Ya gel artık ya da
tamamen git!

Hikaye/Story: MURAT UYURKULAK
Yaşamanın ne kadar ağrılı bir iş olduğunu bildiklerinden
olsa gerek, başka insanların iyiliğine ve selametine dair en güzel duaları
yaşlılar eder… ‘Kazasız belasız git gel’, ‘Allah zihin açıklığı versin’, ‘iyi
uykular’, ‘hayırlı işler’, ‘sıhhatler olsun’ ve gündelik dilin irili ufaklı ne
kadar güzel temennisi varsa, yaşlıların ağzından döküldüğünde daha bir anlam
kazanır… Samimi olduklarını hisseder insan onların, ‘rasgele’ söylemediklerini,
o duaların arkasında zorluklarla geçmiş koca koca hayatlar olduğunu…
Bir ailenin en mutlu ve huzurlu anlarında, sözgelimi neşeli
bir gezide, mükellef bir sofranın başında, ferah ve asude bir bayram sabahında,
bir an durup, mutluluktan ve huzurdan uzak düşmüş insanlar için dua etme
ihtiyacı hissederler yaşlılar… Derin bir selam gibi, ‘ben şimdi mutluyum, ama
sizi de unutmadım’ der gibi… Sanki mutluluğu, başka insanlar adına kaygı
duyarak, onların iyiliği için yakararak, daha ilahi ve kıymetli kılmak isterler…
Kış mevsimi çetindir bilirsiniz… Soğuk öyle kolay başa
çıkılabilecek, korunulabilecek bir şey değildir… Hele ülkemizin bazı
bölgelerinde ısınmak basbayağı bir ölüm kalım meselesidir… Her yıl onlarca,
yüzlerce insanın, başlarını sokacak bir evleri, kendilerini ısıtacak sobaları,
giyecek paltoları olmadığı için donup öldüğünü duyarız… Donup ölmek… Hani
romanlarda, filmlerde anlatılan şu derin, huzurlu uyku ânı… Belki de ölmenin en
hülyalı hali…
Kış gecelerinde, kömür sobası çıtır çıtır yanarken, gözünde
burnunun ucuna dek inmiş gözlükleri, kim bilir hangi torununa yeni bir atkı,
yeni bir kazak, yeni bir hırka ören anneannemin, bir an şöyle derin ve kederli
bir nefes alıp ettiği duayı hiç unutmam: Allah bu kış kıyamette naçar kalanlara
yardım etsin… Bu duayı ne zaman duysam, boğazıma bir şey düğümlenirdi… Karşımda
gürüldeyen soba, ısıtan değil, içimi yakan bir şeye dönüşürdü… Dışarıdan gelen
rüzgâr uğultusu, yağmur tıpırtısı, gök gürültüsü, sıradan birer ses olmaktan
çıkar, en amansız canavarların kükremesi gibi çarpardı kulaklarıma...
Kışla otuz beş yıllık hayatımda hep bir aşk-nefret ilişkisi
yaşadım… Isınan bir evim varsa, kış iyilik, güzellik, sakinlik anlamına geldi…
Okudum, yazdım, düşündüm, seviştim, sevdim… Isınmayan evler ise, kışı cehenneme
çevirdi benim için… Üşüdüm, dağıldım, korktum, sevişmeye ve sevmeye bile halim
kalmadı…
Şimdi yaşadığım evde merkezi doğalgaz sistemi var, müthiş
bir şey, bana ilk kez kemiklerime kadar ısındığımı hissettirecek bir başarıyla
yanıyor kaloriferler… Ama gelin görün ki bu kez de bir türlü kış gelmiyor… Siz
de farkında mısınız? İklim değişikliği, hepimizin birebir hissettiği, hayatında
elle tutulur şekilde tanık olduğu bir durum artık… Yoksa Aralık’ın ortasında
ilkbaharın işi ne?
İklim değişikliği ve onun yeryüzü adına yol açabileceği
felaketler beni kaygılandırıyor… Fakat en azından, naçar olanların çok fazla
üşümediğini düşünerek teselli buluyorum… Bankamatiklerde uyuyan sokak
çocuklarının burunlarının daha az aktığını… Diyarbakır’da, Kars’ta,
Erzurum’daki yoksulların ciğerlerinin daha az su topladığını… Sobasını yakacak
ne kimsesi ne de mecali olan yalnız yaşlıların, ecele bir süre daha
direnebileceğini…
Böyle duygusal ve insancıl kelimeler döktürdüğüme bakmayın…
Ne yalan söylemeli, yoksulları ve naçarları daha az düşünür oldum… Belki
yanımda artık dualar edecek bir anneannem olmadığından, kendi yalnızlığımla ve
perişan ruhumla çok daha fazla meşgul olduğumdan… Kalbimin giderek
taşlaştığını, vicdanımın sertleştiğini hissediyorum… Çoğunuzun benden farkı
olduğunu da sanmıyorum… Kim bilir belki de kış bir türlü gelmediğinden… Kış
rötar yaptıkça, vicdanlar buz kestiğinden belki…
Anneannem gibi güzel ve samimi dua etmek benim ne haddime…
Ama yine de son cümlem şu olsun:
Allah herkesin evini ısıtsın, kimseyi kış kıyamette naçar
koymasın…