Mimarların
Arşiv Kayıtlarına Geçen İlginç Vakaları 1908-1922
İstanbul mimarisi ve
genelde Türkiye için 2. Meşrutiyet sonrası dönem, özellikle mesleğin toplumsal
yapılanmasını değiştiren bir aralıktır. Oya Şenyurt bu evreyi belgeleri aracılığıyla
örnekliyor.


Çöken binaya ait raporlar.
Oya Şenyurt n 2. Meşrutiyet, kuşkusuz 18. yüzyılın
sonlarından itibaren Gayrımüslimlerin eline geçen mimarlık mesleğinin Türkler
tarafından devralınmasında önemli bir dönemdir. Gayrımüslimlerin bu döneme
kadar mimarlık mesleğinde oluşturdukları tekel, Türk ve Müslüman burjuvazinin
oluşturulması adına atılan bazı adımlar sebebiyle kırılmıştı. Türk mimarlarının
da devlet hizmetinde bulunmaları ve kendilerine bu alanda yer açma çabaları
1908’den önce başlamış, bu tarihten sonra da hızlanmıştı. Özellikle babadan
oğula mimarlık mesleğini sürdüren bazı Gayrımüslim ailelerin eskisi kadar talep
görmemesi, Türk mimarların bu alandaki boşluğu doldurmaları için önemli bir
fırsattı. Sözgelimi, kamu yapılarının ve sarayların mimarı olarak anılan Rum ve
Ermeni iki ailenin son bireylerine devletin kapıları kapanmıştı. 2.
Abdülhamit’in saray mimarı Vasilaki İoannidis’in ölümü sonrasında, oğlu
Yanko’nun da görevine 1907 yılında son verilmişti (BOA., YMTV., Dosya no: 299,
Gömlek no: 122). 2. Meşrutiyet’ten çok önce vefat eden Serkiz Balyan’ın
kardeşi, Paris’teki bir mimarlık okulundan diplomalı mimar Leon Nikogos
Balyan’ın fakirlik ve işsizlikle başedemediği 1904 yılı kayıtlarında
bulunmaktadır (BOA., YMTV., Dosya no: 269, Gömlek no: 76).
2. Meşrutiyet bu anlamda Türk ve Müslüman mimarlara bir umut
ışığı gibi görünmektedir. Ancak, bu ışık bazı mimarlar için pek de parlak
değildi. Bu sebeple isimleri daha önce fazla gündeme gelmemiş mimarlara ait
kayıtlar dönemin mimarlık ortamını tanıtması açısından anlamlıdır. 1908
devriminden sonra, Türklüğü ve Türkleri savunan İttihat ve Terakki Partisi’nin
iktidarı, geçmiş yıllardan farklı olarak bürokratik kadrolarda Türk mimar ve
mühendislerinin istihdamını da hızlandırmıştır. Bunun ötesinde, dışarıdan iş
almak amacıyla açılan ihalelere, müteahhitlik yapan Türk mimar ve mühendisleri
de katılmaya başlamıştı. Bu durum yabancı ve Gayrımüslim mimarların
faaliyetlerini tamamen kısıtlamamışsa da en azından Türk mimarları için önemli
bir fırsat yaratmıştır.
Bunun en çarpıcı örneği, yanan Babıali binasının yeniden
yapımıyla ilgili olandır. Her ne kadar 1. Dünya Savaşı sebebiyle yapılamamış
bir iş olarak kalmışsa da, gazete haberi dikkat çekicidir (Tekeli ve İlkin,
1997, s. 300). Konuyla ilgili olarak, Tasvir-i Efkar Gazetesi’nde 1911 yılında
yanan Babıali’nin dahiliye ve şura-i devlet kısımlarının yeniden inşa edilmesi
ile ilgili bir girişimin olduğu haber verilmektedir. Bu inşaat işinin
münakasaya konduğu Holsman inşaat şirketi, mimar Adamantidis ve ortakları ile
Alaaddin Bey’in münakasaya katıldığı anlatılmaktadır. Münakasa neticesinde
gazetede “muktedir mimarlarımızdan” Alaaddin Bey’in münakasayı 76850 lira
bedelle kazandığı övünülerek ifade edilmektedir. İki buçuk üç sene zarfında
inşaatı bitmesi planlanan yapının ön cephesi ile Kemalettin Bey, yardımcısı
Talat Bey ve müteahhit Alaaddin Bey’in resimleri yine aynı gazetede
yayınlanmıştır (Tekeli ve İlkin, 1997, s. 271).
