Ceylan
Pirinçcioğlu
“VIP bayrağını
taşımak ağır bir yük”
O bir seyahat ve kongre profesörü… Ne de olsa turizm
aileden miras…
Genlerinde var! Dolayısıyla bir VIP… Yani çok önemli bir
insan…
Anne-babasının kurarken önemli insanların acentesi
olarak düşündüğü VIP Turizm’in CEO’su…
İkinci jenerasyon olarak turizmde 25 yılını geride
bırakan bir kişi…
Geniş bir gustoya sahip olan, insanların yaşamına değer
katan
Ceylan Pirinçcioğlu, konuğumuz…

Kendisini tanımasaydım ne olurdu bilmem! Anlatayım… Dergimizin
Feriye’deki davetinde tanıştım Ceylan Pirinçcioğlu ile... Çok kısa bir süre
sonra Adam&Eve’in tanıtımı için düzenlenen gezide tekrar karşılaştık
kendisiyle. Adı efsane olmuş VIP Turizm’in sahibi Ceylan Pirinçcioğlu’nu orada
farklı yönleriyle tanıma fırsatı buldum. Öncelikle baba kimliğiyle… Küçük kızı
Selina ile katılmıştı, çünkü geziye… Sonra sosyal yönüyle… Tanışmak konusunda
çok iyi olan Ceylan Pirinçcioğlu, sıra kendisini tanıtmaya geldiğinde bir
hikaye anlatmaya başlıyor, konuyu ve böylelikle insanların aklını
karıştırıyordu!.. Sporun hemen hemen her dalı ile ilgileniyordu; önce yüzüyor,
tenis oynuyor, ardından golfe gidiyordu… Sonra hemen herkesi tanıyor, bizlerle
tanıştırıyordu… Ben bu seyahatte kendisi ile röportaj yapmayı kafama koydum
koymasına ama iş bunu gerçekleştirmeye gelince o kadar da kolay olmadı!.. İlk
önce röportaj lafını duyunca gönüllü olmadı, Ceylan Bey. ‘Hayır’ da diyemedi!
Bir araya gelmemiz neredeyse bir ay sürdü. Vazgeçmedim
tabii… Ne de olsa haftanın yarısını şehir dışında geçiren, haliyle İstanbul’a
döner dönmez yoğun bir programla boğuşan, kimi zaman akşam
geç saatlere kadar kimi zaman hafta sonları da çalışan bir
VIP var karşımda….
Ve bu benim almayı en çok istediğim röportajlar
sıralamasında, üç numarada…
“Ben vakti saati belli olmayan gazetecilik mesleğini
istemezken turizmin bu derece dağınık, gece-gündüz sonu gelmeyen bir iş
olduğunu bilir miydim?” diyor hayatını -Türkiye’ye, turizme adanan yıllarını-
kaleme aldığı kitabında, İnci Pirinçcioğlu…
Şimdi 50 yıl önce anne-babasının açtığı yolda ilerleyen
Ceylan Pirinçcioğlu, 38 yıllık VIP bayrağını daha da ileriye götürmek için
çalışıyor, yanında ablası Yasemin Pirinçcoğlu ile birlikte…
Bu röportajın ilk’leri
Bunları bilmenizi istiyorum… Bir kere Ceylan Pirinçcioğlu,
röportaj öncesi ‘en çok aramam gereken kişi’ ünvanını elde etti. ‘En çok
ertelenen röportaj’ oldu. Sonunda buluştuğumuzda ‘en uzun röportaj’ özelliğini
kazandı (Tam üç saat). Bu durumda doğal olarak 14 sayfa süren deşifresi ile ‘en
uzun konum’ oldu. Ve de ikiye bölmem gereken şimdilik ‘tek’ röportaj… Artı
Aramis ile Çengelköy’de, Utku ile Harbiye’deki ofisinde olmak üzere ‘iki ayrı
mekanda iki fotoğrafçımız ile çekim yaptığımız ilk kişi’ de yine Ceylan
Pirinçcioğlu oldu.
Beni şaşırtan hediyesi neydi?
Röportajın sonunda kendisine teşekkür edip ayrılacakken,
“Size bir hediye verelim” dediğinde şaşırdım. Ve hemen ‘rica ederim’ dedim. Ama
Ceylan Bey, yandaki toplantı odasına doğru yürüdü. Ben kayıt cihazımı
kaldırdım. Odaya geri döndüğünde elinde bir kitap vardı. Bana uzattı…
Baktım üzerinde “İnci Pirinçcioğlu” yazıyor. Bir anda çok
mutlu oldum, hatta duygulandım. Bu röportaj için hazırlık yaparken İnci-Fethi
Pirinçcioğlu’nun hikayelerini de ilgiyle okumuş ve gerçek anlamda turizmin
duayeni olan bu çiftin yaptıklarına hayranlık duymuştum.
Ama anneyi kaybettiklerini biliyordum… Şimdi elimdeki
kitabın kapağında o çok merak ettiğim muhterem kadın, siyah-beyaz bir gençlik
fotoğrafında bana gülümsüyordu... Bu hayatımda aldığım en değerli hediyelerden
bir tanesi benim için… Sonradan bu kitabın şu an satılmadığını ve yalnızca
Pirinçcioğlu ailesi tarafından verildiğini öğrendim. Sanıyorum bu durum ‘özel’
olma hissi yaratıyor. Ama insan okuduğunu bazen paylaşma ihtiyacı duyuyor.
