındıklı n Bazı kitaplar vardır, daha başlığını
okurken içeriği ve yöntemi hakkında bir tahmininiz olur; bazıları da vardır ki
başlığı, ima ettiğinin çok ötesinde, yazar, metin ve okuyucu arasında oyunlu
bir sürecin başlama işaretidir. Uğur Tanyeli’nin Garanti Galeri’den çıkan
Mimarlığın Aktörleri, Türkiye 1900-2000 adlı çalışması böyle bir kitap. İlk
bakışta ansiklopedik bir çalışmayla karşı karşıya olduğunuz izlenimi verse de,
daha sonra yanıldığınızı farkettiren bir metin. Çünkü yazarın amacı ne 20.
yüzyılın mimarlarını kült figürler haline getirmek, ne de yeni bir mimarlar
panteonu inşa etmek. Aksine, mevcut mimarlık tarihi anlatılarında inşa edilmiş
panteonu, içindeki putlarla birlikte yerlebir etmek ve etrafa saçılan her bir
parçadan hareketle, tapınağı kent olan, ama bu defa beton yerine insan
sıcaklığı ve çelişkileriyle örülü yeni figürler, karmaşık öyküler anlatmak.
Diğer bir deyişle, mimarlık tarihi yazımını deskriptif, mükerrer ve
klostrofobik bir etkinlik olmaktan çıkararak, entelektüel dozu yüksek, yaratıcı
tartışmalara zemin oluşturabilecek bir alan olarak yeniden kurgulamak ve
sınırlarını genişletmek. Bunun için anlatısına, kanonda yer alan mimarlar kadar
amatör mimarları, edebiyatçıları, sokağı, gündelik yaşamı da dahil ediyor;
mimarlık üretimini, belli bir toplumsal ve tarihsel bağlamda gerçekleştirilen,
çok aktörlü, çok etmenli ve çok katmanlı bir etkinlik olarak tanımlayıp tartışıyor.
Kitabın giriş bölümünde, uluslaşma dönemi
intelligentsiasının, Osmanlı dünyasında İtalyanlar’la zamandaş birey mimarların
olmayışı karşısında yaşadıkları sosyopsişik karmaşa ve bunu aşmak için Rönesans
ve sonrası kavramlarla yeni bir Sinan ve Osmanlı mimarlık tarihi inşa etme
çabaları ele alınıyor. Tanyeli buradaki en büyük sorunu, modern ve premodern
arasındaki epistemik farklılığın ayırdına varamayan mimarlık tarihyazımının
sürekli anakronik ve anatopik yanılgılar üretmesi olarak görüyor ve Sinan’ı bir
birey olarak tahayyül etmek yerine, başmimar adı üstünde yoğunlaşmış bir grup
kişiliği yani bir “kümülatif kişilik” olarak görmeyi öneriyor. Osmanlı’da
bireyin tarihsel olarak ortaya çıkışını farklı yüzyıllardan örneklerle
zenginleştirerek tartışan yazar, Üsküplü mutasavvıf Asiye Hatun’dan, Başkadın
Hatice Ruhşan’a aşk mektupları yazan
I. Abdülhamit’e, Yanko İoannidis’ten Kemalettin Bey’e
varıncaya dek pek çok tarihi figüre karnavalvari bir geçit töreni yaptırıyor.
Bununla sorunsallaştırdığı konuların bir kısmına cevap bulurken, cevap bekleyen
yeni sorular üreterek diğer bölüme geçiyor.
Bu historiyoğrafik tartışmadan sonra Tanyeli, mimarlığın
aktörlerini, memurlar, profesyoneller, amatörler, hocalar, öğrenciler,
kadınlar, ötekiler, yabancılar altbaşlıklarıyla ele alıyor; bu altbaşlıklara
mimarlığın yeni star üretme biçimleriyle sokaktaki aktörleri ekleyip, son
bölümde de yeni bir mimar birey inşa etmenin imkanları üzerinde duruyor.