Benzer durum, 1918 yangınında evlerini kaybeden aileleri
barındırmak amacıyla inşa edilecek binalar için de geçerlidir. Yavuz, Manizade
Hüseyin Efendi’nin halktan topladığı paralarla Laleli’de Harikzedeler için
ekonomik koşullarda yeni konutlar yapılmasını Kemalettin Bey’den istediğini
yazmıştır (Yavuz, 1981, s. 271). Ancak, bu yapıların projelerinin daha önceden
başka bir mimara hazırlatıldığı bilinmektedir. Harikzedeler için yapılacak
binaların projelerinin çizimi İstanbul’un ünlü Rum mimarlarından K.
Kiriakidis’e verilmişti. Daha sonra Şehremaneti, Osmanlı Mühendis ve Mimar
Cemiyeti’ne başvurarak bir komisyon oluşturulmasını istemiştir. Mühendis Fikri,
Burhaneddin ve Ziya Beylerden oluşan komisyon Kiriakidis tarafından çizilen
projeleri değerlendirmiştir. Komisyonun bu konuyla ilgili olarak hazırladığı
bir rapor dışında Kemalettin Bey’in de raporu bulunmaktadır (Günergun, 1987, s.
176). Sonuç olarak, Şehremaneti’ne komisyonun raporunun gönderilmesi uygun
görülmüştür. Bu rapordan sonra yapının planlarının Mimar Kemalettin tarafından
çizilmesine karar verildiği tahmin edilmektedir. Çünkü raporun hazırlanışı
1918, Kemalettin’in tasarım yaptığı yıl 1919 olarak geçmektedir (Yavuz, 1981,
s. 271).
Bu konuyla ilgili olarak 19 Eylül 1920 yılında “Mimar
Aleksandr Efendi” olarak anılan bir kişinin apartmanın şartname ve projeleri
hakkında bazı itirazlarda bulunduğu anlaşılmaktadır (BOA., DH.UMVM., Dosya no:
58, Gömlek no: 38). Bu kişinin, Kiriakidis’in yıllarca ortaklık yaptığı okul
arkadaşı Aleksandros Neokozmas Yenidünya olması muhtemeldir. Büyük olasılıkla,
birlikte giriştikleri Laleli Apartmanları’nın projelerinin hazırlanması
görevinin ellerinden alınması veya proje şartlarının uygulama sırasında
değişikliğe uğraması sebebiyle Şehremaneti ile aralarında sürtüşme çıkmıştı.
Söz edildiği gibi, 1908 dönemi, Birinci Ulusal Mimarlık
akımının önde gelen mimarlarından Vedat ve Kemalettin Beyleri dönemin diğer
mimarlarına göre farklı noktaya yerleştirme, onları diğerlerine göre daha
şanslı görme gayretkeşliğini bir ölçüde engellemektedir. 2. Meşrutiyet’ten
sonra, yapı üretimi konusunda avantajın Türk mimarları lehine geliştiği
konusunda bugün fikir birliğine varılmışsa da, mimarların tasarımlarını ve
fikirlerini özgürce sundukları bir ortamın yaratıldığı düşünülmemelidir.
Dönemin yapım etkinliklerini olanaksız kılan mali zayıflık, eldekini korumaya
yönelen bir kısıtlama da gerektiriyordu. Bunun ötesinde, geçmiş yıllara oranla
yapılan her harcamanın hesabı daha fazla sorulmakta, hatta daha da ileri
gidilerek harcamalarla ilgili sık sık soruşturmalar açılmaktaydı.
Onca tecrübeli mimar arasından genç yaşına rağmen Posta
Telgraf Nezareti binasının yapım görevini elde eden Vedat Bey’in böyle bir işi
yakalaması büyük bir şanstı, ancak o da 1908’den sonra bu karışık ortamdan
etkilenenlerdendi. Bilindiği gibi, Vedat Bey, 2. Abdülhamit’in Yıldız
Sarayı’nda oturmak üzere terk ettiği Dolmabahçe Sarayı’nın ve tüm saray
binalarının bakım ve onarımı ile Dolmabahçe Sarayı’nın yeni padişahın oturmaya
uygun hale getirilmesi işi ile görevlendirildi (Tek, 2003, s. 109). Ancak, 2.