Benim gibi kitabını vermekten hiç hoşlanmayan bencillerin işi ise bu noktada
zorlaşıyor! İnci Piriçcioğlu’nun kaleme aldığı hayat öyküsünü kitap satışa
sunulur sunulmaz mutlaka okumanızı öneririm. Ben çok etkilendim… Türkiye’nin
ilk rehberi olan İnci Pirinçcioğlu, idealist bir turizmci; oğlu Ceylan’ın
kitapta yazdığı gibi ‘Dünyaları gezdiren, Türkiye’yi sevdiren’ çok ama çok özel
bir Türk kadını…
Parlak bir eğitim sonra VIP Turizm
Ceylan Pirinçcioğlu ile aslında tahsil hayatına ilişkin
konuşmadık! O bilgiler bende vardı. Boğaziçi, ardından New York
Üniversitesi’nde işletme ve uluslararası ilişkiler eğitimi aldığını biliyordum
örneğin. Ama bazı detayları annesinden öğrendim! Ortaokulu Saint Benoit, liseyi
ise
Saint Michel’de tamamlayan Ceylan Bey’in kolej sınav
hazırlıkları için neredeyse bir yıl çalışmayan İnci Pirinçcioğlu, kitapta sık
sık ‘güzel çocuğum’ diye söz ettiği oğlunun A.B.D.’den dönüşüne ilişkin bakın
neler yazmış… “1982 yılında New York Üniversitesi’nden mezun olarak
Amerika’daki VIP şubesinde kalmayıp Türkiye’de çalışmayı tercih eden oğlumuz
Ceylan Pirinçcioğlu’nu, 26 yaşındayken şirkete genel müdür tayin ettik”...
Bu arada kitabın başka bir bölümünde
VIP turizm kurulduğunda henüz 11 yaşında olan Ceylan
Pirinçcioğlu’nun 1975 yılından itibaren şirket ortağı olduğunu öğreniyorum. İnci
Hanım, VIP Turizm’in çıkış noktasını ise şöyle anlatıyor… “1968 yıllında VIP
kelimesi çok bilinmiyordu. VIP, Very Important Person yani çok önemli kişi
demekti. Biz önemli kişilerin acentesi olacaktık ama bizim anladığımız manada,
her müşterimize
önemli kişilere verilen servisi verecektik. Öyle de
yaptık..”
O’ndan öğrenecek çok şey var…
Çıtası yüksek bir yerden işi devralmanın daha fazla
sorumluluk isteyen bir şey olduğunu düşündüğümü söylediğimde, “Her şeyin
avantajı olduğu gibi dezavantajları da olur; güllerde bile dikenler var” diyen
Ceylan Pirinçcioğlu’ndan ve dolayısıyla O’nun ve Pirinçcioğlu ailesinin
vizyonundan yararlanmak gerek...
Şirketin halen Onursal Başkanı olan Fethi Pirinçcioğlu, şu
an faal olarak çalışmıyor. Abla Yasemin Pirinçcioğlu, VIP Turizm’in Genel
Müdürü konumunda. Ama biz şirketin şu anki lideri Ceylan Pirinçcioğlu ile yüz
yüzeyiz… Şimdi sizlere uzun ama keyifli geçen bu söyleşinin ilk bölümünü
sunuyorum. Diğer yarısını ise -üzülerek- bir sonraki sayımıza bırakıyorum! Son
derece ilginç kongre, seyahat, uzay konularını, bir de Ceylan Pirinçcioğlu’nun
insanlara kendilerini ‘önemli’ hissettirme sırlarını…

Patron denilmesini hiç sevmem
Nasıl bir patronum? Bunu takım arkadaşlarıma sormanız
lazım... Takım arkadaşlarım onlar, ben patron denilmesini hiç sevmem. Bir proje
olduğu zaman o takımın bir kaptanı vardır, o kaptanın altında çalışırız. O
zaman ben de o grubun içerisine girmişsem, kaptanlığını yapan kimse, onunla
birlikte çalışırız. Genel olarak tarif etmek gerekirse ne tür patronluk
yaptığımı, veteran bir patronluk yapıyorum. Onlarla kol kola, onlarla birlikte
çalışan, onları yakından takip eden şekilde. Bir aile olarak görüyoruz. Yakın
zamanda da şirketimizde belirli bir seneyi doldurmuş olanları ortak yapacağız.
Bu şekilde herkes kendisi patron olacak. Şu an bir çalışma yapılıyor. Biz halka
açılmak yerine içeriye açılıyoruz. Arkadaşlarımız, işin sahibi gibi
çalışıyorlar, böyle hissettirenleri ortak yapacağız. Genelde böyle bir
patronum, eğer patronluksa!
Eski arkadaşlarımızı geri aldık
Şöyle söyleyeyim bizim 38. yılımız. 38 yılda son 3 senedir
çok fazla görmedik kriz ama ondan önceki dönemde yaklaşık 28 tane kriz yaşadık.
