Alvar
Aalto Barbican Sanat Galerisi’nde

Alvar Aalto, 1970’ler (Jyväskylä, Alvar Aalto Müzesi’nin
izniyle; © Eva ve Pertti Ingervo).
Şermin Alyanak n Londra’daki Barbican Kültür Merkezi
kuruluşunun 25. yıldönümünü kutlarken, programında ilginç konserler, gösteriler
ve sergiler yer almakta. Bunlardan bir tanesi de modern mimarinin ve tasarımın
büyük ustalarından, Finlandiyalı Alvar Aalto’ya (1898-1976) ayrılmış. Barbican
Sanat Galerisi’nin bütününü kaplayan bu serginin önemi, böylesine kapsamlı bir
retrospektifin ilk kez İngiltere’de açılması. Serginin bir diğer önemli
özelliği de, tasarımının ve küratörlüğünün çağdaş Japon mimarlarından Shigeru
Ban tarafından yapılmış olması.
Shigeru Ban, karton boru, bambu ve ahşap gibi doğal ve
yenilenebilen malzemeleri kullanarak olağanüstü strüktürler oluşturan bir
mimar. Çevreci ve insani kaygılarla yapmış olduğu bu deneysel çalışmalarla
adeta Alvar Aalto’nun öğretilerini devam ettirmekte. Shigeru Ban, mimarın
sosyal sorumluluklarını vurgulayarak Alvar Aalto’nun yapıtlarından
esinlendiğini de gösterirken; onun tasarım felsefesini, Finlandiya başta olmak
üzere Danimarka, Rusya ve AB devletlerinde gerçekleştirdiği 14 temel yapıtı ile
anlatıyor. “Shigeru Ban’ın Gözünden Alvar Aalto” başlıklı bu sergi böylece her
iki mimarın tasarımlarına organik yaklaşımlarını ve bu yaklaşımın insancıl bir
mimarlık için nasıl bir esin kaynağı oluşturduğunu ortaya koyuyor. Aalto 30’lu
yıllarda Japon mimarisinin doğaya olan duyarlığı ve zanaatçıların
becerilerinden de etkilenmiş ve yapıların doğayla uyumu onun amaçlarından biri
olmuştur. Yıllar sonra Shigeru Ban’ın yapılarında da aynı kaygının ve
yaklaşımın devamını izliyoruz.
“Mimarın tek amacı… bir cennet yaratmaktır. Her ev, her
mimarlık ürünü… insanlar için dünyevi bir cennet yapma çabasının ürünü
olmalıdır,” diyen Alvar Aalto, gerçekleştirmiş olduğu yapıların sadece
strüktürleri ile uğraşmamış, bir o kadar da iç mekanları ve donanımlarına
ağırlık vermiştir. Tasarlamış olduğu mobilyaların, aydınlatma araçlarının, cam
ve tekstil tasarımlarının birçoğu, içinde yer aldıkları yapıların adıyla
anılırlar; “Savoy” vazosu, Paimio Sanatoryumu koltuğu veya Viipuru kütüphane
taburesi gibi. “(…) Benim mobilyalarım çok ender olarak profesyonel tasarım
çalışması ürünüdür. Hemen hemen istisnasız olarak hepsini mimari bütünün bir
parçası, mimarinin bir tamamlayıcısı olarak yaptım; kamusal yapılarda,
soylulara ait evlerde veya işçi kulübelerinde, mobilyayı bu şekilde tasarlamak
çok eğlenceliydi,” demiş olsa da bu ürünler, mükemmelliği aramanın, gelişen teknolojiyi
doğru kullanmanın, malzemeyi iyi tanımanın ve kullanan insanın ön planda
tutulmasının sonucu olarak günümüze kadar dayanmış olan tasarımları
işlerliklerini yitirmemişler; bugün hala üretildikleri gibi büyük bir sevgiyle
de kullanılmaktalar.

