Eleni
Karaindrou Zamanımızın Müziği
İmgesel, auratik, sinematografik, içsel, sezgisel...
‘Beekeeper’ ve ‘Eternity and A Day’ filmlerine yazdığı müzikler ile İstiklal
Caddesi’nin neredeyse klasiği haline gelmiş Eleni Karaindrou, müziğindeki
sadeliğin ardında dinleyicide yoğun duygular uyandıran, sıcakkanlı, güler
yüzlü, büyüleyici bir kişilik.

Farklı kültürlerin his ve algılarıyla yoğrulmuş olan müziği,
geniş bir duygu yelpazesini ifade ederken, kullanmış olduğu evrensel dil,
müziğini pek çok kişiye ulaşabilir kılıyor. Akdeniz ve Balkanlar’ın mitsel
enstrümanları ile klasik Batı müziği enstrümanlarını birlikte kullanımı ile
kendine has bir anlatım yaratıyor.
Eleni Karaindrou çocukluğunu dağların arasındaki küçük bir
kasaba olan Teichio’da geçirmiş. Kendisi bu dönemin izlerini şu şekilde ifade
ediyor: “Büyükbabam bana küçükken mandolin çalar ve şarkılar öğretirdi. Ve
tabii ki kasabanın merkezinde yapılan festivallerde çalınan flüt ve klarinetin
sesi, onların dağlardaki ekosu, rüzgarın müziği, yağmurun çatıdaki sesi, karın
sessizliği...” Yedi yaşında ailesiyle Atina’ya taşınmış olan besteci, kasabadan
sonra bu büyük şehre gelmenin kendisi için tam anlamıyla bir şok olduğunu,
radyo, elektrik, filmler ve arabaların kendisi için tamamen yeni olduğunu
söylüyor. Piyanoyu ilk defa Atina’daki müzik okulu Hellenikon Odeon’da
çaldığını ve enstrümana dokunduğu anda aşık olduğunu gözleri parlayarak
anlatıyor.
Atina’ya taşınmalarından birkaç ay sonra annesini kaybetmiş
olan sanatçı için piyano, bir avuntu kaynağı haline gelmiş ve sekiz yaşında
emprovize yapmaya başlamış. Atina’da taşındıkları evde, yatak odasının
penceresinden, açık hava sinemasını görebiliyor olması, buradan gösterilen
filmleri izleyebilmesine olanak sağlıyormuş. Bunun ilerisi için film müziği
yapma konusunda kendisini tetikleyip tetiklemediğini sorduğumda ise, “Hayır,
filmler için müzik yapacağımı kesinlikle düşünmüyordum, öyle bir yönelimim
yoktu. Tamamıyla tesadüf. Ama hayat da böyledir işte...” diyor ve duraksayarak,
gülümsüyor. İlk olarak, tiyatroda bir Shakespeare oyunu için müzik yapmış. Film
için müzik yazmaya bir arkadaşının kendi filmine beste yapmasını rica etmesi
üzerine başlamış. Film sahnelendiğinde müziğinin bir atmosferi, etkisi ve
karizması olduğunu fark ettiğini söylüyor Eleni. 1979 yılında Christoforo
Christofis’in Wandering filmi için yaptığı müzik kendisini tam anlamıyla
sinemaya taşıyan bir dönüm noktası olmuş. Daha sonra 1982’de Theo
Angelopoulos’un Rosa filmine yaptığı müzik ile, hepimizin keyifle takip ettiği
eserlerin doğuşunun ilk adımı atılmış.
Eleni’nin Angeopoulos ile sürdürdüğü sanatsal ilişkiyi
anlatmasını istediğimde, verdiği yanıttan bu ortaklığın, basit bir sinema-müzik
birlikteliğinden ibaret olmadığını kavrıyoruz. “Aramızda Angelopoulos’la çok
büyük benzerlikler var, mantıken, politik, estetik anlamda. Çok ortak noktamız
ve özel bir ilişkimizin olması bizi ‘paralel işleyen iki sanatçı’ yapıyor.