Meşrutiyet’ten sonraki bu ilk görevi kendisi için pek de hayırlı olmamıştı. 25
R 1329/25.4.1911 yılında kaleme alınmış bir belgeye göre, saray tamiratlarıyla
ilgili olarak Saray-ı Hümayunlar tamirat müdürü Hüsnü Bey ve komisyon
üyelerinden bazılarının memuriyetlerine son verildiği, sermimar Vedat Bey hakkında
yapılmakta olan soruşturmanın da sonucuna göre karar verileceği bildirilmiştir
(BOA., İ.MBH., Dosya no: 5, Gömlek no: 1329R-012). Bu ünvanın, 1909-1914
yılları arasında sermimarlık görevini sürdüren Vedat Bey’e bir prestij
kazandırmaktan öte bir avantajı olmadığı düşünülebilir. Hatta daha da ileri
giderek, bu işin her dönemden fazla, “ateşten gömlek giymek” olduğunu söylemek
yanlış olmayacaktır.
Başmimarlık görevini üstlenmeyen diğer mimarlar da bu
dönemde farklı zorluklarla karşılaşmışlardır kuşkusuz. Bunlardan biri, ülkeye
giriş çıkışların sınırlı ölçülerde tutulmasından kaynaklanmaktaydı. Mimarlar
başka ülkeleri gezmek, görmek, bilgi ve kültürlerini arttırmak gibi isteklerini
yerine getirmekte kısıtlamayla karşı karşıya kalabilmekteydiler. Böyle bir
durum, daha önce sözü edilen Babıali binasının müteahhitliğini üstlenen
Alaaddin Bey’in başına gelmiştir. 1915 yılında Selanik’ten Ahmet Muhtar Bey ile
birlikte döndüğü bildirilerek, her hareketlerinin izlenmesi için bütün yetkili
daireler alarma geçirilmiştir (BOA., DH.EUM.1.Şb., Dosya no: 2, Gömlek no: 37).
Burada, Mimar Kemaleddin’in 1908’de 2. Meşrutiyet sonrası yazdığı yazıyı
hatırlatmakta yarar vardır. Kemaleddin Bey Bulgaristan gezisini anlatırken,
yurtdışına çıkma serbestliğinin yeni yönetimle geldiğini vurgulayarak istibdat
döneminde yurtdışına çıkanların suç faaliyeti içinde olduklarının düşünüldüğünü
ve Avrupa’da eğitim görenlerinse “mim”liler grubuna girdiğini söylemektedir
(İlkin ve Tekeli, 1997, s. 79). Ancak 2. Meşrutiyet’in yarattığı kısa süreli
serbestlik 1. Dünya Savaşı ile kesintiye uğramış olmalıdır. Mimar Alaaddin
Bey’in takip altına alınması da büyük olasılıkla 1. Dünya Savaşı’nın yarattığı
olağanüstü durum yüzünden seyahatlerin sıkı kontrol altında tutulmasından
kaynaklanmaktaydı.
“Dimetoka Emniyet Hudud Müfettişliği’ne”, “Polis Müdürüyet-i
Umûmiyesi’ne” ve “Dahiliye Nezareti’ne” yazılan yazılarda, 42 yaşındaki
İstanbullu Mühendis Alaaddin Bey ve İstanbullu zengin sınıfından 49 yaşındaki
Ahmet Muhtar Bey’in hal ve hareketlerinin gözetim altında tutulması
söylenmektedir. Selanik Şehbenderliği’nin başvurusu ile bunların sınırdan
itibaren göz hapsinde tutulmaları gerekliliği Dimetoka Hukuk Emniyet
Müfettişliği’ne yazılmıştır. İstanbul’a gelmeleri halinde de gözetimlerinin
devam edeceği ve sonucun bildirilmesi istenmektedir. Kuleli Burgaz’ına kadar
gözetlenen Ahmet Muhtar Bey ve Mühendis Alaaddin Beyler, İstanbul’a gitmek için
trene binerlerken de polis tarafından kontrol altında bulundurulmuşlardır. Uzun
takip döneminden sonra, İstanbul Polis Müdüriyeti Umûmiyesi tarafından
düzenlenen raporda her ikisinin de şüpheli hal ve hareketlerinin görülmediği ve
namuslu oldukları yazılmıştır (BOA., DH.EUM.1.Şb., Dosya no: 2, Gömlek no: 37).
