İstanbul’un en
kıdemli yoldaşı İstanbul Üniversitesi

Yazı/Text: OYLUM YILMAZ
Fotoğraflar/Photos: UMUT KAÇAR
İstanbul’un fethiyle birlikte alimleri çevresine
toplayan İstanbul Üniversitesi’nin sınırları içinde tarihe dair pek çok, bugüne
dair pek az şey var sanki. 73 bin genç öğrencisi, 5200 öğretim görevlisine
rağmen, üniversite bugünden çok geçmişi yaşıyor gibi…
Yüzlerce yıllık tarihiyle varlığını sürdürürken
geleceğini aramaya devam ediyor.

İster Beyazıt’ta, ister Üniversite durağında in tramvaydan
fark etmez, duraktan üniversiteye ilk adımını atmaya başladığında, zamanın,
üniversiteye doğru yürüyen bedeninin etrafında, sanki hissedilirmiş gibi,
tutsan dokunacakmışsın gibi eğilip büküldüğünü, şekilden şekle girdiğini
zannedersin. Üniversitenin kendi zamanıdır bu. Sen zamanda bir an, üniversite
ve civarıysa tüm zamanların hakimi, ta kendisidir sanki. Öyle görmüş geçirmiş,
öyle bilge… Üniversitenin o dev kapısı hızla kendine çekerken her şeyi, önce
kapıyla aranda aşman gereken bir meydan olduğunu bilirsin. Ve üniversite
yaşamının, biraz da bu meydanda başlayıp sona erdiğini...
Alacakaranlık kuşağı diye bir şey varsa eğer hayatta, o işte
bu meydandadır. Diyelim ki mevsimlerden sonbahar, İstanbul’un gündüzü gece
misali hissettiren, kurşuni gri günleri başlamış çoktan. Koşar adımlarla
meydanı geçerken zamanın içinden çıkıveren eller boğazına yapışacaktır. Sanki
geçmiş günlerin sevinçli telaşları, aşkla çarpan yürekleri, gençliğinin
baharını doya doya yaşamışlıkları, yine başka bir anda bu meydanda solan
ruhlara, nice yağmurların şimdi çoktan temizlediği parke taşlarına bulaşan
çığlıklara, aşk acılarına, umutları ülkeyle birlikte gölgelerde yitenlere
karışır. Sanki binlerce genç ruhun geçirdiği binlerce benzersiz an, bu
meydanda, bitimsiz bir alacakaranlık kuşağında, yeniden yeniden yaşanır… Hiçbir
rüzgar dağıtamaz meydanın kendine has kokusunu ve isterse onlarca güvercinin
kanatlarından çıksın, hiçbir ses bastıramaz geçmişten kalan tuhaf
sessizliğini.
İstanbul Üniversitesi, herhangi bir üniversiteye benzemez,
ismiyle müsemma, her şeyiyle İstanbul şehrinin tıpkısıdır çünkü. Meydanı bir
yana, gerçek anlamda bir kampustan, bir merkezden yoksun yapısı, zamanın solgun
gölgeleriyle kaplı labirentimsi arka sokakları, bu sokaklarda ansızın
beliriveren tuhaf fakülte binaları, yüzlerce öğrenciyi alabilecek kapasitede
olduğu halde hiç dolmayan dev amfilerin yanı sıra, küçük, soğuk, külrengi
dersliklerinde üst üste ders gören kalabalıkları, kahvehaneleri, tekinsiz
seyyar satıcıları, ister büyük, ister küçük olsun hiçbir zaman ısınmayan cümle
binaları, hiç bakılmayan bahçeleri ve kafanızı nereye çevirirseniz göz göze
geleceğiniz dünden kalma yatırları, küçücük camileriyle İstanbul Üniversitesi
şehrin içinde şehir gibi önünüzde, arkanızda, her yanda beliriverir. Tarihi de
talihi de, yine şehirle birdir. Ki bitimsiz bir tereddüt haline,
