Paris’in arka
bahçeleri

Yazı/Text: EMEL ÇELEBİ
Fotoğraf/Photo: NECATİ SÖNMEZ
Eskiden tarlaları ve bağlarıyla Paris’i besleyen taze
sebze ve meyvelerin, enfes şaraplık üzümlerin ve tatil günlerinde çıkılan kır
gezintilerinin biricik adresi olan köyler artık yepyeni yerleşim merkezleri.

Montparnasse (Plaisance) civarında dükkanlar tüm
azınlıklara olduğu gibi Türk terzisine de ekmek kapısı.
Keşke hepsi benimle birlikte gömülse…” 19. yüzyılın
ortalarında Paris’i yeniden inşa eden şehir plancısı Baron Haussmann’ın ölüm
döşeğinde böyle söylediği rivayet edilir. Doğrusu, bu pişmanlık büyük bir
kararlılıkla kargacık burgacık sokakları buldozerle yıkıp ağaçlarla süslü geniş
bulvarlar açan, parklar, temiz su ve kanalizasyon şebekesi yaptıran, halka
ulaşım sistemi getiren, görkemli binalar konduran barona hiç mi hiç
yakışmıyordu. Plansız inşa edilmiş, iyi aydınlatılmamış, pis sokaklarıyla
ortaçağ Paris’i gitmiş, yerine bütün ulusun gurur duyduğu ışıltılı bir kent
gelmişti. Baron’un, yaptıklarından hayatının son dakikalarında pişmanlık
duymasının nedeni ne olabilirdi?
Müzeleri, galerileri, sarayları, alışveriş merkezleri, kafe
ve restoranlarıyla günün her saatinde, yılın her mevsiminde turistleri baştan
çıkarabilen bu albenili kente şans eseri ikinci kez yolumuz düştüğünde artık bu
kez, turistlerin çizdiği rotalardan uzaklaşıp olabildiğince günlük hayatın
içine karışmaya karar vermiştik. Bu sayede, belki de eski kentin sınırlarını
genişletip, çevre köyleri de Paris’e katan Haussmann’ın sonradan duyduğu büyük
pişmanlığın nedenini de kavrayabilirdik. Eskiden tarlaları ve bağlarıyla kenti
besleyen taze sebze ve meyvelerin, enfes şaraplık üzümlerin ve tatil günlerinde
çıkılan kır gezintilerinin biricik adresi olan bu köylerin, pastoral hayatın
izlerine günümüzde, kıyıda köşede de olsun rastlayabilecek miydik?
Belleville
Bir zamanlar yemyeşil, sakin bir köy olduğu söylenen
Belleville, Haussmann’ın kenti genişletme çabalarından çok sonra 1960-70’lerde
geçirdiği yeniden yapılanma çabaları sonucunda bugün caddelerinde yükselen
beton bloklar, alışveriş merkezleriyle tanınmayacak halde. Semte ayak basar
basmaz fark edilen etnik çeşitlilik buraya çok renkli, çok kültürlü bir hava
kazandırıyor. Belleville 19. yüzyıl ortalarından beri göçmenlerin gelip
yerleşmesiyle minik bir dünya köyüne dönüşüvermiş; Ramponeau Caddesi Tunus’tan
gelen Yahudilere, Vaucouleurs ve Jean-Pierre Timbaud caddeleri Cezayirli
Araplara ayrılmış. Tabii herkes kendi kültürünü yansıtan bir dükkan ya da
lokanta açmış. Eh, nimetlerinden faydalanmak da bize düşüyor: Çin ya da Vietnam
lezzetlerine düşkünseniz, Faubourg-du-Temple civarında kendinizi cennete düşmüş
gibi hissedebilirsiniz. Her adımda rastlayabileceğiniz lokantalar meraklılarına
bedava yasemin çayı ile mutfaklarından zengin ve görece ucuz seçenekler
sunuyor. Bu bölge Rusya ve Polonya’dan gelenlerin yanı sıra Türkler ve
komşuları Yunanlılara da kucak açıyor.
Sokaklarda rengarenk, geleneksel kıyafetleri içindeki zenci
kadınların salına salına yürüdüğünü görmek hiç de şaşırtıcı değil. Salı ve cuma
sabahları kurulan semt pazarı da aynı renklilikte: Mali, Gambia ve Zaire’den
gelme ürünlerle dolu. Eski günler mi? Onların izine Paris’e bir tepeden bakan
Belleville Parkı civarında yürürken rastlayabilirsiniz: Artık pek de bakımlı
olmayan bahçeler içinde gizlenen teraslar halinde inşa edilmiş evler, bahçe
duvarları arkasına sıkışıp kalmış üzüm bağları… Kat kat teraslar halinde
tepeden aşağı doğru inen parktan, Paris’e gelen her turistin uğrak noktası olan
Eiffel Kulesi’ni ancak uzaktan siluet halinde görmek mümkün. Belleville ve
komşu köy Menilmontant’ın sınırlarında dolanan Pyrennees Caddesi’nin
sürprizlerinden biri de, no. 72’de: Efsanevi kadın şarkıcı Edith Piaf’ı daha
küçücük bir bebekken, burada evin merdivenlerine bırakıvermişler.
Menilmontant ve Charonne
Bölgenin Belleville Caddesi’e yakın olan bölümünün neredeyse
tamamı yıkılıp yeniden inşa edilmiş durumda. Artık çok eskilerde kalan meyve
bahçelerinin, üzüm bağlarının namı ise şimdi yalnızca sokak isimlerinde
yürüyor: Amandiers (badem ağaçları), Pruniers (erik ağaçları), Muriers (dut
ağaçları), Pressoir (şaraphane)… Tepeye doğru tırmanan Laurence Savart Caddesi
ağaçlıklı köy evleri, bahçe duvarlarının arasındaki daracık sokaklarıyla
gözümüzü okşuyor. Aşağıda kalan ana caddede (Menilmontant) ise sıradan bir
Parisli’nin her günkü koşuşturmacasına ortak olmak mümkün: Sıra sıra dizilmiş,
arı kovanı gibi işleyen peynirci, şarküteri, manav ya da balıkçı dükkanları ve
ellerinde torbalarla kapılardan girip çıkan, günlük alışverişlerini yapan
insanlar. Fransız rock’çıların mekan tuttuğu alternatif kafeler, geleneksel ve
lezzetli çöreklerin satıldığı fırınlar da keşfedilmeyi bekliyor.
Paris’in ünlüler mezarlığı da, Menilmontant’tan kısa bir
yürüme mesafesindeki Charonne’un sınırları içinde. Buraya kadar gelip de Isadora
Duncan’dan Sarah Bernhard ve Edith Piaf’a; Oscar Wilde’dan Proust ve Balzac’a;
Modigliani’den Delacroix’e; Chopin’den Jim Morisson’a ve hatta Yılmaz Güney’e
kadar pek çok ünlünün yattığı Pere-Lachaise’e de uğramamak olmaz. Bundan iki
yüzyıl önce aristokrat ailelerin popüler sayfiye yeri olan Charonne, şimdi
alternatif müzik yapan cafe-barları sayesinde de pek çok sanatçının buluşma
mekanı. Jardins Debrousse’deki Ermitage köşkü, adını üzüm bağlarından alan
Vignoles caddesindeki dar ama kalabalık sokaklar, geçmiş yaşamlara ilişkin
çağrışımlar yapıyor.