Diğer taraftan, 6 Temmuz 1324/19.7.1908 tarihli bir belgede
Mimar Vedat Bey’in Pangaltı’daki evine saldırıda bulunulduğu ifade
edilmektedir. Saldırganların birkaç harp okulu öğrencisi ile Mülazım-ı Evvel
(Üsteğmen) Hulusi Efendi’nin tanıdığı üç subay olduğu tespit edilmiştir.
Harbiye Mektebi Taamhâne kapısında çıkan olaylar sonucunda bir arabacı
bıçaklanarak öldürülmüş, yaklaşık yarım saat sonra, harp okulu öğrencileri ve
subaylar tarafından süvari karakoluna teslim edilmiştir. Birkaç el silahla ateş
edilerek halkın huzurunu kaçıran ve Vedat Bey’in evine saldırılması boyutuna
kadar gelen bu olay “çirkin” bulunmuş ve tepki almıştı (BOA., ZB., Dosya no:
357, Gömlek no: 110).
Bazı mimarlardan da bilgi almak için yararlanıldığı görülür.
Ailece Fransa’da tutsak olan Mimar Nutki Kemal Bey’in, mübadele suretiyle 1918
yılında İsviçre yoluyla İstanbul’a geldiği haberi alındıktan sonra Fransa
hakkında elde ettiği bilgileri bildirmesi istenmiştir (BOA., DH.EUM.SSM., Dosya
no: 61, Gömlek no: 41). Aynı yıl, muhtemelen ülkenin içindeki karışık ortamın
eğitime elverişsizliği sebebiyle Mimar Kerim Tahirzade’nin Berlin’e gitmek için
bir izin talebi bulunmaktadır (BOA., DH.EUM.SSM., Dosya no: 27, Gömlek no: 38).
Ekonomik zorluklar da mimarları güç duruma düşürebilmekteydi. Mimar Tevfik
Bey’in vefat eden kızının defni için gerekli paranın sağlanmasında Hapishaneler
Müdüriyeti’nin devreye girdiği görülmektedir (BOA., DH.MB.HPS., Dosya no: 74,
Gömlek no: 33).
Belgelerden sabotaj olduğu tahmin edilen bir olay, bu
dönemde inşaat ortamındaki huzursuzluğun boyutlarını göstermektedir. Başbakanlık
Osmanlı Arşivi’nde 6 parçalık evraktan oluşan dosya, inşa edilirken sabote
edilmeye çalışılan bir apartmanla ilgili bilgileri içerir (BOA., DH.MB.HPS.,
Dosya no: 136, Gömlek no: 53).
Belgeler yapının 1922 yılında yıkıldığını ve konunun
anlaşılması için çeşitli tetkikatların yapıldığını anlatmaktadır. “Rapor
Sureti” başlığı altında düzenlenmiş 22 Şubat 1922 tarihli tetkikler bu konuyla
ilgili yazılmış, sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Osmanlıca bilgileri
içermektedir. Buna göre, Bostancıbaşı’nda Boğazkesen Caddesi’nde bulunan ve
Mühendis İsmail Hakkı Bey tarafından inşa edilmiş olan betonarme binanın çökme
sebebinin bir fen heyeti oluşturularak tetkik edilmesi istenmiştir. Dört
kişiden oluşan komisyon inşaat alanına gelerek, betonun durumunu ve mukavemet
hesabını incelemişlerdir. Görgü tanıkları, mal sahibi, Mühendis İsmail Hakkı
Bey sorgulanmıştır. Temellerde bir çökme olmaması sebebiyle, temellerden
kaynaklanan bir problemin olmadığı anlaşılmıştır. Betonun yeterli mukavete
sahip olduğu tespit edildiğinden, malzemeyle ilgili olarak herhangi bir sorun
olmadığı da belirtilmektedir. Mukavemet hesabına göre, inşaat aksamından doğan
iç kuvvetin kırılma haddinden oldukça eksik çıktığı, malzemenin dayanma gücünün
üstünde olmadığı ve bunun da yıkıma sebebiyet vermeyeceği öne sürülmektedir.