Bunların hepsinde devam ettirme imkanı bulduk. Ancak kaybımız insan
kaynaklarında oldu ve zaman zaman sayılarımızı düşürmek zorunda kaldık. Ama son
dönemde şirketimiz yeniden büyüme kıvamına gelince ayrılan arkadaşlarımızdan
çoğu bize geri gelmek için müracaat ettiler. Bu da çok güzel bir şey. O
arkadaşlarımızdan birçoğunu da tekrar geri aldık.
İlk iş deneyimlerini bizde yaşıyorlar
Yeni gelenlere konuşma, yaklaşım, işin detayları konusunda
mutlaka bir eğitim veriyoruz. Gençlerin ilk iş deneyimlerini bizde
yaşadıklarını sık sık duyuyorum. Bugün bazıları genel müdür pozisyonunda,
bazısı devletin değişik kademelerinde, bazıları doktor, bazıları başka
konularda çalışıyorlar. İlk deneyimlerini bizim yaptığımız kongre
organizasyonlarında yaşadıklarını ifade ediyorlar. Bu da çok hoş bir şey.
Gençlerin okul yaşlarında hem para kazanması hem de iş disiplini edinmesi,
gerçekten çok güzel. Kurumdan ötürü güzel arkadaşlıklar, hatta evlilikler
gerçekleşmesinden de mutluluk duyuyoruz. 74’te yaptığımız bir kongrede tanışıp
evlenmiş olan kişiler, halen bizde çalışıyorlar ki bu da ayrı bir güzellik. VIP
olarak büyük bir aileyiz. Ama ağır bir yük VIP bayrağını taşımak...
VIP adını babamla birlikte bulduk
İlk çıkış noktasında şirketimizin adı ‘Bey Turizm. O
tarihlerde babama, ‘Fethi Bey Türkçe’de bey kelimesi yok, isterseniz Bay Turizm
yapın’ diyorlar. O akşam eve geldim -bir kütüphanemiz vardı- babam orada bana
şirketin adı ile ilgili araştırma yapacağımızı söyledi. Kitapların arasında
araştırma yaparken VIP kelimesini bulduk. O dönemde Türkçe’de hiçbir yerde
yoktu. VIP ne demek falan diye bir araştırma yaptık ve dedik ki çok güzel olur.
Bunu önemli kişilerin acentesi olarak kullanalım. Ve bunu ifade eden
açıklamayla birlikte kullandık. Ben 1984 yılında genel müdür olduğum zaman
VIP’i bir yere oturmamız gerektiğini düşünüyordum. Bizim misyonumuz nedir diye
yazarken “Value, Integrity Performance”ı buldum. Value yani değer konusu;
verdiğiniz paranın karşılığını yüksek seviyede almak. Intergrity yani bütünlük
de hem elemanlarımız hem çalıştığımız firmalar hem de müşterimizle bir bütünlük
içinde çalışıyoruz. Performance ise malum; yaptığımız bir seyahat, bir
organizasyonda iyi bir performans yaratmak. Bunu kurumsal müşterilerimize izah
etmeye çalıştık. Sonra VIP adı havaalanlarında kullanılmaya başlandı. VIP
salonlarıyla birlikte, bu doğrultuda yaygınlaştı.
Yakın zamanda hayata geçirecekleri bir proje ile şirkette
belirli bir seneyi doldurmuş olanlara ortaklık vereceklerini açıklayan Ceylan
Pirinçcioğlu, “Seyahat acenteliğinin yüksek bir biçimde değerlendirilmesi için
çaba veriyoruz. Gelecekte internetin yoğun bir şekilde kullanımı, seyahat
acentelerinin durumunu zorluyor. Mesleğimizi ancak daha farklı değerler katarak
devam ettirebilmemiz mümkün” diyor.
Marka ile ilgili birçok dava açtık
Yaygınlaşınca birçok kuruluş, ismine koymaya çalıştı. Oysa
biz bu ismi tescil ettirdik ki bu ismi kullanmasınlar. VIP adında servis
veriyorlarsa bunu kullanabilirler, ancak kurumsal anlamda bu bize ait olan
tanınmış bir marka statüsüne geldi. Nasıl bugün ben Coca Cola Turizm diye bir
şirket kurmazsam bir başkası da VIP Ayakkabı diye şirket kuramaz. Onlar turizm
yapıyorlar ben ayakkabı yapıyorum diye bir şey yok! Marka markadır… Sürekli
dava açıyoruz! Bu bir entellektüel sermayedir, bu sermayeyi de biz vakti
zamanında edinmişiz. 38 senedir taşıdığımız bir marka, VIP.