istikrarsızlığa; kaynağı derinlerde saklı ışıklı bir estetik eşlik
etmektedir…
Kimileri 1453 diyor, kimileri işi daha da eskilere götürüp 1
Mart 1321’de iddialı; İstanbul Üniversitesi’nin kuruluş tarihi için… 1321 de,
1453 de akla yatkın. Zira 1321’de İstanbul Üniversitesi’nin bugün üzerine
kurulu olduğu tepede, hukuk, tıp, edebiyat ve felsefe dersleri gören genç
Bizanslı öğrencileri ve onların filozofvari öğretmenlerini hayal etmek hiç de
zor değil. Diğer yandan yüz küsur yıl atlayıp, haşmetli Fatih Sultan Mehmet ve
bir o kadar görkemli tabasının, gururla ayak bastıkları İstanbul’un yine bu
malum tepesinde, fethin hemen ertesi günü bilimsel toplantılar düzenlemesi de
yine hayal gücünü pek zorlamıyor. Hem, dev bir imparatorluğun devamı ancak,
savaşın hemen ertesinde, Osmanlı bilim ve kültürünü İstanbul ekseninde nasıl
kurup yürüteceğini alimleri eşliğinde düşünen Fatih’e dayanmaz mı biraz da…
Dayanır elbet… O günden itibaren deyim yerindeyse ilim irfan yuvası olmuş bu
tepe. Sırasıyla Beyazıd, Yavuz, Kanuni Sultan Süleyman medreseleri açılmış,
bugün bizim anladığımız üniversite değerlerinden farklı da olsa Osmanlı
insanına eğitim verilmiş. Önceleri güneş gibi parlak, sonraları sönen
İmparatorluk ateşi gibi kızıla çalan, zayıf, soluk bir ışık misali…
Derken ‘Çöküş’ dönemi esnasında, zayıf da olsa bir silkiniş
anı ve laik yüksek öğretim anlayışına ilk geçiş gerçekleşmiş: 23 Temmuz 1846,
Birinci Darülfünun’un kurulması. Ancak bugünkü anlamda İstanbul
Üniversitesi’nin ilk açılış tarihi 1863 yılında verilen ve birkaç seferden
öteye gidemeyen ilk deneysel fizik dersine dayandırılmakta. Darülfünun yani
İstanbul Üniversitesi bu ilk fizik dersinin hemen ardından kapanmış, ta ki
1970’de ikinci kez yeniden açılana kadar. Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar bu
açılıp kapanmalarının ardı arkası kesilmemiş üniversitenin ve Cumhuriyet’ten
sonra da kaderi değişmiştir demek mümkün değil pek. Resmi olarak bugünkü adıyla
1933 yılında açılmasının ardından öğrencileri tarafından defalarca işgal
edilecek ve bu işgallerin ardından yine pek çok kez kapatılacaktır.
İstanbul Üniversitesi’nin sınırları içinde tarihe dair pek
çok, bugüne dair pek az şey var sanki. 73 bin genç öğrencisi, beş bin iki yüz
öğretim görevlisine rağmen, Üniversite bugünden çok geçmişi yaşıyor gibi.
Cumhuriyetin ilk zamanlarındaki ilerleme, batılılaşma aşkı da, yakın geçmişe
damgasını vuran heyecanı da artık çok gerilerde kalırken şimdi varoluşunu
anlamlandırmak için yeni bir arayış içinde. Yüzyıllarca kendine pek çok amaç
edinmiş, ülkenin siyasi dalgalanmalarıyla, toplumun tüm başat eğilimleriyle
yönlenmiş bu büyük kurumun arayışının sonunda bulacakları önemli. Ne de olsa
hem şehirle, hem de ülkeyle kader birliği etmiş durumda. Umutsuzluğa düşmek
için sebep yok. İstanbul da yıkılacak değil ya…

Üniversitenin ana binası öğrencilere ihtiyaç
duyabilecekleri her olanağı sağlıyor.