Son olarak, desteklerin birkaç ay önce kaldırılmış olduğu, ancak çökmenin
desteklerin zamansız kaldırılmasından kaynaklanmadığı üzerinde durulmuştur.
Çökmenin desteklerin kaldırılmasından birkaç ay sonra ortaya çıkması, “hâtâ-yı
fennî”den ileri gelmemiş olduğuna bağlanmaktadır.
Komisyon üyelerinden “Mühendis Mektebi Mukâvemet-i Ecsâm
Muallimi Mühendis Mehmed Fikri ve Betonarma Muallimi Mühendis Mehmed Galib”
raporu bitirmeden önce inşaat mahallinden tespit ettikleri bir duruma dikkat
çekmektedir. Şöyle ki: Binanın en fazla yük taşıyan betonarme sütunlarından
birinin demir aksamını oluşturan altı demir çubuğun başlarının bir kesici
aletle kesilmiş olduğu ve kesilen kısımların parlak bir halde olduğu
anlatılmaktadır. Komisyonca bu demirlerin inşaatın çökmesinden önce ya da sonra
kesilmiş olmaları mümkündür. Demirlerin kesilmiş olduğu, Şehremaneti’nden gelen
bir memur tarafından olayın ertesi günü tespit edilmiştir. Bu durum, komisyona
göre, binanın yıkılmasından önce demirlerin kesilmiş olabileceği savını
kuvvetlendirmektedir. Dolayısıyla, kasıtlı bir iş olabileceği düşünülerek,
polisin de durumdan haberdar edilmesinde yarar olacağına karar verilmiştir.
Diğer komisyon üyelerinden “Şehremaneti Mimari Şubesi
Betonarma Müteassısı Mühendis Reşid ve Paris Henne-Bique Betonarma Şirketi’nin
vekil-i umumisi Alber Jorj” olaya biraz daha temkinli yaklaşmışlar ve ortak
fikirlerini raporun sonuna eklemişlerdir. Onlara göre, söz konusu binanın
yıkılmasından sonra, bir kısım enkazı kaldırıldığından betonarme inşaat
aksamının gerçek şekil ve boyutunun incelenmesi kalan enkaz üzerinden yapılmış
ve dolayısıyla da sağlıklı bir tespit olmamıştır. İsmail Hakkı Bey’in
anlattıkları dışında dayanak teşkil edecek başka bir veri de olmadığı için, binanın
“fenni” sebeplerden yıkılıp yıkılmadığının kesin olarak tespitinin imkansız
olduğu ifade edilmiştir. 20 Şubat 1338/20 Şubat 1922 tarihli, Dahiliye
Nezareti’nden Polis Müdüriyet-i Umumiyesi’ne yazılan yazıda, Tophane’de
birdenbire yıkılan binanın mimarının İsmail Hakkı Bey isminde biri olduğunun
evraklardan anlaşıldığı belirtilerek, Galata Bahtiyar Han’da faaliyet gösteren
ve Mühendis Mektebi öğretmenlerinden olan İsmail Hakkı Bey ile aynı kişi olup
olmadığının tespit edilmesi istenmiştir. Polis Müdüriyet-i Umumiyesi’nden
Dahiliye Nezareti’ne yazılmış 5 Mart 1338/5.3.1922 tarihli diğer belge
araştırmanın yapıldığını gösterir. Tophane Karabaş Mahallesi’nde Kasablar
Caddesi’nde yeni inşa edilmekteyken birdenbire çöken ve iki kişinin ölümüne bir
kişinin de yaralanmasına sebep olan binanın mimarının, Galata Bahtiyar Han 61
numaralı büroda faaliyet gösteren, Mühendis Mektebi hocalarından Mimar İsmail
Hakkı Bey olduğu belirtilmektedir. Yapı malzemesinin birinci kalite olduğu,
binanın betonarme olarak 5900 lira karşılığında İsmail Hakı Bey tarafından inşa
edildiği, çökme sebebinin ise komisyonun incelemelerinden sonra anlaşılacağı
anlatılmaktadır. Belgede tarif edildiğine göre, konum itibariyle binanın bir
tarafı Kasablar Sokağı’na, bir tarafı da Boğazkesen Caddesi’ne bakmaktadır.