Yeni bir yapılanmaya gidiyoruz…
Kurumsallaşma anlamında daha önce belirttiğim gibi içe
açılım söz konusu. Gelir-gider konularında bununla ilgili bir çalışma
yapıyoruz. Daha kurumsal bir yapıya dönüştürmek, daha şeffaf bir yapı
oluşturmak gerekli işlemleri daha düzgün bir şekilde gerçekleştirmek için de
bir çalışma içerisindeyiz. Bir revizyon yapıyoruz. Yerleşim konusunda iç
yapılanma, iç organizasyon, yeni iş kolları konularında bir yandan komünikasyon
konusunda, bir yandan turizm konusunda olan bilgi birikimimiz ile başka bu
konulara girecek, turizm konusunda yatırım yapacak ya da turizm konusunda yeni
projelere imza atacak kişilere de bir yerde danışmanlık hizmeti yapacağımız iş
konusu da oluşturuyoruz. Çalışmalarımızı daha kurumsal ve daha düzenli yapmak
üzere bir yapılanma içerisindeyiz. Call center’ımızı kuruyoruz. Gerek
yurtiçinde gerek yurtdışında VIP markası altında, değişik konularda işler
yapmaya ve de Mice (Meeting-Incentive Congress&Exhibition-Events) dediğimiz
bölümümüzde ‘Kongre’ ve ‘Event’ konularında ve uluslararası anlamda bir gelişim
içerisindeyiz.
Ulusal Kalite Kongresi’nde tecrübeliyiz
Kalite Derneği’nin organize etmekte olduğu Ulusal Kalite
Kongresi’nin hemen hemen 10 yıldır, onların adına düzenliyoruz. Kasım ayında
Lütfi Kırdar’da gerçekleşecek bu kongre, yaklaşık 2500 kişi Türkiye’nin en
geniş katılımlı kongrelerinden birisi olacak. Bu çok güzel bir konferans...
Aynı anda beş paralel salonda gerçekleşiyor, paneller düzenleniyor. Bizim de bu
kalite kongresindeki oturumların birçoğunu dinleme fırsatımız oldu. Zaman zaman
Yasemin Hanım da konuşmacı olarak katıldı. Aynı zamanda onların ulusal kalite
hareketi anlamında yapmış oldukları bir programa da katıldık. Bu program
içerisinde toplam kalite ne şekilde uygulanmalı konusunda eğitimler aldık. Şu
an elemanlarımız da bundan faydalanıyorlar. Kimi zaman bazı firmalar, ben bu
işi çok iyi yaptım diye ifade ediyorlar. Ama yaptığınız işlerin her zaman her
yerde uygun olması halinde kaliteye ulaşmış oluyorsunuz. Yoksa bir tane işi çok
iyi yapmış olabilirsiniz ama her işi her alanda -telefonu açmaktan, verilecek
olan kağıttan, oteldeki karşılamaya veya uç noktadaki arkadaşımızın yaptığı işe
kadar- uygulamak önemli. Biz tüm bunlara önem veriyor, sistemleri uyguluyoruz.
Hatta şimdi bu yönde yeniden düzenleme yapıyoruz. Toplam kalite içerisinde,
fiziksel birtakım gelişimler de gerekiyor. Yeni teknolojileri çok yakından
takip ediyor ve mümkün olduğu kadar uygulamaya çalışıyoruz. Bu doğrultuda,
toplam kalitenin sonunda yaptığımız işin kalitesinin artması müşterimiz için de
bir avantaj oluyor.
İlk grup gezilerini, 1968 yılında annemle babam
başlatıyorlar. Şirketimizin ilk düzenlediği seyahat, Mısır’a... O zaman sadece
yelkenli kayıklar var. Onlarla yapılan bir seyahat bu. Ben o seyahate
katıldığımda çok küçüktüm. Bu arada çok inişli-çıkışlı yerler geziliyordu.
Bende ilk yardım çantası vardı; görevim de bir problem olması halinde ilkyardım
çantasını orada olanlara yetiştirmekti. O yüzden çocukluğumdan beri işin
içerisindeyim diyebilirim.
Birçok meslektaşımızı özendirdik
Birçok meslektaşımızı seyahat acenteliği yapması konusunda
özendirmiş olmaktan ve belirli bir seviyede bu işi yürütmeye devam edenlerden
dolayı mutluyuz ancak bazı firmalar seyahat acenteliği mesleğini layıkıyla
devam ettirmiyorlar. Ondan dolayı da bu durumu içerliyor, üzülüyoruz.
Mesleğimize sahip çıkmamız ve bunu doğru bir şekilde devam ettirmemiz lazım.
Bizim işimizde bilinçli olarak harcadığınız zamanın bir
bedeli olması ve bunun karşılığını da almanız lazım. Karşı tarafın da bunu
takdir ediyor olması lazım. Nasıl bir doktora gittiğiniz zaman bir konsültasyon
alıyorsunuz, bizim işimizde de bir garantör, bir sigortacı gibi oluyorsunuz; o
kişinin özel derdini dinliyor, psikolog oluyorsunuz. Kişinin kurumsal işleri
varsa, o işlerini daha öne götürmek için çaba sarf ediyorsunuz. Seyahat
acenteciliği dediğimiz organizasyonlarla ilgili yaptığımız çalışmalarda bütün
bu noktalara dikkat ederek bir formül üretiyoruz ve onları hayata geçiriyoruz.

TÜRKİYE, BİR FİLM PLATOSU OLARAK KULLANILMALI…
Roma’yı, bir Aşk Çeşmesi’ni bütün dünya biliyor. Çünkü
filmlerde görüyor. Biz birazcık mahcup çocuklar gibiyiz! Hiç kimse Türkiye’yi
gelmeden tanımış değil. Oysaki Türkiye’de çevrilecek basit bir aşk hikayesini
anlatan bir film dahi tanıtımımızda önemli bir rol oynayabilir.