Villa Mairea, Noormarkku, Finlandiya, 1938-39, mimar:
Alvar Aalto (Jyväskylä, Alvar Aalto Müzesi’nin izniyle; © Gustaf Welin).
Alvar Aalto; birlikte anıldığı Le Corbusier ve Mies van der
Rohe gibi modernist ustalarla aynı zaman dilimini ve yeni işlevcilik, standartlaşma,
akılcılık gibi benzer ideolojileri paylaşmasına rağmen; yaratıcılığının doğal
çevre ve yöresel bağlarla içiçe olmasıyla modernliğin katı akılcılığını aşmış
ve daha insancıl bir yaklaşım getirmiştir. 20’li yıllarda ve 30’ların başında,
biraz Bauhaus Okulu, biraz Art Deco etkisinde, tüm Avrupa’ya hakim olan
işlevselcilik veya yeni nesnelliğin en belirgin öğeleri, Alvar Aalto’nun hem
kendi yaşadığı evde hem de tasarladığı yapılarda kullandığı krom nikel
kaplamalı boru mobilyalardır. Alvar Aalto’nun yapıtlarını ve tasarımlarını salt
işlevcilikle yorumlamak yeterli değildir; işlevselcilik onun insan, doğa ve
yapıları arasındaki organik bağı ifade etme sürecinde sadece bir basamaktır.
Yapı sanatı onun için yaşam sentezinin madde olarak biçimlendirilmiş şeklidir.

Jyväskylä İşçi Kulübü, Jyväskylä, Finlandiya, 1924-25,
tiyatro girişi ve fuaye, mimar: Alvar Aalto (Jyväskylä, Alvar Aalto Müzesi’nin
izniyle; © Martti Kapanen).
1898 yılında Finlandiya’nın Kuortane şehrinde doğan Hugo
Alvar Henrik Aalto, 1921 yılında Helsinki Teknik Üniversitesi’nin Mimarlık
Bölümü’nü bitirmiştir. Mezuniyetinin ardından bir süre İsveç’te mimar Arvid
Bjerke’nin yanında çalıştıktan sonra Finlandiya’ya dönerek 1924 yılında
Jyväskylä’de kendi adıyla Mimarlık ve Anıtsal Sanat Bürosu’nu açmıştır. Her
zaman kendisiyle ilgili mit yaratmayı beceren Alvar Aalto, bürosunun girişine
ismini koskocaman harflerle yazmıştır.
1919’da özgürlüğünü kazandıktan sonra kimlik arayışına giren
Finlandiya’da birçok genç aydın gibi Aalto da ülkesinin kültürel gelişimine
katkıda bulunmak istemektedir. Gazete ve dergilere yazılar yazar, yeni
yapılaşma içinde açılan mimarlık yarışmalarına katılır. 1924 yılında kendi gibi
mimar olar Aino Marsio ile evlenir; birlikte konut ve öğrenci yurdu projeleri
üzerinde çalışırlar. Erken dönem yapıları arasında işçi konutları ve Jyväskylä
İşçi Kulübü projeleri yer almaktadır. Adeta bir Aalto şehri olarak kabul edilen
bu şehir ve civarında irili ufaklı 70 projesi bulunmakta.