Kasaplar Sokağı bugün iptal edilmiş durumdadır. Belgede tarif edilen yerde ise,
İsmail Hakkı Bey’in inşa ettiği bir apartman bulunmaktadır. Yapı, pencere
altındaki mavi çinileri, dördüncü katında bulunan sivri kemerli pencereleri,
cephenin sağında ve solunda bulunan mavi yarı kürelerden oluşan süslemeleri ile
Birinci Ulusal Mimarlık döneminin özelliklerini mütevazı ölçüde yansıtır. Büyük
olasılıkla çöken binanın yerine bugün 153 numarada “ALEV HA...” ismiyle anılan
apartman yapılmıştır. Kapının sol üst kotunda, taşa oyulmuş
“İngenieur-Architecte İsmail Hakkı” yazısı yer almaktadır.
Dahiliye Nezareti’nden Polis Müdüriyeti’ne yazılan yazı,
çöken binayla ilgili son kararın ne olduğu konusunda fazla bir bilgi
içermemektedir. Sadece, çökmenin fenni bir hatadan meydana gelmediğine komisyon
tarafından karar verilmiş, ancak iki kişinin ölümüne, bir kişinin de
yaralanmasına sebep olan bu olayın kasti olup olmadığının araştırılmasına
başlanmadıysa bir an evvel başlanması, eğer araştırılıyorsa da sonucun
gönderilmesi istenmiştir.
Dosyanın içindeki diğer belgeler aynı konunun tekrarını
vermektedir. Bu noktadan sonra başka bir belgenin olmayışı yorum yapmamızı
güçleştirmektedir. Yapı sonradan nasıl tamir edilmiştir? Gerçekten “fenni” bir
hata mıdır? Bu sorular cevapsız kalmaktadır.
Yönetimin dikkatini çeken durum, hem Mühendis Mektebi’nde
faaliyet gösteren hem de piyasada çalışan İsmail Hakkı Bey’in böyle bir binada
nasıl bir hataya düştüğüdür. Kendisiyle ilgili pek fazla bilgi sahibi değilsek
de, bu yapının mimarın ilk yapısı olmadığı tahmin edilebilir. İsmail Hakkı
Bey’in devletle çalışan bir müteahhit olması ve başka yapıların da
müteahhitliğini yapması onun inşaat alanında tanınan bir isim olmasını
sağlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda, 20. yüzyılın başlarında imparatorluk
genelinde örgütlenen hapishane inşaatlarında çok sayıda Türk mühendis ve
mimarının görev aldığını Dahiliye-i Mebani-i Emiriyye Hapishaneler
Müdüriyeti’nin başlattığı kapsamlı projelerden biliyoruz. Gebze Hapishanesi’nin
inşa görevi de İsmail Hakkı Bey’e verilmiştir. Mühendis-Mimar İsmail Hakkı Bey
ile Dahiliye Nezareti adına hareket eden Mebani-i Emiriyye ve Hapishaneler
İdare-i Umumiyesi arasında yapılan mukavele Galata Kamondo Sokağı Yusufyan
Hanı’nda imzalanmıştır. Diğer taraftan, Mehmed Alaaddin ile birlikte, 1914’te
Sirkeci Beghirdji (Bekirci ya da Beygirci) Sokak Birinci Vakıf Han 41-44
numaralı odada faaliyet göstermişlerdir (Kuruyazıcı, 1999, s. 44). Aynı
zamanda, 1912 yılından sonra Gayrımüslim mimar ve mühendisler tarafından
kurulan “Association des Architectes et İngenieurs en Turquie” adlı cemiyetin
üyelerindendir (Günergun, 1987, s. 179). İsmail Hakkı Bey Mühendishane’de
hocalık yaptığına göre, 18 Temmuz 1920’de “Şehremaneti Betonarme
Talimatnamesi”nin de uygulamaya konduğundan haberi olmalıdır. Bu talimatnamenin
Osmanlı Mühendis ve Mimar Cemiyeti üyelerince tetkiki ve bu konudaki görüşleri
istenmiştir. Bunun üzerine Mühendis Muallim Fikri, Burhaneddin, Galib ve Reşid
Beylerden oluşan bir komisyon kurulmasına karar vermiş ve bu komisyonun
hazırladığı rapor şehremanetine sunulmuştur (Günergun, 1987, s. 175).
Dolayısıyla, kendisi olmasa da diğer mühendis arkadaşları tarafından bu
talimatname oluşturulmuştur.
