26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

İhracat sanayici için seçenek değil, yaşam tarzı

 

Seramik ve vitrifiye sektörünün toplam kapasitesi iç pazar tüketiminin dört katı olduğu için sanayici için ihracattan vazgeçmenin yolu yok. Döviz kurunun canımızı acıtmasına rağmen bu böyle. O yüzdendir ki Türkiye’de son 3-4 yılda ihracat üçe katlanmış durumda… 

 

Mart 2001’de kredi için Türkiye’deki bankaların düşündüğü en uzun vade 3 ay ve faizler anormal yüksekken, aynı dönemde Alman bankalarına başvurduğumuzda Türkiye’de yapılan bu yatırıma hiç tereddütsüz 10 yıl vadeli kredi verdiler.

 

Sayın Müfit Ülke, Duravit’in sizin girişiminizle Türkiye’ye geliş hikayesini anlatır mısınız?

Öncesinde ortağı olduğum küçük çaplı bir vitrifiye üretim şirketi olan Prima Seramik’in tüm hisselerini almış olduğum yıldı 2000. Duravit’le ilk görüşmelerimiz o yıla dayanır. 99 depremi sonrası olarak zor bir yıldı 2000. Önce hareketli, sonra da oldukça durağan bir piyasa yapısı oluştu. Hem sektörün genelinde zorlayıcı bir tarafı vardı hem de ihracatta fiyat baskısının Türkiye’deki arz fazlasından dolayı arttığı bir dönemdi. Dolayısıyla sipariş alma ve mal yetiştirmede eksikliğimiz yoktu ama maliyetlerle başa çıkabilme sıkıntımız vardı.

Uzun yıllar sektörde iyi yerlerde bulunmuş bir kişi olarak, farklı bir niş yaratma gerekliliğinin farkındaydım. Yabancı bir ortaklıkla hem marka, hem sermaye gücü ihtiyacını karşılama imkanım olacaktı. Bu arada Duravit’in burada bir ortaklık aradığı yönünde duyum aldım. 2000 Haziran’ında ilk temasımız gerçekleşti. Duravit, tabi ki önceden de çizgisini iyi tanıdığım, başarısını kanıtlamış bir markaydı. Dolayısıyla Haziran ayını takip eden gelişme çok hızlı oldu. Ağustos’ta ilk kez Türkiye’de Duravit’in Yönetim Kurulu Başkanı’yla tanıştık. Hem sektörün uzun yıllar içinde olmam, hem Almanya pazarını ve Duravit’in Almanya’daki yerini tanıyor olmam işleri hızlandırdı. Tabiri caizse “kimya tuttu”.

 

Peki onları Türkiye pazarına çeken neydi?