Sacre-Coeur kilisesinin çevresinde hayat…
Plaissance
20. yüzyılın başında işçi sınıfının yaşadığı küçük bahçeli
köy evleriyle Giacometti, D. Rousseau, Aragon gibi yoksul sanatçıları kendine
çeken bölge, günümüzde genç Parisli entelektüellerin mekanı oluvermiş. Çin
lokantaları, kafeleri, manavları, şık kitapçıları, pastaneleri, şarküteri,
peynirci ve şarapçılarıyla günün her saati canlı olan Daguerre caddesi kısmen
yayalara ayrılmış. Yine aynı cadde üstünde bulunan, keçi ve inek sütünden
yapılma binbir çeşit peyniriyle ünlü Fromage Rouge, akşam belli bir saatten
sonra şarap da içilen bir lokanta havasına bürünüyor. Odun fırınında tamamen
organik malzeme kullanarak enfes üzümlü çörekler, meyveli tartlar, ekmekler
pişiren tarihi pastane Le Moulin de la Vierge’ye de uğramadan geçmeyin, özellikle sabah saatlerinde. Çerçeve yapımcısı, ayakkabı tamircisi, kuaför, sahaf
gibi diğer küçük esnafa da kucak açan bölgede, düşük bütçeli turistler için
konaklama imkanı da bulunuyor. Yönetmen Agnes Varda’nın evi ve stüdyosu da
Daguerre’de. Birkaç sokak ötede bulunan otel Mistral (24 rue Cels), II. Dünya
Savaşı boyunca Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’in yaşadığı mekan. Bölge
her nasılsa ‘burjuvalaştırma’ operasyonundan kurtulabilmiş parke taşlı daracık
sokakları, küçük köy evlerinin toplandığı ve isminden de bir zamanlar
sanatçıların yaşadığı anlaşılan Passage des Arts’ı, alternatif filmler oynatan
ve yaz aylarında bahçeye açılan kafesiyle ünlü sinema salonu L’Entrepot (rue
Francis de Pressense, no. 7-9) ve canlı gündelik yaşamı ile insanda yaşama
sevinci uyandırıyor.
Ve diğerleri…
Auteuil, Passy, Montsouris, Butte-Aux-Cailles,
Rhin-et-Danube, Battignoles, La Goutte-D’or, Montparnasse ve hatta günümüzde
Sacre-Coeur Kilisesi ile çok turist çeken Montmartre’nin ara sokakları, kıyıda
köşede kalmış değirmenleri ve üzüm bağları keşfedilmeyi bekliyor.
Artık kent merkezinden çok da uzakta olmayan, ama yine de
turist kalabalığından uzakta dolaşıp pastoral hayatın izini sürebileceğiniz bu
köyler, ne yazık ki günümüzde de bir yeniden yapılanma, seçkinleştirme
sürecinden geçiyor, ki Haussmann’ın pişmanlığı bundan olsa gerek.

Montmartre civarında küçük bir parktaki duvar yazıları…