Hülya Akyurt: Türkiye tanıtım filmini beğeniyor
musunuz? Sizce tanıtım konusunda neler yapılabilir?
Ceylan Pirinçcioğlu: Tanıtım kimliğimizi güzel buluyorum,
ancak yeterli derecede tanıtım yapıldığına inanmıyorum! Bu kadar çeşitlilik
içeren bir ülkenin daha etkin bir şekilde tanıtımı yapılsa, turizm gelirlerimiz
çok daha süratli arttığı gibi kalitesi de yükselebilir. Örneğin bu yıl birazcık
terslik oldu ve kuş gribinin bütün faturası turizme çıktı. Şu anda
otellerimizin çoğunda büyük boşluklar olmasının, büyük fiyat düşüşlerinin
yaşanmasının nedeni budur ve o doğrultuda da verimli bir yaklaşımla uygulanmış
bir tanıtım söz konusu değildir. Ama eskisine göre değerlendirirsek çok çok iyi
bir gelişme sağladık. Tanıtım çalışmalarımızın daha yaygın ve daha etkin olması,
zaman zaman büyük organizasyonlarla bunu geliştirmek önemli. Türkiye’nin bir
film platosu olarak kullanılmasını özendirecek çalışmalar yapılmalı. Bununla
ilgili bazı çalışmalar olduğunu biliyoruz ancak bir yere varılamadı. O konuda
Türkiye’ye destek gelmesi lazım diye düşünüyorum. Birkaç tane yapıldı ancak
daha fazla yapılmalı. Yani insanlar bir filmi nerede yapalım dediklerinde
‘Türkiye’nin böyle imkanları var’ diye düşünmeli ve de gelip burada yapmalılar.
Bu konuda da çeşitli kolaylıklar getirilmeli; Türkiye’nin çeşitli yörelerinde,
çeşitli köylerinde bazı destekler verilmeli ve o doğrultuda da bilinçli bir
şekilde değerlendirilmeli. Şimdi öyle kanunlar gerekiyor ki bunlar filmcilerin
ihtiyacı olan konularda genel destekler gerektiriyor. Bu da bir kanunla olduğu
takdirde daha kolaylaşır. Yoksa rica-minnetle yapılacak bir iş değil!
H. A. Film konusu çok ilginç geldi bana. Peki nasıl bir
senaryo olmalı sizce?
C. P. Buradaki tanıtımda içerisinde birazcık romantizm,
heyecan duyulacak bir olay olması, birazcık oryantalizm olması, bunların hepsi
önemli faktörler… Biraz egzotik Türkiye’yi çağrıştıran egzotik oryantalizm ile
birlikte modern tarafımız da olmalı. Olanı iyi duyurmak lazım.
H. A. Şimdi düşünüyorum da gerçekten hiç görmeseniz de
seyrettiğiniz filmler nedeniyle New York, Paris, Londra, Roma gibi şehirler
insanlara yabancı değil…
C. P. Bizse birazcık mahcup çocuklar gibiyiz, hiç kimse
Türkiye’yi gelmeden tanımış değil! Halbuki dediğiniz gibi birçok ülkeyi
gitmeden tanıyabiliyorsunuz. Türkiye’ye gelmiş olanlar memnun oluyor ve hepsi
şaşırıyorlar. Çünkü kimse söylememiş, ilk defa gelmiş gibi hareket ediyorlar.
İşte bunu biliyor olmalılar. Şimdi İspanya’ya gitmemiş bile olsanız, gönül
rahatlığıyla gidebilirsiniz. Çünkü çok güzel tanıtıyorlar. Benim oğlum daha 8
yaşındayken, nereye gitmek istersin diye sorduğumda, “Mısır’a gitmek istiyorum”
derdi. Çünkü bilgisayar oyunlarının içerisinde Mısır’la ilgili görüntüler
vardı. Gittiğimiz zaman öyle sorular sordu ki rehberler bile bu çocuk nasıl
biliyor bunları diye şaşırdılar. Biz de gelecek nesillerin de algılayabileceği;
Keloğlanımızı, Nasreddin Hocamızı sevdirecek çizgi filmler yaptırarak bunu
destekleyip o karakterlerin dünya televizyonlarında, çocuk kanallarında
oynatılmasını sağlamalıyız. Çünkü onlar yarın bir gün nereden geldiğini sorup
‘Türkiye’ye gidelim’ diyecekler. İşte böyle stratejik çalışmalar yapılmalı…
Uzun dönemde turizm bizim en önemli gelirimiz olacak sektördür. Bu açıdan da
değerlendirmek gerekir. Tabii bunun bilinçli olarak, uzun dönemli bir strateji
ile politikalardan tamamen uzakta, İngiltere’nin yaptığı gibi bir turizm
otoritesi tarafından yürütülmesi lazım. Bakanlarımızın belirli zamanlarda
mutlaka katkıları olmuştur ama mühim olan ana kadrodur ki o ana kadronun da
ayrı bir pozisyonda olması lazım. Tabii bu uzun dönemli ve istikrarlı bir
şekilde yapılması gereken bir iş.