National Pensions Institute, referans kitaplığı ve okuma
salonu, Helsinki, Finlandiya, yarışma tarihi: 1948, yapım: 1952-57, mimar:
Alvar Aalto (Jyväskylä, Alvar Aalto Müzesi’nin izniyle; © Heikki Havas).
1927 yılında eski başkent olan Turku’daki Güneybatı
Finlandiya Tarım Kooperatifi projesini kazandıktan sonra, o dönemlerde
Helsinki’ye göre daha fazla aydın dost çevresi buldukları bu şehre yerleşmeye
karar verirler. O dönemin en ilerici tasarımları olarak kabul edilen Marcel
Breuer mobilyaları ile donattıkları evleri, uluslararası modern akımı savunan
aydınlar grubuna dahil olduklarının birer göstergesidir.
Turku şehrindeki Tuun Sanomat gazete binası (1927-28),
Viipuri Kitaplığı (1927-35) ve Paimio Sanatoryumu (1928-33) yapıları
“Uluslararası Stil”in çizgilerini taşır. Eşiyle birlikte Avrupa’ya yapmış
olduğu çeşitli gezilerde ve 1929 yılındaki CIAM (Uluslararası Çağdaş Mimarlar
Kongresi)’da tanıştığı
Le Corbusier, Walter Gropius, Marcel Breuer gibi mimarlar ve
eleştirmen Siegfried Giedion ile dostluklar kurmuştur. Diğer genç mimarlar gibi
bu tarzı olduğu gibi taklit etmek yerine daha insancıl bir yorum getirir. Bu
açıdan da Paimio Sanatoryumu dönüm noktasıdır, yapının bütünü adeta bir “sosyal
Gesamtkunstwerk”dir. Ayrıntılarla ilgili titizliği kapı kollarının tasarımına
kadar uzanır. Sanat bütünlüğü içinde sanatoryum, iç mekanlarının en ufak
ayrıntısına kadar sıradan bir hastanın her türlü gereksinmesine cevap vermekte;
temizlik ve sağlık ön planda tutulmakla birlikte, neşeli ve sıcak bir atmosfer
de yaratılmaktadır.
İnşaat sırasında ahşabı bükme deneyleri ağır basmaktadır.
Turku’daki bir mobilya firmasının teknik müdürü ve iyi bir ahşap ustası olan
Otto Korhonen ile birlikte seri üretime uygun mobilyalar üstünde çalışırlar ve
yapı tamamlandığında, daha sonra “Aalto Mobilyaları” diye adlandırılacak, açık
renkli huş ağacından pres-kontra mobilyaların ilk örnekleri de ortaya çıkar
(1933). “Kıvrılmış birkaç boru ve üstüne gerilmiş deri ile yaylanan bir oturma
elemanı yapmak kendi içinde akılcı bir çözümdür. Biz, akılcı olarak
değerlendirdiğimiz nesnelerin çoğunlukla insancıl niteliklerden yoksun olduğu
görüşündeyiz,” diyerek ahşap ağırlıklı mobilyalar tasarlamaya devam eder.
Viipuri Kitaplığı’nın üstüste toplanabilir üç ayaklı taburelerinde kullandığı
“L” ayaklar ve onun çeşitli biçimde biraraya getirilme şekliyle farklılaşan “Y”
ve “Yelpaze” biçimindeki ayaklar bu ahşap bükme denemelerinin sonucudur.
1933 yılında Paimio Sanatoryumu tamamlandığında, o dönemin
etkin mimarlık eleştirmeni olan Siegfried Giedion bu yapıyı çağın en başarılı
üç yapısından biri olarak tanımlayacaktır; diğerleri Walter Gropius’un
Dessau’daki Bauhaus Okulu ve Le Corbusier’nin Cenevre’deki Milletler Cemiyeti
projeleridir. Artık kendi ülkesinde olduğu kadar yurtdışında da ün kazanmıştır
ve sadece otuz beş yaşındadır. Uluslararası dost çevresinde mimarlar dışında
onun tasarımlarını etkileyecek olan Fernand Legér ve Constantin Brancusi gibi
sanatçılar da vardır.

“Tank” koltuk, 1932, tasarım: Alvar Aalto (Jyväskylä,
Alvar Aalto Müzesi’nin izniyle; © Maija Holma).
Kendi ülkesinde önceleri biraz aşırı olarak kabul edilen
Alvar Aalto mobilya tasarımlarının Finlandiya dışında ün kazanmaya başlaması,
aynı yıl Londra’daki Fortnum&Mason büyük mağazasında sergilenmesi ile
başlar. Bu uluslararası çıkışı izleyen yıllarda Milano Trienalleri’ne katılım
ve ödüller onun mimarlığın yanısıra mobilya ve cam tasarımı alanında da
tanınmasına neden olur. Büyük Bunalım’ın getirdiği yapı sektöründeki durgunluk
onun bürosunu da etkilemiştir. Sanatoryum projesi tamamlandıktan sonra bürosunu
Helsinki’ye taşır, 1935 yılında da eşi Aino ile birlikte şehrin banliyösü olan
Munkkiniemi’de kendilerine yeni bir ev ve stüdyo kurarlar.
Bu arada sanat ve teknolojinin ustaca birlikte kullanılma
ilkesi, disiplinlerarası beslenmenin en güzel ve başarılı örneği ve geçtiğimiz
yıllarda 70. yılını kutlayan Artek şirketinin kuruluşu gerçekleşir. Alvar ve
eşi Aino Aalto’nun yaratıcı gücü; bir sanatsever olan Maire Gullichsen’in
ailesinin maddi olanakları ve sanat tarihçisi ve yazar Nils-Gustav Hahl’ın
uluslararası ilişkilerinin ortaklığında kurulan bu şirketin kısa süre içinde
Finlandiya’nın belki de ilk öncü şirketlerinden biri olmasına neden olur.
Şirketin amacı mobilya satmak ve ilerici bir yaşam ve kültür geliştirmektir.
Aalto’nun tasarımlarıyla, şirketin kaliteli üretimi ve dünyaya açık çağdaş
pazarlama ilkeleriyle zamana meydan okuyan bir marka olmayı becermiş olan
Artek, aynı zamanda yıllar içinde evrensel sanat ve el sanatlarının
Finlandiya’da tanıtılmasına katkıda bulunmuştur. Finlandiya’da birkaç nesildir
Aalto mobilyaları ile büyümek onlara doğal veya sıkıcı gelebilir ama kendisinin
de dediği gibi: “Bir nesne, tasarımcısının düşüncesinde mükemmelleşmez;
kullanıcının amacı eseri tamamlar.”

