İhracat
sanayici için seçenek değil, yaşam tarzı

Seramik ve vitrifiye sektörünün toplam
kapasitesi iç pazar tüketiminin dört katı olduğu için sanayici için ihracattan
vazgeçmenin yolu yok. Döviz kurunun canımızı acıtmasına rağmen bu böyle. O
yüzdendir ki Türkiye’de son 3-4 yılda ihracat üçe katlanmış durumda…

Mart 2001’de kredi için Türkiye’deki bankaların düşündüğü
en uzun vade 3 ay ve faizler anormal yüksekken, aynı dönemde Alman bankalarına
başvurduğumuzda Türkiye’de yapılan bu yatırıma hiç tereddütsüz 10 yıl vadeli
kredi verdiler.
Sayın Müfit Ülke, Duravit’in sizin girişiminizle
Türkiye’ye geliş hikayesini anlatır mısınız?
Öncesinde ortağı olduğum küçük çaplı bir vitrifiye üretim
şirketi olan Prima Seramik’in tüm hisselerini almış olduğum yıldı 2000.
Duravit’le ilk görüşmelerimiz o yıla dayanır. 99 depremi sonrası olarak zor bir
yıldı 2000. Önce hareketli, sonra da oldukça durağan bir piyasa yapısı oluştu.
Hem sektörün genelinde zorlayıcı bir tarafı vardı hem de ihracatta fiyat
baskısının Türkiye’deki arz fazlasından dolayı arttığı bir dönemdi. Dolayısıyla
sipariş alma ve mal yetiştirmede eksikliğimiz yoktu ama maliyetlerle başa
çıkabilme sıkıntımız vardı.
Uzun yıllar sektörde iyi yerlerde bulunmuş bir kişi olarak,
farklı bir niş yaratma gerekliliğinin farkındaydım. Yabancı bir ortaklıkla hem
marka, hem sermaye gücü ihtiyacını karşılama imkanım olacaktı. Bu arada
Duravit’in burada bir ortaklık aradığı yönünde duyum aldım. 2000 Haziran’ında
ilk temasımız gerçekleşti. Duravit, tabi ki önceden de çizgisini iyi tanıdığım,
başarısını kanıtlamış bir markaydı. Dolayısıyla Haziran ayını takip eden
gelişme çok hızlı oldu. Ağustos’ta ilk kez Türkiye’de Duravit’in Yönetim Kurulu
Başkanı’yla tanıştık. Hem sektörün uzun yıllar içinde olmam, hem Almanya pazarını
ve Duravit’in Almanya’daki yerini tanıyor olmam işleri hızlandırdı. Tabiri
caizse “kimya tuttu”.
Peki onları Türkiye pazarına çeken neydi?
Duravit şunun farkındaydı: Türkiye, seramik ve vitrifiyede
artık Avrupa’da çok önemli bir ülke. Türkiye artık Avrupa’nın en büyük üretim
noktası ve çok önemli bir ihracatçısı. Ve de seramikte iddialı bir markanın
Türkiye pazarında yer alması lazım. Türkiye pazarında ciddi bir şekilde yer
almanın yolu ise, Türkiye’de üreterek varolmaktan geçiyor. Onların da zaten
ortaklık ve işbirliği yapmak için aradığı profil, kendisi deneyimli ve fiilen
üretimin içerisinde olan bir firma idi. Ortak sadece bir sermaye ortağı
olmamalı, aynı zamanda şirketin başında olmalıydı. Ve biz ortaklık yapısı için
Ekim’de prensip kararı verdik. Kasım’da “joint venture” anlaşmasını imzaladık.