H. A. Örneğin Mısır, bomba olayının arkasından stratejik
bir kararla sipariş ettiği Ramses kitap serisi ile nasıl bir anda turizmi
lehine çevirdi değil mi?
C. P. Lehine çevirdi doğru. Biz de işte
bu reaksiyonlarda birazcık kriz planlarımızı oluşturduk.
Şimdi bir savaş olduğunda, komşumuz İran ya da Lübnan’da bir şey olsa bunların
hepsi bizleri etkiler. Ama bu konuda da başka yaklaşımlar yapmamız, direkt
fikirleri başka yerlere çekmemiz, burada yapılan etkinlikleri orada daha fazla
duyurmamız lazım. İstanbul’da her gece değişik yerlerde konserler yapılıyor,
belki bunların vurgulanması, olan güzel olayların daha abartılarak verilmesi
gerek. İyi haberlerin Türkiye’den gitmesi lazım, ancak kötü haberler gidiyor! O
yüzden insanların hafızasında Türkiye, ‘problemli’ bir ülke olarak kalıyor!..
H. A. Yani, biz kendi kendimize güvensizlik hissi
yaratıyoruz...
C. P. Evet güvensizlik hissi yaratılıyor. Bunlar tabii
tanıtım çalışmalarını da olumsuz bir şekilde etkiliyor. Kongre kararı alınacağı
süre içerisinde, bir kriz veya olumsuz bir haber olduğu zaman mesela iki sene
kongre olmuyor, çünkü o zaman kimse Türkiye lehine karar vermiyor.
Kaybediyoruz… Halbuki biz onun o anda üstüne giden sistem içerisinde olmuş
olsak, hemen farklı bir durum olacak. Onların yurtdışında hem dışişleri
bakanlığı hem turizmle ilgili görevlileri var. Bizim de bu durumla ilgili olan
kişiler aracılığıyla hemen reaksiyon gösterip olayların üstüne gitmemiz, oradaki
basın- yayın gruplarıyla ilişkilerini sürekli olarak sağlıklı tutmamız lazım ki
böyle bir olumsuz bir kriz yönetimi yapılması halinde çok süratli bir şekilde
bilgilendirme ile oradaki kamuoyunun yanlış olabilecek ve böyle büyük karar
verebilecek olanlara karşı konuyu yumuşatması ve daha sonra da dediğimiz gibi
bir yöntem bularak onu pozitife çevirecek bir imkan sağlanması kolaylaşsın.
Sonra altı ay geçince, ‘Niye rezervasyonlarımız iptal oldu; kuş gribi Ocak
ayındaydı’ diye düşünüyor insanlar... Halbuki insanlar yurtdışında altı ay
önceden tatil kararlarını alıyorlar, o sırada Türkiye’ye gelişlerini
değiştirmişlerse, gidiyorlar Yunanistan adalarına. Oraya giderken iki
arkadaşlarını daha ekliyorlar ve böylece çarpar oranda artıyor sayılar.
H. A. Kuş gribi olayında medyanın da hatası var sanırım.
Ne dersiniz?
C. P. Burada da bizim grip olayıyla alakası olmayan, ‘Kuşlar
sınırlarını biliyorlar da sadece Türkiye’de geziyorlar!’ gibi bir durum
yaratıldı. Oysaki hemen yanımızda; İtalya’da, Romanya’da da her yerde oldu,
ancak onlar bu konuyu fazla abartmadılar. Biz bir de kendi kendimize bu olayı
daha farklı bir şekilde yansıtıyoruz ve oraya da farklı yansıyor. Zannediyorlar
ki her gelen yabancının odasına birer tane tavuk koyuyoruz! Aynen böyle bir
hava oluştu o sırada. Gazetelerin kapağında elde tutulan tavuklar var.
Almanya’da olduğunda ise uzak kıyafetli insanlar, uzaktan maşalarla tutuyorlar;
beyaz kıyafetler içerisinde, steril bir vaziyette torbalara koyuyorlar. Bizdeki
uygulama ne şekilde oluyorsa, steril bir ortam olmadığı hissiyatını veriyor ve
en kötü şekliyle dışarıya yansıtılıyor. Bunlar tabii olumsuz imajlara neden
oluyor. Her film, bir imaj yaratıyor ama kötü olanlar ön plana çıkarılıyor. Biz
başkaları vasıtasıyla ne kadar iyi haberler taşıtabilirsek, imajımız o kadar
daha yukarıda olabilir.
AMACIMIZ 1 MİLYON KORELİ’Yİ GETİRMEK…
H. A. Bu yıl kurduğunuz New Travels adlı şirketinizle
birlikte Kore Havayolları’nın Türkiye temsilciliğini üstlendiniz. Bu süreç
nasıl gerçekleşti?
