|
“Tiyatro ümidi
getirir”

Yazı/Text: CEREN ÜNLÜ
Fotoğraflar/Photos: UTKU TONGUÇ TOPAL
Melih Cevdet Anday’ın ‘Mikado’nun Çöpleri adlı eserini
sahneye koyan ünlü tiyatrocu Zeliha Berksoy, son olarak Haldun Taner’in
‘Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ adlı oyununu yönetiyor. Beşiktaş
Belediyesi Kültür Sanat Platformu Prodüksiyon Tiyatrosu’nun bu iki oyunu,
Akatlar Kültür Merkezi’nde sergileniyor.

Sahneye ilk adımını attığı 4 yaşından bu yana tiyatrodan hiç
ayrı düşmemiş Zeliha Berksoy. Bir oyuncu, rejisör, üniversite hocası ve
müzisyen olarak, yaptığı tüm işleri ne kadar çok sevdiğini gözlerinden anlamak
hiç zor değil. Ama oyunculuk apayrı bir yerde duruyor onun için. Esas doğam
dediği oyunculuğu aşkla bir tutması da ondan. “İlk sahneye çıkışım Shakespeare’in
bir oyunuyla oldu. Yanlışlıklar Komedyası’nda kilise çocuğu olarak sahneye
çıktım. Devlet Tiyatrosunda’ydım. 50’li yıllardı. Tiyatroya çok meraklı bir
çocuktum. Devamlı sahnede dolaştığım için artistler demişler ki Zeliha’nın da
sırtını sıvazlayalım, sahneye itelim, sahne tozunu yutsun. Artık onun da hayatı
tiyatro olsun. Daha sonra tabii konservatuvarı bitirdim.” Tiyatroya ilk
başladığı 60’lı, 70’li yıllardan bugüne uzandığında aklına gelen ilk
farklılıklar ve izlenimlerse şunlar: “70’li yıllarda 40 tane özel tiyatro perde
açıyordu. Ve hepsi çok önemli tiyatrolardı. Tıklım tıklım da doluyordu.
Beyoğlu’nda Tünel’den başladığınız zaman, Taksim’e kadar sağlı sollu birçok
tiyatro vardı. İstanbul Tiyatrosu, Karaca Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu, Küçük Sahne….
Bir de tabii tiyatroya gelen izleyiciler çok özenli gelirlerdi, çok seçici
gelirlerdi. Farklı ve güzel bir tiyatro hayatı, seyircisi vardı.
Şimdi yok mu şimdi de var tabii. Televizyon, diziler, yaşam
koşulları, trafik, hayat pahalılığı tiyatroyu yaraladı. Ama tiyatro öyle bir
şey ki 2500 yıllık bir tarihi var. Ona hiçbir şey olmaz ama onu izlemeyen
insanlara olur. Yani tiyatroya gitmemek bir insan için çok büyük bir eksiklik
hayatında.”
Brecht ve Nazım Hikmet, Zeliha Berksoy’un tiyatro hayatında
öne çıkan iki büyük yazar. Bu iki ismin Türk tiyatro izleyicisiyle buluşmasında
onun tartışılmaz bir emeği var. “Ben kendi tiyatro hayatımda gerçekten
düşündüğüm zaman, paha biçilmez güzel rollerde oynadım. Hepsi çok seçilmiş çok
seçkin projelerdi. Mesela Marlene Deitrich’in hayatını oynadım 2002’de. Mesala
Nazım Hikmet projesi yaptım. Mesala Brecht projeleri yaptım. Genco Erkal’la
ikili Brecht programları yaptık. Şimdi geriye baktığım zaman boş iş yapmadım,
seçerek yaptığım için herbir projede gerçekten çok büyük heyecan duydum,
yüreğimi ve aklımı koşulsuz koydum. O muydu, şu muydu, öbürü müydü bilmiyorum.
Ama gönlümde Nazım’ın yeri çok başka tabi… Nazım’la yan yana Brecht’i
getirseniz ben Nazım’ı tercih ederim.” İsim babası olan Nazım’la tanışıklığı
hatırlayamadığı kadar eskiye uzanıyor. Hep Nazım şiirleri okuyan annesinden
gelen büyük bir geleneği sürdürüyor. Taranta Babu’ya Mektuplar’dan Jokond ile
Siyau’ya Nazım’ın bir çok eserinde sahne alıyor Berksoy. Son olarak 2002
yılında ‘Nazım’a Armağan’ı yapıyor. Tüm bu yoğun temposunun yanında Mimar Sinan
Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları bölüm başkanlığını da
yürütüyor. Hocalık ve eğitmenlik hiç de kolay bir iş değil ona göre. “İlk
olarak kültür tarihini öğrenin diyorum öğrencilerime. Oyunculukta ilk once
yetenek çok önemli ama kültür de çok önemli. İkisi birlikte gidiyor. Biz
okullarda klasik tiyatro eğitimi vermek durumundayız. Modern tiyatroyu da
okutuyoruz. Tema eğitimi vermek ve bunu bilimsel olarak yapmak durumundayız.
Çocuklar bu donanımla çıkıyorlar ama hayat onların önüne başka şeyler
getiriyor, bunu bilemiyoruz. O artık oyuncunun değerlendirme meselesi. Ama
belli başlı doğruları öğrendikten sonra bu öğrenciler dizi de yapsalar, sağlam
bir perspektife sahip oldukları için zarar görmezler. Öteki türlü zarar görür,
yok olur giderler. Oyuncunun tiyatroya dönebilmek durumunda olması lazım. İster
dizi çeksin ister ne yaparsa yapsın. Çünkü er meydanı burası. Bu, bütün dünyada
böyle.”