Olay her ne olursa olsun, inşaatların sağlıklı ilerlemesini
engelleyen bazı etmenlerin varlığı dikkat çekicidir. Eğer sorun betonarme inşa
tekniğinin yeterli uygulanmaması ise -ki bu biraz zayıf bir ihtimal gibi
gözükmektedir- İsmail Hakkı’nın ihmali söz konusu olacaktır. Diğer taraftan,
sabotaj ihtimalini göz önüne getirdiğimizde, mimarlık ortamının güvenliği
olmayan yönü tekrar hatırlanmalıdır. İsmail Hakkı’nın başından geçen bir başka
olay bu işin sabotaj olabileceği fikrini kuvvetlendirmektedir.
Bu olay, İsmail Hakkı’nın arkadaşı, Mühendis-Mimar Alaaddin
Bey’in yazıcısı Karabet Berberyan ile ilgilidir. Karabet Berberyan, Ermenilerin
işlediği bir cinayetin failleri ile onların kötü amaçları hakkında bilgi sahibi
olduğu iddiasıyla Mühendis-Mimar İsmail Hakkı Bey tarafından ihbar edilmiştir.
Sonradan Müslüman olan İsmail Hakkı Bey, cinayet olayı için oluşturulan
komisyona çağrılarak kendisinden bilgi alınmıştı. İsmail Hakkı’nın verdiği
bilgilere göre, Karabet, Ermeniler tarafından daha önce yapılan bir olay
sebebiyle yakalanarak tutuklanmıştır. Ancak, daha sonra çıkan genel aftan
yararlanarak serbest bırakılmıştır. Karabet, İsmail Hakkı’ya bu durumu
anlatırken, çeşitli yerlerde saklanan dinamitlerle bazı gizli şeyleri ve
gerçekleri ortaya çıkaracağını söylemiştir. Bu konuşma üzerine sorguya çağrılan
Karabet ise, kendisinin 15 sene önce bir dolandırıcılık suçundan beş sene kadar
kürek cezası çektiğini ve hapishanede bulunduğu sırada Ermeniler tarafından
kötü olaylara karıştırılmaya teşvik edildiğini, ancak ne bu cinayet olayından
ne de başka olaydan sorumlu olmadığını söylemektedir. Karabet, okul arkadaşı
olan İsmail Hakkı Bey’i tanıdığını, ancak bu meselelerle ilgili olarak
kendisiyle konuşmadığını belirtmektedir. Komisyona en son çağrılan Alaaddin Bey
de Karabet’in ırgatbaşılık ve yazıcılık görevleriyle yanında çalıştığını ve
Ermenilerin çıkardığı olaylara karıştığına dair bir bilgisinin olmadığını
söylemiştir.
İçlerinde Nafia Müsteşarı Necib Melhame’nin de bulunduğu
altı kişilik komisyonun hazırladığı yazıda Mühendis-Mimar İsmail Hakkı’nın
şahitsiz ve ispatsız ifadesine dayanılarak Karabet’in bozgunculuk ve fesat
örgütleri hakkında bilgisinin olduğu belirtilmektedir. Yazının devamında,
Karabet’in bu tür olaylara karıştığı ve bu sebeple de ceza aldığına dair başka
bir bilginin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Ancak, Mimar Alaaddin tarafından
inşası üstlenilen müze ve duvarının bulunduğu yere Karabet’in girip çıkması
sakıncalı görülmektedir. Çünkü, inşa edilecek müzenin yakınında “Fişenkhâne”
bulunmaktadır. Karara göre, Karabet’in buraya sokulmaması ve taşraya sürülerek
uzaklaştırılması uygun görülmüştür. Bu görüş Zabtiye Nezareti’ne bildirilmiştir
(BOA., YMTV., Dosya no: 276, Gömlek no: 56).