Säynätsalo Belediye Sarayı, çatı makası detayı,
Säynätsalo, Finlandiya, 1948-52, mimar: Alvar Aalto (© Judith Turner, 2006).
1936 Uluslararası Paris Fuarı’ndaki Finlandiya Pavyonu
tasarımı ile adını tekrar yurtdışında duyuran Aalto’nun bir sonraki projesi de
Savoy Restaurant olacaktır. Alvar Aalto’nun, en az mobilya tasarımları kadar
tanınan ve adeta tasarım ikonu olan cam tasarımlarının başında; “Savoy” vazosu
olarak da bilinen, Finlandiya’nın göllerini anımsatan organik biçimli cam
kasesi yer almaktadır. Kendi deyimiyle “Eskimolu Kadının Deri Pantalonu” adlı
bu çok amaçlı kase Karhula-Iittala firması tarafından Paris Fuarı için
üretilmiş ve birincilik ödülü almıştır. Artık her projesinde Finlandiya’dan bir
parça vardır, Artek şirketinde ortak olduğu Gullichsen ailesi için yapmış olduğu
Villa Maire hem çağdaş hem de Finli olma özelliklerinin birarada başarıyla
kullanıldığı yapılarından biridir: doğal ahşap ve metal taşıyıcılar, beton
kirişler ve doğal çatı örtüsünün beraberliği.