Zeliha Berksoy tam 14 yaşında, bu işi seçerse çok acı
çekeceğini, çok hırpalanacağını söyleyen annesiyle bir hesaplaşma sahnesi
yaşıyor ve konservatuvar sınavlarına giriyor. Türkiye’nin en büyük opera
sanatçılarından ve ressamlarından olan annesi Semiha Berksoy, kuşkusuz ki
hayatında en etkili olan insanlardan bir tanesi. 2004 yılında aramızdan ayrılan
Semiha Berksoy’la ilişkileriyse, klasik bir anne-kız ilişkisinin çok ötesinde…
“Semiha Berksoy’un kızı olmak öyle kolay bir şey değildi. Tamamen başka bir
gezegende gibi yaşardı annem. Uzayda, kozmik bir sanat gezegeninin içinde
yaşardı. Buna karşılık gündelik yaşam içinde de çok disiplinliydi. Saatini
vaktini gayet iyi bilir, her şeyini hesap eder. Ama her şey onun yaratıcığına
özgürce yol vermek, hizmet etmek durumundadır. Sanatta ne kadar kozmikse, özel
yaşamında da o kadar sistematikti. Bunu da sürekli bana söylerdi. Anne olarak
çok disiplinliydi. Hiç affetmeyen bir anneydi. Küçücük bir çocukken bile…
Meslek hayatımda da acımasız bir eleştirmendi. Annemden ödüm kopardı benim.
Olmuş mu olmamış mı, yapabilmiş miyim, yapamamış mıyım. Pat diye söyleyiverirdi
ama allahtan daha çok güzel şeyler söylerdi. Bizim çok sütliman bir hayatımız
yoktu. Çok çatışmalı yaşardık biz anne – kız. Çok tartışırdık. Bana olan
şefkatini bilirdim, sevgisini hiç göstermezdi. Öyle aramızda içli dışlı bir
ilişki yoktu, kavgalı tartışmalıydı ilişkimiz ama beni çok sevdiğini biliyorum.
Bilmeme gerek yok, sahnede oynarken benle özdeşleştiğini tahmin ediyordum.
Kusursuzluk isterdi, yaratıcılık isterdi. Yaratıcılık dışındaki en küçücük
anınızı hemen yakalar, hemen söylerdi. Sahne terbiyesi, rol yaratmak, rolü
sahne üzerinde sürdürmek bunların hepsi annemden öğrendiğim şeylerdi.” Zeliha
ve Semiha Berksoy tarihte az rastlanır bir anne – kız örneği aynı zamanda.
Berksoy, annesinin yurtdışındaki tüm turnelerinde ona her zaman eşlik ettiğini
ve yaşadıkları ilişkinin bir tür sanatçı dayanışması, ancak sanatçıların
anlayabileceği bir paylaşım olduğunu da söylüyor. Ve ekliyor “Ama özel
hayatınızla böyle bir devle yaşamanız tehlikeli de bir şey. Her an gözü sizin
üstünüzde ve hata yapmanızı affetmeyecek. Ben de epey dirençliymişim, borumu
öttürmüşüm yani.”
Zeliha Berksoy bugünün sanat ve kültür ortamında, genç
kuşaklar ve Türk seyircisi adına bir hayli üzgün. Ona göre hiç desteksiz,
başarılı yapımlara imza atabilmek yaratıcı beyinlerin çeşitli
kahramanlıklarıyla mümkün. İnsanları tiyatrodan uzağa düşüren bugünün hızlı ve
gürültülü dünyasına tiyatronun neler katabileceğini ise şu sözlerle özetliyor:
“Tiyatro size her şeyi katar, hayatı katar, hayata bakışı katar. Hayatta duruşu
katar, hayatla mücadele etmeyi katar. Ve en önemli şey tiyatro ümidi getirir,
ümit edersiniz. Tiyatroya girdiğiniz anda başkasınızdır, tiyatrodan çıkarken
başkasınızdır. Ümit etmeyi öğrenirsiniz. Pesimizmle, yıkılmışlıkla,
kaybedilmişlikle biten bir oyun beni hiç ilgilendirmez. Her zaman akılcı, ümit
eden, varoluşa doğru giden bir oyun ilgilendirir ki zaten bütün büyük tiyatro
yazarları da sonunda insanlığı aydınlığa çıkaran sonuçlara giderler. Kimisi
düşündürerek bunu yapar Brecht gibi, kimisi duyumsatarak yapar, şöyle yapar,
böyle yapar. Hayatla mücadele verilebilir, her türlü mücadele verilebilir.
Bazen yukardan uçarsınız, bazen yeraltından gidersiniz. Ama ümitli olmak çok
farklıdır. Gündelik mücadeleyi vermek başka bir şey, hayata yukardan ümitle
bakmak başka bir şey. Aklınızın içinde sizi hep yukarda tutacak bir projeniz
varsa, o zaman insan hiç yıkılmaz diye düşünüyorum. Böyle hissetme ve düşünme
terbiyesini de annemden aldım. Çünkü annem son nefesine kadar halen sanatla
uğraşıyordu ve ümit ediyordu. Sanat insanı çok mutlu eden bir şey. Büyük bir
güç veriyor size, sonsuz bir özgürlük veriyor…”
|
|