Yazarın temel problematiklerinden biri, sürekli devlet
merkezli anlatılan modernleşme tarihine yeni bir alternatif sunabilmek. Bu
yüzden, ezici bir aktör olan devletin gölgesinde kalmış mimarların özel
hayatlarını irdeleyerek farklı bir damar yakalamayı, değişik bir okuma
gerçekleştirmeyi deniyor. Fakat burada paradoksal bir şekilde karşımıza çıkan,
mimarların büyük bir çoğunluğunun ancak devletle temasa geçtikleri sürece
varolabildikleri ve ondan koptukları an neredeyse iz bırakmadan yok oldukları
gerçeği. Devletin ve memur mimarların, mesleki ve şahsi belgeleri muhafaza
etmeye çok istekli görünmediği bir ülkede, bu aktörlerin hayatları ve mimarlık
üretimleri üzerinde derinleşmekte ciddi güçlüklerle karşılaşılıyor.
Ulaşılabilen kaynaklar ise bu mimarların önemli bir kısmının hayatlarının
trajik şekillerde sonlandığını gösteriyor.
Mesela, Tanyeli’nin deyimiyle “Türkiye’de inşa edilmiş ve
modernist yönelimin en tereddütsüz tasarımlarından” olan Sergievi’nin mimarı
Şevki Balmumcu, bu yapı Opera binasına dönüştürüldükten sonra bir daha
Ankara’ya gitmez. Evlenmemiştir ve kimsesizdir. On yıllarca süren işsizliğine
rağmen Beyoğlu’nda elinde proje rulosuyla gezerken görülür. Kalacak yeri
yoktur. Maruf Önal ona bürosunda bir oda verir, barınma sorununu çözer. 1982
yılında, yalnız yaşadığı dünyaya gözlerini kapadığında, Edirnekapı’daki
cenazesine sadece altı kişi gelecektir.
Orhan Arda gibi kariyeri büyük bir başarıyla başlayıp
bitenlerin öyküsü de ayrı bir trajedi güzergahını oluşturmakta. İlk tasarımında
Emin Onat’la birlikte Anıtkabir proje yarışmasını kazanan mimar, yüklendiği
sorumluluk altında ezilir. Emin Onat, “Biz mesleğimizin doruğu olan bir sonuç
aldık, artık başka hiçbir mimari iş üstlenmemeliyiz” diyerek onu ikna ederken,
yeni projeler üretmeye devam eder ve Atatürk kültünden kendi payına düşenlerle
minör bir kült yaratmayı başarır. Ama Arda için durum farklıdır. Adeta paralize
olmuştur. Anıtkabir mimarını köşe başında alelade bir apartman inşa ederken
düşleyemez. Tanyeli’nin deyimiyle “Arda, anıtkabirle özdeşleşen Atatürk’e fazla
yaklaşarak, kendisine o yapıdan başka bir varolma alanı tanımlamayarak, mesleki
yok oluşunu hazırlamıştır.” Adeta ışığa uçarak yanıp yok olmuş bir pervanedir.
Yazarın anlattığı, devlet katında yaşanan başarıların
ardından gelişen trajik öyküler, bir “looser” edebiyatı oluşturmak için değil.
Anlatılarında bir melodram kokusu yok. Hatta tam tersine, ses tonundaki
soğukluk ve mesafe bazı örneklerde yadırgatıcı boyutlara ulaşabiliyor. Yaşanan
bu trajedileri sevinerek mi, üzülerek mi karşıladığı kestirilemiyor. En azından
herkese eşit derecede yakın durmadığı görülüyor.