Seinäjoki Belediye Sarayı, konferans salonu, Seinäjoki,
Finlandiya, 1958-87, mimar: Alvar Aalto (Jyväskylä, Alvar Aalto Müzesi’nin
izniyle; © Kalevi A. Mäkinen).
Benzer bir yaklaşım da 1939 New York Dünya Fuarı’ndaki
Finlandiya pavyonudur. Tasarımın kurgusu Finlandiya ormanlarının biçim, ışık ve
gölgelerinden büyülü bir esinlenmedir. Hiçbir şeyi beğenmeyen Frank Lloyd
Wright bile bu yapıtı “genius” diye tanımlar. Hem bu çalışma hem de bir yıl
önce New York MoMA’da açmış olduğu sergi ve MIT’ye misafir hoca olarak davet
edilmesi nedeniyle ABD’ye yaptığı yolculuklara savaş nedeniyle uzun bir ara
vermek zorunda kalan Alvar Aalto, ancak 1946 yılında MIT’ye gidebilecek ve
Baker House adlı projeyi gerçekleştirebilecektir. Bu yapı onun fuar pavyonları
dışında yurtdışında gerçekleştirdiği ilk projedir.
1949 yılında eşi Aino’yu uzun bir hastalıktan sonra
kaybeder, üç sene sonra gene bir mimar olan ve bürosunda çalışan Elissa
Mäkiniemi ile evlenir. 50’li yıllar Aalto’nun mesleğinin en üst noktasına
eriştiği yıllardır. Muurutsalo’da kendileri için yapmış olduğu deneysel ev
(1952-53), Helsinki Teknoloji Üniversitesi (1949-66), Sosyal Sigorta Enstitüsü
binası (1953-57) ve Fin Komünist Partisi için yapmış olduğu Kültür Evi
(1952-58) bunlardan bazılarıdır.
Alvar Aalto, yapılarında doğal ışığı kullanmadaki başarısı
kadar yapay aydınlatma ustalığı ile de dikkat çeker. Yapının bir öğesi olarak
tasarladığı aydınlatma elemanları dışında seri olarak, belki de daha az
üretildiği için daha az bilinen, “Arı Kovanı” veya “Melek” adlı aydınlatma
araçları-armatürleri de işlevselliğin estetikle birleştiği başarılı örnekler
arasındadır. Lamine ahşap, buzlu cam veya metal levha kullandığı bu aydınlatma
araçları işlevsel olduğu kadar, kullanıldığı mekanlarda güzel bir ışık ortamı
da yaratmaktadır. Aalto için yapay ışık ve aydınlatma yapının önemli bir
tamamlayıcısıdır; geliştirdiği aydınlatma sistemlerinin amacı doğal ışığı
olabildiğince mükemmel bir şekilde taklit etmektir.
Alvar Aalto’nun çalışma alanı takı tasarımından cam
tasarımına, mobilyadan bina ve şehir planlamasına uzanmaktadır. Tüm
tasarımlarında olduğu gibi mimari yapıtlarında da ahşap, tuğla, beton gibi
doğal malzemelerin birarada kullanımından doğan uyumu gelişen teknolojiyle
bütünleştiren yenilikçi çözümleri büyük bir ustalığı yansıtmaktadır. Barbican
Sanat Galerisi’nde yer alan bu yapıtlar, mimarın “Kuzey Klasiği” tarzından
başlayarak ölümüne kadar olan süre içinde altı dönemi ve bu dönemlerin
özelliklerini yansıtmaktadır. Dönemler içindeki çalışmalar modelleri,
çizimleri, fotoğrafları ve o yapılara ait ürünlerle birlikte sergilenmekte.
Sergilenen yapı ve projeler arasında Paimio Sanatoryumu (1929-33), Gullichsen
ailesi için Villa Mairea (1938-39), AA Sistem Evleri (1937), Deneysel Ev
(1952-53), Jyväsklä İşçi Kulübü, Üç Haç Kilisesi (1955), Kuzey Jutland Sanat
Müzesi (1958, 1966-72), Seinajoki şehir merkezinin gelişimi (1952-87) yer
almakta. Sergide özgün modellerin yanısıra Tokyo Keio Üniversitesi’ndeki
Shigeru Ban laboratuvarında geliştirilmiş olan Aalto yapılarının analitik
modellerine de yer verilmiş. Amerikalı fotoğrafçı Judith Turner’ın Aalto
binalarının yeni fotoğraf çekimleri de mimarın yapıtlarına dair yeni bir bakış
olarak tanımlanıyor.

Seinäjoki Belediye Sarayı, konferans salonu, Seinäjoki,
Finlandiya, 1958-87, mimar: Alvar Aalto (© Judith Turner, 2006).
Sergide yer alan Shigeru Ban’ın çalışmaları onun kağıt,
bambu ve ahşap ile yapmış olduğu denemeleri tanıtmakta; erken dönem mobilya
tasarımları, Carta Koleksiyonu (1998), L-Unit oturma mobilyaları (1993), Kağıt
Kütük Evi, Kobe (1995), Mobilya Evi, Yamanashi (1995), Hanover Expo’daki Japon
Pavyonu (2000) ve son tasarımı olan ve 2008’de açılması planlanan Metz’deki
Yeni Pompidou Merkezi.
Shigeru Ban, ilk kez 1986 yılında Tokyo’da Alvar Aalto
sergisini yaparken kağıttan yapılmış boruları strüktürel öğe olarak kullanmış. Bu
çalışmasından sonra geri dönüşümlü karton levhalarla yapmış olduğu deneylerle,
alışılmış yapı malzemelerine bir yenilik getirmiş. Bu sergide 1995 yılındaki
Kobe depremi sonrası evsizler için yapmış olduğu geçici barınakların yapımında
karton borular kullanmasıyla ilgili projesi de sergilenmekte. Bu projeyle
Aalto’nun İkinci Dünya Savaşı sonrası konut sorununa getirdiği prefabrik konut
mimarisindeki insancıl yaklaşımla paralellik kuruluyor. Her iki mimarın da
geleneksel malzemeleri modern teknoloji ile birleştirme sırasında bu prefabrik
konutlara bireysel insan dokunuşuyla ilgili yaptıkları denemeler vurgulanıyor.
Savaş sonrası yapılarının bir özelliği de bütün o malzeme kıtlığına rağmen en
ufak ayrıntısına kadar doğru planlanarak, olabilecek en iyi malzeme ve
işçilikle yapılmış olmaları. Bu dönemde gerçekleştirmiş olduğu kamusal
yapıların özgünlük ve kalite açısından ancak Fin Ulusal Romantik döneminin en
güzel örnekleri ile karşılaştırılabileceği söyleniyor.