C. P. 10 yıl önce, hatta 15 yıl önce zannediyorum,
Hyundai’nin ilk lansmanını yapıyoruz. Markayı Kibar Holding getiriyor ve de
Türkiye’den satışı başlayacak. Onların ilk organizasyonunu gerçekleştirdikten
sonra Kibar Holding’in sahibi olan Ali Bey (Ali Kibar aynı zamanda Kore Cumhuriyeti
Fahri Başkonsolosu), gelişme olacağını söylemişti. Ondan sonra bizim Kore’ye
ilgimiz başladı. Bir müddet epeyce hareket sağladık, hatta bir hat açılması
için çalışma yaptık. Daha sonra Kore’de kriz oldu ve bizim yapmış olduğumuz
yatırım olduğu gibi çöktü. Çünkü o havayolu, uçaklarını satmak durumunda kaldı
ve toparlanmaları iki yıl aldı. İki yıl sonra tekrar düzene soktular. Bu
söylediğim 2000 yılından önceydi. Sonra yeniden Kore gündeme geldi. Bu arada
Hyundai Türkiye’de fabrika kurdu, genişlemelerini devam ettirdi ve Türkiye’nin
Kore ile büyük bir ticari bağlantısı oluştu. Bu noktada daha fazla Türkiye’nin
alışı vardı, bu aradaki ticaret alışverişini bir yerde azaltabilmek için
Türkiye’nin oraya bir şeyler satması lazımdı. Biz Türkiye’nin sattığı
hizmetlerin arasına turizmi dahil ettik. Şimdi onlar da hükümet politikası
olarak bunu destekliyorlar.
H. A. Yani Kore’de yoğun bir Türkiye tanıtımı söz konusu,
öyle mi?
C. P. Evet, Kore’de Türkiye tanıtımı yapılıyor. Oradan
gelmekte olan kişi sayısı 10-15 bin gibilerdeyken şimdi 100 bin sayısını aştı.
Bunun 1 milyon olması hedefleniyor. Bunun içerisinde de büyük bir havayolu olan
Kore Havayolları, bizim işbirliği yaptığımız Kibar Holding’in de ortak olduğu
temsilliğini yürüttüğümüz firmayla (New Travels) birlikte Türkiye’ye
seferlerini yapıyor. Şu an haftada 3 kez Türk Havayolları, 3 kez de Kore
Havayolları olmak üzere toplam 6 kez uçuşumuz var.
H. A. Bunlar büyük uçaklar mı?
C. P. 300 kişilik Airbus uçaklarımız ve son derece kaliteli
bir servisimiz var. Bunun yanı sıra Uzakdoğu’nun her yerine çok az farkla uçuş
imkanı sağlıyoruz. Gerek Japonya gerek Çin gerek Vietnam, Filipinler gibi…
Kore’nin içerisinde değişik merkezleri var, onlar da oldukça enteresan.
Türk seyyahlarını o tarafa götürmeyi amaçlıyoruz ama
ağırlıklı Kore’den buraya yolcu getirmek üzere çalışmalarımızı yürütüyoruz.
Yüzde 80 yabancıyı getirme, yüzde 20 de Türk potansiyeline orayı ve oranın
ilerisini tanıtmayı hedefliyoruz. Benim amaçlarımdan bir tanesi de Hawaii’ye
Türk halkını çok özel fiyatlarla götürmek. Şu an Türk seyyahlarının Hawaii
adasına, Seul üzerinden gidebilmelerini sağlayacak paketler hazırlıyoruz.
H. A. Sizin yurtdışı programlarınızda Kore Havayolları’nı
çok fazla görmedim. Genelde Uzakdoğu turlarında mı çalışacaksınız?
C. P. Öbür havayollarıyla da çalışacağız, başka seyahat
acenteleri de yapacaktır. Üzerinde çalışmalar yapıyoruz, bazı şeylerin oturması
zaman alıyor. Önümüzdeki sezona Kore Havayolları ile daha geniş bir şekilde
çalışıyor olacağız.
H. A. Kore konusu şu an beklentilerinizi karşılar düzeyde
mi?
C. P. Şu an bu yöre için beklentimizi karşılar düzeyde
diyemeyiz. Ama Kore’den buraya dönük olarak evet. Çünkü onlar charter seferi
bazında daha önce başlamıştı. Bizim de kendi içimizde bir Koreli departmanımız
var, ayrıca oradaki seyahat acentelerinin temsilciliğini de yapıyoruz. Gelen
Korelileri, İngilizceleri oldukça zayıf olduğundan Kore lisanında anlatım yapan
rehberlerimiz ile birlikte ağırlıyoruz. Çeşitli Anadolu, daha fazla kültür
programları yapıyoruz. Bizim Kapadokya bölgemizi İzmir bölgemizi geziyorlar.
İstanbul’u da içine alan paketlerimiz var.
Gurur duyduğu işler… İlk’ler…
• İlk toplu grup seyahatini sevgili annem babam başlattı.
• İlk faks makinesini biz kullandık. Gerçekten de faks
makinesi yoktu ve Büyük İslam Konferansı’nı yapıyorduk. Yarışmaların Arapça
yayınlanması için, o zaman Büyükelçi olan sonra bir ara Dışişleri Bakanlığı
yapan Yaşar Yakış Bey, ‘Yeni bir makine çıkmış, siz bunu edinin’ dedi.
Böylelikle aldık o makineyi!
• İlk kongre organizasyonunu biz başlattık. Atatürk Kültür
Merkezi’nin açılışıyla birlikte ilk kez bir kongrenin açılışına imza atan VIP
Kongre’dir.