Sonra ötekiler var. Bilinçli bir amneziyle görünmez kılınmış
figürler. Mesela Levon Güreğyan. Osmanlı’yı 1911’de uluslararası Torino
fuarında temsil eden oryantalist yapıyı tasarlamış, Padova Üniversitesi’nde
hocalık yapan Katolik Ermeni bir mimar. Bir diğeri İstanbul Rum cemaatinin
belki de son mimarı Aristidis Pasadeos. 1947’den 1971’e kadar Heybeliada Ruhban
Okulu’nda estetik ve kilise mimarisi dersleri vermiş, eserlerini Yunanca kaleme
almış bir mimar: İstanbul’daki Bizans Yapılarının Keramik Bezemeleri,
Boğaziçi’nin Kenti Konstantinopolis, Gökçeada Halk Mimarisi, Heybeliada Ruhban
Okulu, Patrikhane, Kilisede Sanat bunlardan bazıları. Meslek hayatına son veren
hadise ise 6-7 Eylül olayları. Ve yıllar sonra 1988’de Patrikhane’nin
restorasyonuyla gündeme gelir Pasadeos. Bu onun, araya giren onca yılın
ardından İstanbul’da bıraktığı son iz olacaktır.
Mimarlık tarihi yazımında yerli gayrimüslim nüfus kadar
unutulmaya terkedilmemiş, Avrupa kökenli mimarlar sözkonusudur. Bunlar, ülkenin
Batılı kimliğinin bir delili olarak zaman zaman kullanım değeri
oluşturduğundan, tamamen gözden çıkarılamamışlardır. Giulio Mongeri bunlardan
biri. İstanbul’da İtalyan asıllı Levanten bir ailenin çocuğu olarak dünyaya
gelen mimar, Milano’da Accademia di Brera’da mimarlık eğitimi görür ve Camillo
Boito’nun öğrencisi olur; Chierichetti ödülü alır. Geç Osmanlı, erken
Cumhuriyet mimarlığının önemli yapılarına imza atar. İstanbul’da Karaköy ve
Maçka Palas, Ankara’da İş ve Ziraat Bankası bunlardan sadece birkaçı. Güzel
Sanatlar Akademisi’nde hocalık yapar, öğrenciler yetiştirir.
Bu ülkedeki kariyeri, ilkin İtalya’nın Trablusgarp’ı işgali,
ardından 2. Dünya Savaşı yüzünden kesintiye uğrar. Bunun üzerine Türkiye’yi
terkederek İtalya’ya yerleşir. “Venedik’te Ölüm”ü bir de o tecrübe edecektir.
Tanyeli bu bölümde bütün bu ötekileştirilmiş figürlere değinerek, geç Osmanlı
ve Cumhuriyet mimarlık tarihi yazımının hatırlama biçimlerini gözden
geçirmekte, ulusalcı parametreleri dolaylı ve doğrudan eleştirmektedir.
Yazar, ötekileştirilmiş bir gruba daha değinir: Kadınlar.
2000’li yıllara varıldığında, mimarlık bölümlerinde okuyan kız öğrenci oranı
%70’lere ulaşan bir ülkede, kadın mimarları konu alan çalışmaların sınırlı
sayıda olması ilginç bir tezattır aslında. Böyle bir akademik üretim ortamında
Tanyeli’nin kadınlar için ayrı bir bölüm ayırması anlamlıdır. Yazara göre,
1980’li yıllara varıncaya kadar mezun olan bu öğrenciler, meslek yaşamlarını
mimar olarak değil, mimarlık diploması almış memurlar olarak sürdürürler. Bunun
temelinde, kadını kamusal alanın “kirletici” etkisinden koruma isteği ve “kadın
eşittir ev” denkleminin yeniden hayat bulması yatar. Türkiye’de mimarlık,
kadını kamusallaştıran bir meslekten çok, koruyan güvenli bir alan olarak
tahayyül edilir. “Kadın mimar onyıllar boyunca sadece bir diploma fotoğrafı ve
künyesi olarak vardır. Piyasada adeta buharlaşırlar. Özellikle akademisyen
kadın bağlamında Türkiye’nin dünya rekoru kırışı bu kez de üniversiter bir
kafesten bakmak zorunda kaldıklarını kanıtlar.” Yazarın Türkiye’de inşa edilen
toplumsal cinsiyet konusundaki gözlemleri yerinde olmakla birlikte, anlatısında
kadınların, mesleki performanslarından ziyade özel hayatları ve aşk
dedikodularıyla belirmeleri düşündürücü. Şemsa Demiren-Calsat ve Selma Emler’in
ciddi başarılara imza attıklarını iddia etmekte bazı güçlükler olabilir, ama
meslek hayatının bir kısmını Amerika’da sürdürmüş Nezahat Sügüder Arıkoğlu’nun
mimarlık üretiminin birkaç cümleyle geçiştiriliyor olması, kadınların bu eserde
ne kadar ciddiye alındıkları sorusunu akla getiriyor. Bu noktada Tanyeli’nin
kadınları görmezden gelmeyerek yaygın tavırdan uzaklaşırken, üretimlerini
yeterince düşünmeye değer bulmayarak hemcinslerine göz kırptığı söylenebilir.