Mesela Voyage filmi üzerinde çalışırken bana senaryoyu anlattı, ben de ertesi
güne eseri besteleyip getirdim. Çekimler sırasında da bilgi alışverişi yaparız.
Örneğin Beekeeper filmi için Angelopoulos, benim film için bestelediğim eserin,
atmosferi yaratabilmesi ve oyuncuların duyguyu tam anlamıyla hissederek
rollerini oynayabilmeleri amacıyla, fonda çalınarak çekim yapılmasını istemiştir.”
Sanatçı 1967 yılında Yunanistan’da diktatörlüğün baş
göstermesiyle, askeri baskıdan dolayı bavulunu toplayıp, oğlunu da yanına
alarak Paris’e kaçmış. Burada Fransız hükümetinin verdiği bursla Geleneksel
Sanatlar Ulusal Müzesi’nde etnomüzikoloji eğitimi alarak çalışmalarına devam
etmiş olan besteci o dönemi şöyle açıklıyor: “Paris dönemi çok güzel geçti.
Özgürlük çok önemli bir şey...” Paris’te bulunduğu 1969-74 döneminde Bill
Coleman, Lionel Hampton, Count Basie, Art Blakey, öncü Fransız jazz’cılardan
Claude Luter ve Claude Bolling’in performans aldıkları önemli jazz mekanı Le
Caveau de la Huchette’in renklendirdiği ve diğer yandan elektronik müziğin
popülaritesiyle birlikte fusion ve deneysel yönelimlerinin yükseldiği, yaratıcı
jazz dönemine rast geliyor. Bütün bunların müziğinde etkisi olup olmadığını
sorduğumda “Tabii ki...” diyor Eleni, “Klasik müzikten, jazz’dan ve otantik
müzikten etkilendim. Özellikle altını çiziyorum ‘otantik müzik’ etnik müzik
değil. Sonuçta bence tüm besteciler, sanatçılar çevredeki her etkiye, her fikre
açıktır. Paris’e gidişim ‘dünya müziğini’ çalışmama olanak sağladı.”

Müziğinizi nasıl tanımlarsınız diye sorduğumda ise, bu
soruya cevap vermenin zor olduğunu söylüyor ve devam ediyor, “Müziğim çağdaş
müzik anlayışına sahip, ama tabii bir Stockhausen da değil. Bazen neo-klasik,
neo-romantik olarak da tanımlanıyor. İşin aslı müziğimin nasıl
‘başlıklandırıldığı’ umurumda değil. Kategorize edilmek istediğimi sanmıyorum.
Müziğimi ancak şu şekilde tanımlayabilirim: Zamanımızın müziği.” Senaryo bir
kenara konulduğunda, Eleni’nin müziği kendini başlı başına ifade etme gücüne
sahip. “Eserlerinizin oluşmasında spesifik bir süreç söz konusu oluyor mu?”
diye soruyorum. “Senaryoyu çoğunluka okumam bile. Kişinin ‘vizyon’u ile iletişim
kuruyorum ve o fikri, vizyonu kendi içimde bulmaya çalışıyorum. Örneğin
Angelopoulos bana Eternity And A Day’in hikayesini anlattığında, onun
imgesinin, yarattığı senaryonun ve anlatış tarzının bende ne etki yarattığını
anlamaya çalıştım ve kafamda tek bir müzik cümlesi oluştu: The Lost Theme’in
teması. Çok kesin ve etkili bir şekilde geldi. Bu son derece kişisel ve özel
bir süreç. Ben beste yapmak için tamamıyla ‘özgür olma’ düşüncesinden ilham
alıyorum. Angelopoulos’a da şunu söylerim, ben bu besteyi senin için
yapmıyorum, beste yaparken yola çıktığım nokta tamamen hissettiklerimin
dışavurumudur. Dolayısıyla yaptığım müziği filmde kullanıp kullanmaman tamamen
senin seçimin. Kısacası, müziğimi tamamen kendim için yapıyorum.” Sanat
hakkında konuştuğumuzda ise, “Sanatın bir görevi, bir misyonu olmalı mıdır?