Duravit şunun farkındaydı: Türkiye, seramik ve vitrifiyede artık Avrupa’da çok önemli bir ülke. Türkiye artık Avrupa’nın en büyük üretim noktası ve çok önemli bir ihracatçısı. Ve de seramikte iddialı bir markanın Türkiye pazarında yer alması lazım. Türkiye pazarında ciddi bir şekilde yer almanın yolu ise, Türkiye’de üreterek varolmaktan geçiyor. Onların da zaten ortaklık ve işbirliği yapmak için aradığı profil, kendisi deneyimli ve fiilen üretimin içerisinde olan bir firma idi. Ortak sadece bir sermaye ortağı olmamalı, aynı zamanda şirketin başında olmalıydı. Ve biz ortaklık yapısı için Ekim’de prensip kararı verdik. Kasım’da “joint venture” anlaşmasını imzaladık. Kasım’da finans krizi dediğimiz ilk kriz patlak verdi. Ancak bu 15 Aralık’ta toplanacak genel kurulun kararı ertelemesine yol açmadı  ve ben şirketin resmi açılışını 26 Aralık’ta gerçekleştirdim. Bu arada da, henüz Almanlara hisse satışını gerçekleştirmeden 2001 Şubat krizi patladı. Bu kriz önceki gibi değildi, gerçek bir krizdi. Piyasaları sarsan bir şok dalgası yarattı. Ben Almanların hisse satışını ertelemelerini beklerken, onlar yatırım planında hiçbir kararlarını değiştirmedi. Türkiye’nin potansiyel ve gücüne inandıklarını ve Türkiye’ye bakışlarının uzun vadeli olduğunu ifade ettiler. Yolumuza devam ettik. Bu inancın en etkileyici göstergelerinden bir tanesi de, Alman bankalarından kredi almış olmamızdır. Mart 2001’de kredi için Türkiye’deki bankaların düşündüğü en uzun vade 3 ay ve faizler anormal yüksekken, aynı dönemde Alman bankalarına başvurduğumuzda Türkiye’de yapılan bu yatırıma hiç tereddütsüz 10 yıl vadeli kredi verdiler. Dolayısıyla yabancı bir ortağın gücünü, nasıl kolay yatırım kararları alabildiğini, yabancı bankaların çok makul faiz oranları, çok makul ödeme süreleri ile kredilendirebildiklerini gördüm ve bir Türk sanayicisi olarak, bizim ülkemizde neden böyle şeyler olmuyor diye sordum kendime. Türk sanayi hep finansman açısından sıkıntılı. Destek görmüyor. Düşünün, bir yatırım için 3 yıl ödemesiz 10 yıl vadeli kredi, size çok rahat işletmeyi toparlama imkanı veriyor. Bu imkanlar Türkiye’de maalesef halen çok kısıtlı. Bizim hikayemizin özü, kuruluşumuzun iki krize rağmen tereddütsüzce gerçekleşmiş olması. Şunu söyleyebilirim ki, Türkiye’nin potansiyeli açısından, dışarıdan bakıldığında görünen, içeriden bakıldığında görünenden çok daha net.

Kriz dönemleri bilinir ki, bazen yatırım yapmak için iyi dönemlerdir. Her şey daha uygun maliyetli olarak temin edilebilir. Bu kısmen de doğru oldu. Ve yine işin güzel tarafı, hakikaten de Türkiye’nin dövize çok ihtiyacı olduğu, yabancı sermayenin çok vurgulandığı bir dönemde bizimkinin net bir sermaye girişi kazandırmış olması oldu.

 

6 yıllık kısa geçmişi göz önüne alındığında Duravit Türkiye’nin başarısını değerlendirir misiniz?

Duravit içeride de, dışarıda da ses getirecek bir başarıya ulaştı. Sayısal verilerin yanı sıra bana göre başarının önemli bir göstergesi, piyasada yarattığınız etki ve rakiplerinizin size karşı olan yaklaşımları. Şuna inanıyorum ki, şu an Türkiye’de bizim en ciddi rakiplerimizin bile - ki üretim boyutu kat kat üzerimizde olan rakiplerimiz var- bizim getirdiğimiz yenilikleri takip etmeleri, başarımızın rakiplerimiz tarafından tescil edildiğini gösteriyor. 2001 yılı üretimin devreye girdiği yıl -yeni tesis, kapasite artırımı vb.- oldu. 2002’de piyasaya çıktık. 2002-2003 Türkiye’de krizin etkilerinin en yoğun hissedildiği, piyasanın durgun olduğu yıllardı. Piyasanın büyümesini ve farkına varılmayı bekledik. Mimarlara kendimizi tanıttık. Bayi teşkilatını oluşturduk. Zira bayi teşkilatlarını kurmadan bizim sektörümüzdeki bir firmanın başarılı olması mümkün değil.