Kitapta öğrenciler de var. Daha doğrusu Behruz Çinici ile
Adnan Kazmaoğlu’nun öğrencilik yılları.
İlki Vefa Lisesi’ndeki hocasının yönlendirmesiyle,
mimarlığın ne olduğunu bile bilmeden İTÜ’ye gelen efendi, terbiyeli, başarılı
bir öğrenci; diğeri ise ODTÜ’de kimya mühendisliği okumaktan vazgeçerek
Akademi’ye girmiş yaratıcı, deli dolu bir entelektüel. Çinici üzerinden,
akademik dünyada süregelen hoca- öğrenci ilişkilerinin patrimonyal kökenlerini
irdeleyen; Kazmaoğlu örneğinde ise sıradışı öğrencilerin eğitim sistemini ve
entelektüel ortamı değiştirme güç ve becerilerini yücelten heyecan verici, umut
dolu bir bölüm “Öğrenciler”.
Tanyeli, düşünce haritasında, naif ve büyük edebiyatçıların
çalışmalarına da yer veriyor. Bu figürlerin ortak yanları, profesyonel ya da
amatör olarak bir şekilde mimarlıkla ilintili olmaları. Burada karşımıza çıkan
en etkileyici figür hiç şüphesiz, modern bir birey oluşunu, entelektüel
ayrıksılığını meslek hayatı ve şiirleri kadar Aşiyan’da kendisi için
tasarladığı evle de ifade eden Tevfik Fikret. Sedad Hakkı Eldem’in bile,
mimarlığının entelektüel bir manifestosu sayılabilecek bir ev inşa etmemiş
olması göz önünde bulundurulduğunda, şairin kendini ifade ediş biçiminin
özgünlüğü daha iyi kavranmış olacaktır. Tanyeli’nin Tevfik Fikret ile ilgili bu
yazısı, şair hakkında şimdiye kadar yapılmış en özgün ve şiirsel yorumlardan
biri.
Kozanoğlu gibi naif mimar-romancılar da var bu haritada.
Kitaplarından birinin başlığı: Bizans’ta Türk Şehzadeleri, Savcı Bey. Kapağına
“Büyük Türk Romanı” diye not düşmeyi de unutmamıştır Kozanoğlu. Bu romanlarda
ilginç olan, mimarların yazarlık hevesi kadar, dildeki arkaizmin, dil
reformundan önce başlamış olduğuna işaret eden verilerin bulunması. Naif
edebiyatçı türüne diğer bir katkı Burhan Arif Ongun’dan gelir.
Le Corbusier’nin yanında çalışan üç Türk’ten ilki olan
Ongun’un edebiyat ve mimarlık macerası oldukça renkli, bir o kadar da hüzünlü
bir seyir izler. Hayatının son döneminde büyük ödüller alacağını umut ederek
birbirinden naif yarı otobiyografik romanlar yazar. Hatta Ay Işığı adlı hikaye
kitabının kapağına “Sait Faik Armağanı ve Nobel ödülüne namzet bir eser” diye
not düşer. Bu ise onun, Kozanoğlu’nun aksine, yazdığı metinlere daha evrensel
değerler atfettiğini gösterir. Bunda Paris yıllarının da katkısı olmalıdır.