Sizin sanatınızda böyle bir unsur var mıdır?” sorusuna yanıtı: “Müziğimi
mesajlar vermek için kullanmıyorum, kullanmak istemiyorum. Yaşadığımız dönem
içerisinde çevreme bakıyorum ve müziğim, benim çevremde olanların içimde
oluşturduğu etkiyi, dünyaya bakışımı yansıtıyor. Müziğim hayatın bir pozisyonu
ve ifade ettiği her şey insandan kaynaklanan, insanı anlatan şeyler. Müziğim
bir mesaj değil, bir acı ve bu acı otantik bir duygu yoğunluğu. İnsanlar
sıklıkla müziğimi dinlediklerinde kendilerini ağlattığını söylerler.”
Eleni Karaindrou, 4 Aralık’ta, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi
Sarayı'nda konser verdi. Konserde sanatçıya şef Erol Erdinç yönetimindeki
Hacettepe Üniversitesi Senfoni Orkestrası ile Yunanistan'dan gelen müzisyenler
Vangelis Christopoulos, Konstantinos Raptis, Soctatis Sinopoulos, Aristotle
Dimitriatis ve Natalia Michailidou eşlik etti. Avrupa’da pek çok ödülün sahibi
olan Karaindrou, doksan dakika aralıksız süren konserde, Ağlayan Çayır,
Leyleğin Geciken Adımı, Aşkın Bedeli, Troya'lı Kadınlar ve Ulis’in Bakışı
filmleri için yaptığı parçaları seslendirdi. Şu anda Angelopoulos’un son filmi
üzerinde çalışan Eleni ayrıca ECM’le yeni bir proje hazırladığını fakat bu konu
hakkında çok bilgi veremeyeceğini, ancak projenin bir sinema veya bir
tiyatroyla bağlantısı olmayacağını söylüyor. Yeni projelerini dört gözle
bekliyoruz.
Eleni Karaindrou Kimdir?

Yunanistan’da küçük bir kasabada doğan sanatçı, yedi yaşında
ailesiyle Atina’ya taşınmış, Hellenikon Odeon’da piyano ve teori eğitimi almış,
tarih üzerine master yapmıştır. 1969-1974 yılları arasında Paris’te
etnomüzikoloji eğitimi aldıktan sonra Yunanistan’a dönerek ORA Kültür
Merkezi’nde geleneksel enstrümanlar laboratuarını kurmuş ve Third Radio
programının etnomüzikoloji departmanında çalışmalarını sürdürmüştür. Yaptığı
radyo programlarında Türk müziğine de sıkça yer vermiştir.
Yunanistan’ın müzikal kaynaklarının toplanması konusunda
önemli çalışmalar yapması, kendisini Yunan müziği için önemli ve özel bir
sanatçı kılar. Birçok film, tiyatro ve televizyon dizisi için müzik yapmış olan
Eleni Karaindrou, çoğunlukla Yunan yönetmenlerle çalışmış olmakla birlikte,
Chris Marker, Jules Dassin ve Margarethe von Trotta gibi isimler için de eser
vermiştir. 1982 yılında tanışmış olduğu ünlü yönetmen Theo Angelopoulos ile
ilişkisi, Emir Kusturica-Goran Bregovic, Peter Greenaway-Michael Nyman, David
Lynch-Angelo Badalamenti, Krzysztof Kieslowski-Zbigniew Preisner, Federico
Fellini-Nino Rota, Jean Renoir-Joseph Kosma, Roman Polanski-Krzysztof Komeda
gibi ayrılmaz yönetmen-besteci ikilileri arasında yer almaktadır.