Anneannemin
Ramazanları…
Her Ramazan anneannemin sesini kulaklarımda duyuyorum:
“Eski Ramazanlar farklıydı”… O’na göre her şey eskiden
farklıydı ama galiba ona en çok iç çektiren şey Ramazanlardı. O’nun
anlattıkları eskiyi araştırmakta en itici güç oldu sanırım.

Öğr. Gör. Dilistan Çilingiroğlu Shipman BSc., MBA
Yeditepe Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü
Bşk. Yrd.
Ramazan; tüm iradelerin sınandığı, insanların kendini
Allah’a daha yakın hissettikleri, manevi değerlerin öne çıktığı, kalplerin daha
huzurla çarptığı, heyecanların, politika, para ve problemler yerine iftar
misafirlerinin telaşına dönüştüğü ay…
Köşkte Ramazan şenlikleri!
90-100 yıl kadar önce, şimdiki Bakırköy İncirli Caddesi’nin
ortasındaki bir köşkte otururmuş Nafaa Nazırı ve Sadaret Müsteşarı Ziya
Paşa’nın kızı anneannem Nahide Hanım... Köşkün en üst katındaki okul olarak
kullanılan odasından Fransız mürebbiyeye gözükmeden kaçar, Ramazan
hazırlıklarını seyredermiş. Evde bir telaş içinde oradan oraya koşuşturan hizmetkarlar,
parlatılıp alev alev yanan mangallar, çevrede ihtiyaç içinde olanların
listesini yapan katipler... Hakikaten sadece davul sesiyle uyanıldığı o devirde
sahur, şimdiki gibi aceleyle yemek yeme saati değil evlerde bir şenlik
zamanıymış. Odun fırınlarda hazırlanıp dumanı üstünde tüten bembeyaz
tülbentlerle kaplanmış ekmeklerin kokusu odayı doldururmuş. Dadısı anneannemi
uyandırır ve yüzünü gül suyu ile silermiş. Ev halkının kalkınca üşümemesi için
akşamdan yakılan çini sobalar yine de üst ve alt kat arasındaki holü
ısıtamadığı için portatif el mangallarıyla iki kişi merdivende dururmuş. Büyük
kristal sürahide su ve çocuklara limonata mutlaka bulunurmuş. Çorba mutlaka
terbiyeli olur, tereyağına pek de itibar edilmezmiş. Üç çeşit etten Ziya
Paşa’nın evinde haşlama gerdan eti daha çok tercih edilirmiş. Anneannem,
ilikleri içine çekerken çıkardığı seslerden dolayı bir gün sahurda herkesle
yemek yiyememe cezası aldığını hep gülerek anlatırdı. Yemekte final hoşaf
olurmuş da, mangalların üstünde pişen kahveden içememek çocukları çok üzse de,
yemekten sonra sokaklarda kurulan Hacivat ve Karagöz’ü seyretmeye gitmek bu
üzüntüyü unuttururmuş. Düşünüyorum da hemen yemek üstüne yatağa yatmadıkları
için ne kadar da şanslıymışlar! Evin erkekleri cami ziyaretinden geldikten
sonra ev derin bir sessizliğe dönüşür ve herkes uykuya dalarmış. ”Annem hiç
uyumaz elinde tespihi dua ederdi” derdi, anneannem...

İftar sonrası Hacivat-Karagöz’e
İftar yaklaşırken hizmetkarlar yemek salonunda sofrayı
hazırlamaya başlarmış. Katiplerin önceden listedeki ailelerin iftar yemekleri
tepsilerle ailelere gönderilirmiş. Bugün annemin evinde duran Süleymaniye
turalı büyük pirinç mangalın ortada durduğu bu odada, 20 kişinin yemek
yiyebildiği büyük masif ceviz masaya, rüzgarın bile yerinden uçuramayacağı
kadar kolalı beyaz örtü serilir, üstüne kenarı mineli tabaklar, zarflı
bardaklar, cilalanmış gibi parlayan hurmalar, zeytin, ev yapımı turunç, vişne,
incir reçelleri, sapsarı bal, kaşar peynir ve çocuklar için uslu durma hediyesi
mendilde akide şekeri konurmuş. Ezan sesi duyulduğunda besmele çekilip önce
sular içilir sonra birer adet zeytin yenilir ve iftariyelikler biraz yendikten
sonra seccadelerin hazır durduğu yan odada namaz kılınırmış. Tekrar sofraya
dönüldüğünde önce pastırmalı yumurta yenir, sonra çorba servisine geçilirmiş.
Bunu börek, incik, gerdan türü et yemeği, iç pilav ve daha ziyade güllaç takip
edermiş. Bu yapılan seremoninin aynısı aynı mönüyle o koskocaman mutfakta
hizmetkarlar için de yapılırmış. Teravi namazını evdeki cemaatle beraber evde
kılmayı tercih edermiş Ziya Paşa... Teraviden sonra hizmetkarlar, mürebbiyeler
de alınarak tüm ev halkı Hacivat Karagöz’ü ve alev yutan adamı seyretmeye
gidermiş.

Trabzon’da adetler değişikmiş
Tüm evlerde ve sokaklarda nezaket, zarafet, huzur ve
mutluluğun gezdiği bir İstanbul… Ailenin baba tarafı, Trabzon Sürmene
eşrafından. O bölgenin Ramazan’da yaptıkları, şartlar nedeniyle biraz daha
farklı… Sahurda tercih, kayısı hoşafı ve pilav. Etler, kavurma halinde
tenekelerle kiler odasında saklanırmış ve tabii ki tuzlu olduğu için sahurda
yememeyi tercih ederlermiş. Daha sonraları kahvaltı tercih edilirmiş hafif
şekilde. İftar saati geldiğinde yapılanlar pek farklı olmasa da mönüde bazı
değişiklikler bulunmakta. İftariyelikler yendikten sonra onlar da namaz kılıp
dua etmek için odalara çekilir, sonra yemek yerlermiş. Orada önce çorba içilir
sonra kavurma, et dolması ve pilav yenildikten sonra yufka tatlısı yenirmiş.
Yufka, Trabzon Sürmene’de önemli bir besin. Hanımlar imece usulü birbirlerinin
evinde bu yufkaları en az 1000 adet hazırlar sonra kiler odasının tavanına
asar, üstünü beyaz çarşafla örterlermiş. Gerektiğinde yufka oradan alınır;
kıymalı, peynirli ya da tatlı olarak yapılırmış. Halam yufka tatlısını isteksiz
de olsa tarif etti: Her kat yufkaya süt, yağ sürülüyor araya bol ceviz konuyor,
iç içe sarılıp üstüne yumurta sürülüp fırına veriliyor. Trabzon Sürmene’de
iftar sonrası panayır yok ama hanımlar bir araya gelip fincan oyunları
oynarlarmış. Erkekler ise dedemin tercihi olmasa da genelde
kahveye giderlermiş.
Sonsöz
Nerede olursa olsun sanırım anneannem haklıymış, eskiler
farklıymış! Ama yaşam da bu kadar hızlı değilmiş. Geriye dönemeyiz ama ara sıra
eskiyi yad edebilir ve hayattalarsa halalar, anneanneler, dedelerle konuşup
onlarla da hatırlamanın mutluluğunu birlikte yaşayabiliriz.
Hepinize mutlu, huzurlu Ramazanlar… Sevdiklerinizle...