Mühendis-Mimar İsmail Hakkı’nın inşa ettiği yapının
yıkılması 1922 yılına tarihlenir. Bu olaysa 9 Ş 1323/8.10.1908 tarihinde
gerçekleşmiştir. İki tarih arasında 14 sene bulunmaktadır. Ancak, sürenin
uzunluğu İsmail Hakkı’ya misilleme yapılmasına engel değildir. Diğer taraftan,
İsmail Hakkı Bey’in Müslümanlığı sonradan kabul etmesi, Karabet ile okul
arkadaşı olması1 ve konuyla ilgili fazla şey bilmesi onun daha önceleri Ermeni
Osmanlı vatandaşı olduğu yargısını kuvvetlendirmektedir. Özetle, kendi
kimlikleri konusunda bile kararsız kalan mimarlar Birinci Ulusal Mimarlık
akımının yaratılması için aynı safta buluşmuşlardı. 2. Meşrutiyet sonrasına
tarihlenen belgelerden tespit edilerek anlatılmaya çalışılan tüm bu olaylar,
kader birliği yapmış mimarların çalışma ortamlarını tanıtması açısından
önemlidir. Devletle ve birbirleriyle dayanışma halinde bulundukları tek konu
Birinci Ulusal Mimarlık akımının yaratılmasıydı. Dönem yapılar aracılığıyla
incelendiğinde üslup birliğinin sağlandığı görülür. Ancak, sahnenin arka yüzü
pek de birlik beraberlik havası hissettirmez. Savaşın ve devrimin gölgesinde
geçen bu dönem, şüphesiz, özgür yapı üretimiyle mimari tasarımın
gerçekleştirildiği ortamı yaratamamıştır. Vedat Bey’e sermimarken soruşturma
açılması, Kemalettin’in mütareke döneminde Evkaf Nazırı Vasfi Hoca tarafından
görevden alınması (Tekeli ve İlkin, 1997, s. 6), oluşturulmak istenen Türk ve
Müslüman burjuvazinin hüsranla sonuçlanmasından başka bir şey değildi. Çünkü,
ülkenin şartları Türk mimarlarına mesleki güvence sağlamak şöyle dursun,
mimarlık yapabilmek için toplumsal güvenliği bile sağlayamamaktaydı. 1908-1922
yılları hem mimarlık ve müteahhitlik yapan kişiler hem de yaratılan mimarlık
ortamı açısından, dikkatle incelendiğinde oldukça ilginç olayları ortaya
çıkarmaktadır. n Dr. Mimar Oya Şenyurt.
Notlar:
1 Osmanlı İmparatorluğu’nda cemaatler genellikle ilk, orta
ve hatta lise derecesinde eğitim için çocuklarını kendi kurdukları cemaat
okullarına gönderirlerdi. Dolayısıyla, Karabet ve sonradan Müslüman olduğu
söylenen İsmail Hakkı’nın Ermeni cemaatine ait bir okuldan arkadaş olmaları ve
tanışmaları mümkündür.
Kaynaklar:
BOA.: Başbakanlık Osmanlı Arşivi.
DH.EUM.1.Şb.: Dahiliye Emniyet-i Umumiye 1. Şube.
DH.MB.HPS.: Dahiliye Mebani-i Emiriye ve Hapishaneler
Müdüriyeti Belgeleri.
DH.UMVM.: Umur-ı Mahalliye-i Vilayat Müdüriyeti Belgeleri.
İ.MBH.: İrade Mabeyn-i Hümayun.
YMTV.: Yıldız Tasnifi Mütenevvi Maruzat Evrakı.
DH.EUM.SSM.: Emniyet-i Umumiye Seyrüsefer Müdüriyeti.
ZB.: Zabtiye Nezareti Evrakı.
Günergun, F. (1987), “Osmanlı Mühendis ve Mimarları Arasında
İlk Cemiyetleşme Teşebbüsleri”, Osmanlı İlmi ve Mesleki Cemiyetleri (I. Milli
Türk Bilim Tarihi Sempozyumu Bildiri Kitabı), E. İhsanoğlu (ed.), IRCICA
Yayınları, İstanbul, s. 155-187.
Kuruyazıcı, H. (1999), “İstanbul’un Unutulmuş Mimarları 2”,
İstanbul, sayı: 29, s. 41-45.
Batur, A. (2003), M. Vedad Tek / Kimliğinin İzinde Bir
Mimar, YKY, İstanbul.
Tekeli, İ.; İlkin, S. (1997), Mimar Kemalettin’in
Yazdıkları, Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı, Ankara.
Yavuz, Y. (1981), Mimar Kemalettin ve Birinci Ulusal
Mimarlık Dönemi, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Basım İşliği, Ankara.

Belgelere göre, çöken binanın yerinde bugün İsmail Hakkı’ya
ait bir başka apartman bulunmaktadır.

1921 yılına ait Annuaire Oriental.