Belediye Sarayı ve kilise, eskiz, Seinäjoki, Finlandiya,
1958-87, mimar: Alvar Aalto (Jyväskylä, Alvar Aalto Müzesi’nin izniyle; © Maija
Holma).
“Sanatta sadece iki önemli nokta var: insanlık veya onun
yokluğu. Salt biçim, kendi içinde bir ayrıntı, insanlığı yaratmaz. Günümüzde
modern olan yeteriyle gereksiz ve oldukça kötü mimarlık var.” (Alvar Aalto,
1957)
22 Şubat-13 Mayıs tarihleri arasında açık kalacak olan
“Shigeru Ban Gözünden Alvar Aalto” sergisinin küratörleri Japon mimar Shigeru
Ban, Helsinki Fin Mimarlık Müzesi’nin eski müdürü ve aynı zamanda Aalto uzmanı
olan Juhani Pallasma ve Barbican Sanat Galerisi’nden Tomoko Sato. Son iki isim
aynı zamanda sergiyle ilgili yayımlanan Alvar Aalto: Through the Eyes of
Shigeru Ban kitabının da editörleri. Kitap, Judith Turner’ın fotoğrafları ve
Aalto Vakfı’nın vermiş olduğu ve bazıları ilk kez yayımlanan arşiv bilgi ve
görüntüleriyle eşsiz bir kaynak. Serginin açık olduğu süre içinde değişik
uzmanların konuşmaları ve konferanslarına da yer verilmiş.
Alvar Aalto’yu anlatırken hatırlatmamın gerekli olduğuna
inandığım bir etkinlik de Alvar Aalto Vakfı’nın Alvar Aalto Akademisi’yle
birlikte düzenlediği uluslararası tasarım semineri. 30 Ağustos-1 Eylül
tarihleri arasında yapılacak seminerin başlığı “It’s a Beautiful Day” (Bugün
Çok Güzel Bir Gün). Uluslararası konuşmacılar ve katılımcılar yaptığımız
işlerin yarını nasıl etkilediğini; bugün, dün ve tasarım ilişkisini
sorgulayacaklar ve yanıtlar arayacaklar. Serginin afişinde de belirtildiği
gibi: “Bugün güzel bir gün olabilir ama acaba herkes için geçerli bir
değerlendirme mi? Nasıl baktığınıza bağlı. Günümüzde bize güvensizlik duygusu
veren çok şey var. Aynı zamanda geçmiş bize çok güvenli gelebilir, içindeki
nesneler tamamen tehlikeden uzak gibi gözükmektedir. Güven artık bir mega-trend
olmuştur. Güvensizlik duygusu günümüze ve geleceğe olan inancımızı silip
atmıştır. Bugün kara bir gün mü yoksa çok güzel bir gün mü? Her şeyi yeni bir
ışık altında görüp tasarıma temiz bir sayfa açabilir miyiz?” n Prof.Dr. Şermin
Alyanak, Marmara Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü.
Kaynaklar:
www.barbican.org.uk/artgallery
Alyanak, Ş., “Alvar Aalto”, Arredamento Mobilya ‘95, Boyut
Yayıncılık, 1995, s. 68-73.
Artek Manifesto, 2005.
Page, M., Furniture Designed by Architects, Whitney Library
of Design, New York, 1983.
Stenross, A. (ed.), Visions of Modern Finnish Design, Otava
Publ. Co.,1999.
www.alvaraalto.fi
www.designmuseum.org
www.kansallisbiografia.fi
www.alvaraalto.fi/designseminar/2007

“Tabure 60”, 1935-36, tasarım: Alvar Aalto (Artek’in
izniyle).

“Savoy” vazoları, 1937, tasarım: Alvar Aalto (© Iittala).