• Habitat’ta ilk defa bir konsorsiyum çalışması yaptık ve
orada ilk kez birçok seyahat acentesinin bir arada çalışmasını sağlayacak bir
çalışma gerçekleştirdik.
• Lütfi Kırdar’ın oluşmasında katkımız çok büyük. Oranın ilk
kongresini de yine biz yaptık.
• İlk stadyum tanıtımını biz gerçekleştirdik.
Organizasyonunu Ahmet San yaptı, onun lojistik organizasyonunda faaliyet
gösterdik. Yıllarca olimpiyatlarda tek yetkili seyahat acentesi olarak görev
yaptık. İstanbul’un olimpiyat şehri olmasında katkımız oldu.
• Bunun haricinde yine ilk’ler dediğimiz zaman, dünya
seyahati yaptık. Ve ben 18 yaşında dünya seyahati programını gezdirdim. Hızlandırılmış
olarak; 3 haftalık bir süreçte, tam 21 günde dünya seyahati yaptım.
• İlk defa acentelerdeki bilgisayar kullanımını biz
getirdik. O zaman Amerikan arabalarının temsilciliğini yapıyorduk.
• İlk internet üzerinden seyahat rezervasyonu hazırladık.
• İlk olarak ‘İnternet şubemiz açıldı’ diye biz reklam
verdik.
• Yaptığımız en önemli konu, Türkiye’de ofis olarak ‘Seyahat
Merkezi’ olarak yeni bir konsept oluşturduk. O konseptin birçok kuruluş
tarafından benimsendiğini, daha farklı bir ofis anlayışı getirdiğimizi ve bu
oluşumu ilk yapan olarak önemli olduğumuzu düşünüyorum. İlk olarak bir
alışveriş merkezinde -Akmerkez’de- dükkân açtık, üstelik de kriz zamanına denk
geldi. Orada da çok büyük davetler yaptık. Krizden önce onların anlamsız
beklentileri karşısında oradan ayrıldık.
• İlk uzay seyahatinden biz bahsettik.
• İlk’lerin içerisinde olmak anlamında birçok tarihi mekanda
ilk organizasyonları gerçekleştirdik.
• İlk olarak -Anadolu Ateşi daha çıkmadan- Anadolu’nun
hikayesini anlatan 2000 kişinin katıldığı bir organizasyon gerçekleştirdik.
Yabancılara; bale, dans, modern dans, kültürel öğelerin de içerisinde olduğu
bir kompozisyonla Anadolu’nun hikayesini anlatarak Avrupa kalitesinde bir ilk’i
gerçekleştirdik.
Ceylan Pirinçcioğlu Özel… Özel… Özel…
• İstanbul doğumlu. Balık burcu... • Koyu bir
Galatasaray’lı…
• Bugüne kadar kaç ülke görmüş olduğunu merak ediyorum.
Saymadığını söylüyor ama bir haritası varmış, onun üzerinde hepsini
işaretliyor. Ülke olarak 50’nin üzerinde, şehir olarak da yaklaşık 90 civarında
olduğunu düşünüyor. “Görmediğim ülkeler var, örneğin Afrika’nın birçok ülkesini
daha ziyaret etmedim” diyor.
• Ceylan Bey’in ofisindeki el yapımı, oymalı, orijinal ahşap
işçilikli masası ile cam arasında gazeteden kesilmiş bir kupür ilgimi çekiyor.
Hayata ilişkin
15 maddelik bir öneri paketi bu. Kendisi bir ara odadan
ayrıldığında not alıyorum...
“Fazla uyumayın, iyimser olun,
ev hayvanı edinin, zengin olun, sigarayı bırakın, sakin
olun,
spor yapın, gülün neşeli olun, zayıflayın, stresten uzak
durun, meditasyon yapın, kolesterolü ölçün, antioksidan alın” diye yazıyor.
Kendisi 8. madde hariç bunların hepsini yaptığını söylüyor. (Dikkatli olanlar
iki maddenin
eksik olduğunu fark edebilirler. Açıklayayım 3. ve 8. madde
‘özel’ konulara ilişkin olduğundan yazmamayı uygun buldum.)
• Tenis, golf, yüzme, dalış gibi birçok spor dalı ile
ilgilenen Ceylan Pirinçcioğlu, kaymayı çok seviyor. Hatta her kış bir programa
rehber olarak gidiyor ve çok hoş anılar ile dönüyor.
• “İşle zaman zaman tatil karışsa da yine de güzel oluyor”
diyen Ceylan Pirinçcioğlu, her konuda bir hikaye anlatmayı ihmal etmiyor.
Günlük hayatında -özellikle tatil ortamlarında- anlattığı bazı özel hikayeleri
ise insanı kahkahalara boğuyor…
• Dernek ya da birliklerde başkan olma konusuna sıcak
bakmıyor. Çünkü oldukça fazla zaman ayırmak gerektiğini düşünüyor. Oysaki O’nun
için işi önde geliyor. Ve en önemlisi çocukları… “Oğlum ve kızımla kaliteli
zaman geçirebilmek çok önemli” derken onlarla paylaştığı zamanın ayrı bir
değeri olduğunu ifade ediyor.