Kasım’da finans krizi dediğimiz ilk kriz patlak verdi. Ancak bu 15 Aralık’ta
toplanacak genel kurulun kararı ertelemesine yol açmadı ve ben şirketin resmi
açılışını 26 Aralık’ta gerçekleştirdim. Bu arada da, henüz Almanlara hisse
satışını gerçekleştirmeden 2001 Şubat krizi patladı. Bu kriz önceki gibi
değildi, gerçek bir krizdi. Piyasaları sarsan bir şok dalgası yarattı. Ben
Almanların hisse satışını ertelemelerini beklerken, onlar yatırım planında
hiçbir kararlarını değiştirmedi. Türkiye’nin potansiyel ve gücüne inandıklarını
ve Türkiye’ye bakışlarının uzun vadeli olduğunu ifade ettiler. Yolumuza devam
ettik. Bu inancın en etkileyici göstergelerinden bir tanesi de, Alman
bankalarından kredi almış olmamızdır. Mart 2001’de kredi için Türkiye’deki
bankaların düşündüğü en uzun vade 3 ay ve faizler anormal yüksekken, aynı
dönemde Alman bankalarına başvurduğumuzda Türkiye’de yapılan bu yatırıma hiç
tereddütsüz 10 yıl vadeli kredi verdiler. Dolayısıyla yabancı bir ortağın
gücünü, nasıl kolay yatırım kararları alabildiğini, yabancı bankaların çok
makul faiz oranları, çok makul ödeme süreleri ile kredilendirebildiklerini
gördüm ve bir Türk sanayicisi olarak, bizim ülkemizde neden böyle şeyler
olmuyor diye sordum kendime. Türk sanayi hep finansman açısından sıkıntılı.
Destek görmüyor. Düşünün, bir yatırım için 3 yıl ödemesiz 10 yıl vadeli kredi,
size çok rahat işletmeyi toparlama imkanı veriyor. Bu imkanlar Türkiye’de
maalesef halen çok kısıtlı. Bizim hikayemizin özü, kuruluşumuzun iki krize
rağmen tereddütsüzce gerçekleşmiş olması. Şunu söyleyebilirim ki, Türkiye’nin
potansiyeli açısından, dışarıdan bakıldığında görünen, içeriden bakıldığında
görünenden çok daha net.
Kriz dönemleri bilinir ki, bazen yatırım yapmak için iyi
dönemlerdir. Her şey daha uygun maliyetli olarak temin edilebilir. Bu kısmen de
doğru oldu. Ve yine işin güzel tarafı, hakikaten de Türkiye’nin dövize çok
ihtiyacı olduğu, yabancı sermayenin çok vurgulandığı bir dönemde bizimkinin net
bir sermaye girişi kazandırmış olması oldu.
6 yıllık kısa geçmişi göz önüne alındığında Duravit
Türkiye’nin başarısını değerlendirir misiniz?
Duravit içeride de, dışarıda da ses getirecek bir başarıya
ulaştı. Sayısal verilerin yanı sıra bana göre başarının önemli bir göstergesi,
piyasada yarattığınız etki ve rakiplerinizin size karşı olan yaklaşımları. Şuna
inanıyorum ki, şu an Türkiye’de bizim en ciddi rakiplerimizin bile - ki üretim
boyutu kat kat üzerimizde olan rakiplerimiz var- bizim getirdiğimiz yenilikleri
takip etmeleri, başarımızın rakiplerimiz tarafından tescil edildiğini
gösteriyor. 2001 yılı üretimin devreye girdiği yıl -yeni tesis, kapasite
artırımı vb.- oldu. 2002’de piyasaya çıktık. 2002-2003 Türkiye’de krizin
etkilerinin en yoğun hissedildiği, piyasanın durgun olduğu yıllardı. Piyasanın
büyümesini ve farkına varılmayı bekledik. Mimarlara kendimizi tanıttık. Bayi
teşkilatını oluşturduk. Zira bayi teşkilatlarını kurmadan bizim sektörümüzdeki
bir firmanın başarılı olması mümkün değil.