Tanyeli kent ve nostalji üretimini tartıştığı bölümde, Orhan Pamuk’un İstanbul
isimli çalışmasında üzerinde durduğu “hüzün” konusunu ele alır. Pamuk’un
anlatısının nostaljiden farkını “yitirenin kendi varoluşunu yitirdiği yerin
içinden tanımlayışı” olarak görür: “İstanbul ne güzeldi, onu mahvettik diyerek
hedefi belirsiz bir suçlama yapılmaz.”
Mesleki megalomani pek çok alanda karşımıza çıkan bir
fenomen, dolayısıyla sadece mimarlara has bir durum değil. Fakat bunlardan
hiçbiri, işi yarı-tanrı olup olmadıklarını tartışmaya vardıracak kadar ileri
götürmüş değil. Bu metaforik soruya verdikleri cevap genellikle “hayır, tabii
ki değiliz” olsa bile, sorunun niteliği kendilerini nerede konumlandırdıklarını
anlamak açısından önemli. Tanyeli, çalışması için “Mimarları kült figürü kılmak,
kutsamak ve tapınma nesnesi haline getirmek için de hazırlanmadı, bir mimarlar
panteonu oluşturma ihtimali bulunan her yazma yaklaşımından uzak duruldu” diye
yazıyor ve önsözden önce Asaf Hâlet Çelebi’nin “İbrahim” adlı şiirini
kullanırken, bu mesleki megalomaniyle hesaplaşmayı hedeflediğinin ipuçlarını
veriyordu. Kitabın sonuna gelindiğinde, bu hesaplaşma isteğinin zaman zaman
alaycı ve acımasızlık sınırına varan bir dille gerçekleştirildiği görülüyor.
Eleştirilerini güçlü argümanlarla temellendiren Tanyeli, tartıştığı mimarları
“en azından önemli bir kısmını” sırtlarını sıvazlayarak aşağılamaktan büyük bir
zevk duyuyor. Bu tavrın, kitabın farklı yerlerinde de ima edildiği gibi,
geçerli bir nedeni var. O da hocaları ve meslektaşları hakkında olumsuz şeyler
söylemekten ısrarla kaçınan bir meslek grubunun varlığı. Tanyeli bu korumacı ve
dayanışmacı tavrın, alanın entelektüel gelişiminin önündeki en büyük
engellerden biri olduğunu düşünüyor.
Sedat Çetintaş’tan Robert Mallet-Stevens’a, Rüknettin
Güney’den Nail Çakırhan’a varıncaya kadar pek çok mimarı ve mimarlık
üretimlerini mercek altına alan Tanyeli, meslektaşlarının soykütüğünü inşa
ederken yeni bir mimar nesli düşlüyor. Satır aralarında yüksek ve altkültür
ayrımına inanmadığını duyumsatan yazar, içinde Nobel ödülü kazanmayı düşlemiş
naif Ongun’la, mimarlıktan vazgeçip yazar olmayı seçerek bu düşü
gerçekleştirmiş Orhan Pamuk’un, Haussmann ile İstanbul sokaklarında koşuşan bir
işportacının, Anıtkabir ile gecekondunun, New York’ta Rockefeller Center ile “paranoidler
cenneti” diye adlandırdığı üst orta sınıf sitelerinin ve daha birçok konunun
farklı bağlamlarda tartışıldığı sıradışı bir kitap kaleme alıyor. Özgün
tespitleri, yaratıcı çözümlemelerinin yanısıra kısırdöngüler, cevaplanmayı
bekleyen sorular, provokatif metinler ve zevkli metinlerarasılıklar üreten
Tanyeli, metropolün karmaşasını kitabına taşıyor. İşte tam da bu yüzden
mimarlığın tarihyazımına, yeni tartışmalara zemin hazırlayacak bir başyapıt
kazandırmış oluyor. Bu çalışmayla, kendini hem bilimadamı, hem erken
aydınlanmış entelektüel, hem de yaratıcı ve avangard sanatçı olarak hisseden
bir meslek grubunun narsisizmi ciddi bir yara alacağa benziyor. n Erhan Berat
Fındıklı, Yıldız Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü öğretim
görevlisi.