Duravit markası, Türkiye’de çok fazla tanınmıyordu o yıllarda. Yine aynı dönemde yabancı ortağın faydasını gördük. Üretimimizi tam kapasite çalıştırdık ve ağırlığı ihracata vererek devam ettik. İhracatımız 2002’de üretimimizin yüzde 90’ıydı diyebilirim. Nakit döngüsünü rahatlıkla sağlayabilip, iç pazardaki ödeme güçlüklerini kolaylıkla atlatmış olduk. İç pazar geliştikçe ihracatı azalttık. 2004’ün sonundan itibaren ise Türkiye yavaş yavaş krizden çıktı. Sektörler canlanmaya başladı. Bizi ilgilendiren sektör olan inşaat sektörü için en dip nokta 2004’ün üçüncü çeyreğidir. Bu noktadan sonra inşaat sektörü yeniden büyümeye başladı. 2006 yılında ise inşaat sektöründe patlama yaşandı.

Çok iyi projeler çıkmaya başladı ortaya. Biz o projelerde daha önce yaptığımız yatırımların karşılığını aldık. Artık mimarlar bizi iyi tanıyor, markaya güveniyorlardı. Dolayısıyla büyük projelerde değerlendirilen, çoğunlukla da tercih edilen bir firma olduk. Onun için 2006 yılı bizim için, diyebilirim ki, büyüme çizgimizdeki yukarı doğru kırılma noktasına işaret eden bir süreçtir. Bu dönemde Duravit’in Türkiye’de artık piyasa, karar vericiler ve projeciler nezdinde kabul edilen kalitesi, tasarımı, hizmeti ile tercih edilen bir marka olduğunu gördük. Duravit, tüm dünyada da öyle oldu. Tüm dünyada Euro bazında satışlarında yüzde 25’e yakın bir büyüme gösterdi ki bu sektörde başka bir firmanın ulaşamadığı bir büyüme.

 

Bu büyümeyi neye bağlıyorsunuz?

Duravit markası pazara yeni bir soluk getirdi. Çok iyi tasarlanmış, herkesin beğeneceği nitelikte ürünler, iyi bir kalite ve servis anlayışı, müşteri odaklı bakış…Bu böyle olunca piyasadaki durgunluktan kolay kolay etkilenmiyor. Tabii şunu da kabul etmemiz lazım, bizim yine de iç pazardaki toplam büyüklüğümüz, pazarın eskilerinin büyüklüğüne göre küçüktür. O yüzden de büyüme potansiyelimiz daha fazla. Ayrıca pazarın üst bölümüne hitap ediyoruz. Üst bölüm de pazarın boş bırakılmış, iyi beslenmeyen bir bölümüydü. Biz o bölümü iyi besliyoruz.

 

2007’yi nasıl öngörüyorsunuz?

Türkiye genelinde de olumsuz bir beklentimiz yok. Genel olarak makroekonomik göstergeler bir olumsuzluğa işaret etmiyor. Dövizde hafif dalgalanmalar olabilir. Kur ihracat yapanları mutlu edecek bir kur değil. Şurası da bir gerçek ki, kur düşüklüğüne rağmen hiçbir ihracatçının ihracat yapmaktan vazgeçmesi mümkün değil. O yüzdendir ki Türkiye’de son 3-4 yılda, ihracat üçe katlandı kurlara rağmen. Çünkü artık ihracat sanayi için bir seçenek değil yaşam tarzı haline gelmiş durumda. İhracatsız bir Türk sanayi artık sağlıklı bir sanayi değil. Dolayısıyla döviz kuru canımızı sıkıyor, belki acıtıyor ama ona rağmen hiç birimiz ihracattan vazgeçmiyoruz. Bizim ihracatımız 2006’da döviz bazında önceki yıllara göre yüzde 35 civarında arttı. Sektörümüzün toplam kapasitesi iç pazar tüketiminin 4 katı dolayısıyla bizim sektörümüz özelinde -ve Türk sanayisi genelinde- ihracattan vazgeçmenin mümkün olmadığını söyleyebilirim..

 

 

Duravit markası, Türkiye’de çok fazla tanınmıyordu o yıllarda. Yine aynı dönemde yabancı ortağın faydasını gördük. Üretimimizi tam kapasite çalıştırdık ve ağırlığı ihracata vererek devam ettik. İhracatımız 2002’de üretimimizin yüzde 90’ıydı.

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


67459 - unknown - 38.107.179.238