Duravit markası, Türkiye’de çok fazla tanınmıyordu o
yıllarda. Yine aynı dönemde yabancı ortağın faydasını gördük. Üretimimizi tam
kapasite çalıştırdık ve ağırlığı ihracata vererek devam ettik. İhracatımız
2002’de üretimimizin yüzde 90’ıydı diyebilirim. Nakit döngüsünü rahatlıkla sağlayabilip,
iç pazardaki ödeme güçlüklerini kolaylıkla atlatmış olduk. İç pazar geliştikçe
ihracatı azalttık. 2004’ün sonundan itibaren ise Türkiye yavaş yavaş krizden
çıktı. Sektörler canlanmaya başladı. Bizi ilgilendiren sektör olan inşaat
sektörü için en dip nokta 2004’ün üçüncü çeyreğidir. Bu noktadan sonra inşaat
sektörü yeniden büyümeye başladı. 2006 yılında ise inşaat sektöründe patlama
yaşandı.
Çok iyi projeler çıkmaya başladı ortaya. Biz o projelerde
daha önce yaptığımız yatırımların karşılığını aldık. Artık mimarlar bizi iyi
tanıyor, markaya güveniyorlardı. Dolayısıyla büyük projelerde değerlendirilen,
çoğunlukla da tercih edilen bir firma olduk. Onun için 2006 yılı bizim için,
diyebilirim ki, büyüme çizgimizdeki yukarı doğru kırılma noktasına işaret eden
bir süreçtir. Bu dönemde Duravit’in Türkiye’de artık piyasa, karar vericiler ve
projeciler nezdinde kabul edilen kalitesi, tasarımı, hizmeti ile tercih edilen
bir marka olduğunu gördük. Duravit, tüm dünyada da öyle oldu. Tüm dünyada Euro
bazında satışlarında yüzde 25’e yakın bir büyüme gösterdi ki bu sektörde başka
bir firmanın ulaşamadığı bir büyüme.
Bu büyümeyi neye bağlıyorsunuz?
Duravit markası pazara yeni bir soluk getirdi. Çok iyi
tasarlanmış, herkesin beğeneceği nitelikte ürünler, iyi bir kalite ve servis
anlayışı, müşteri odaklı bakış…Bu böyle olunca piyasadaki durgunluktan kolay
kolay etkilenmiyor. Tabii şunu da kabul etmemiz lazım, bizim yine de iç
pazardaki toplam büyüklüğümüz, pazarın eskilerinin büyüklüğüne göre küçüktür. O
yüzden de büyüme potansiyelimiz daha fazla. Ayrıca pazarın üst bölümüne hitap
ediyoruz. Üst bölüm de pazarın boş bırakılmış, iyi beslenmeyen bir bölümüydü.
Biz o bölümü iyi besliyoruz.
2007’yi nasıl öngörüyorsunuz?
Türkiye genelinde de olumsuz bir beklentimiz yok. Genel
olarak makroekonomik göstergeler bir olumsuzluğa işaret etmiyor. Dövizde hafif
dalgalanmalar olabilir. Kur ihracat yapanları mutlu edecek bir kur değil.
Şurası da bir gerçek ki, kur düşüklüğüne rağmen hiçbir ihracatçının ihracat
yapmaktan vazgeçmesi mümkün değil. O yüzdendir ki Türkiye’de son 3-4 yılda,
ihracat üçe katlandı kurlara rağmen. Çünkü artık ihracat sanayi için bir
seçenek değil yaşam tarzı haline gelmiş durumda. İhracatsız bir Türk sanayi
artık sağlıklı bir sanayi değil. Dolayısıyla döviz kuru canımızı sıkıyor, belki
acıtıyor ama ona rağmen hiç birimiz ihracattan vazgeçmiyoruz. Bizim ihracatımız
2006’da döviz bazında önceki yıllara göre yüzde 35 civarında arttı.
Sektörümüzün toplam kapasitesi iç pazar tüketiminin 4 katı dolayısıyla bizim
sektörümüz özelinde -ve Türk sanayisi genelinde- ihracattan vazgeçmenin mümkün
olmadığını söyleyebilirim..

Duravit markası, Türkiye’de çok fazla tanınmıyordu o
yıllarda. Yine aynı dönemde yabancı ortağın faydasını gördük. Üretimimizi tam
kapasite çalıştırdık ve ağırlığı ihracata vererek devam ettik. İhracatımız
2002’de üretimimizin yüzde 90’ıydı.
