KONTRABAS
VE JAZZ, İKİ KELİMEYE SIĞABİLECEK AMA HAYAL GÜCÜNE SIĞMAYAN BİR HAYAT; AYDEMİR
METE’NİN ARDINDAN...
1 Şubat 1929-15 Ekim 2006

Giriş ve ilk sahne:
“Zincirlikuyu mezarlığında bir grup insan sevilen bir
müzisyeni son yolculuğuna uğurlamak üzere toplanmışlardı. Kefen toprağa
verilmek üzere açılmış olan mezar çukuruna indirildi ve imam merhumun son
duasını okumaya başladı. İnsanlar ellerindeki küreklerle mezarın üstüne toprak
atmaya başlarken sarışın kıvırcık saçlı bir adam mezara doğru eğildi. Elinde
bir resim bir de futbol forması vardı.
Önce resmi özenle kefenin üzerine bıraktı. Mezarın
çevresinde toplanmış olan cemaat yaşadıkları ülkeyi ve cumhuriyeti kurmuş olan
insanın resmini hemen tanıdılar. Resmin üzerine bu sefer de sarı lacivertli bir
forma konuldu. Sonra kürekler toprakla buluştu ve mezar yavaş yavaş dolmaya
başladı. Sarışın kıvırcık saçlı adam mezara bakarken hayatı film olabilecek
kadar ilginç bir insan son yolculuğuna başlamıştı”.
Bugün sizlerle paylaşacağımız şey işte böyle bir öykü.
Zonguldakta doğmuş, müziğe gönül vermiş, müzik ile yaşamış bir insanın iki
kelimeye sığabilecek ama hayal gücüne sığmayan öyküsü. Gelin sizinle bu öyküyü
bir film senaryosu haline getirelim, kim bilir gelişen Türk sineması belki
günün birinde bu olağanüstü yaşanmış hayatı beyaz perdeye taşır.
Sahne 2
Atatürk Kültür Merkezi’nin kafeteryasına giren senarist
sarışın kıvırcık saçlı arkadaşını görür. Bir araya gelmemelerinin sebebi
Zincirlikuyu’da geçen ilk sahnenin devamını getirmek içindir. Sarışın adamın yanında
bir de sarışın kız vardır, kız başka bir ülkenin çocuğu olmakla birlikte
ruhunun bütünleştiği insanı Türkiye’de bulmuştur. anlatılacak olan öyküye onun
da yapacağı önemli katkılar vardır. Birlikte otururlar, içecek bir şeyler
söylenir, teyp dönmeye başlar ve sarışın adam konuşur:
Dedem Zonguldak’ta öğretmenlik yaparken babam 6 çocuklu bir
ailenin dördüncü çocuğu olarak doğmuş. Çocuklardan dördü o devrin
hastalıklarından öldüğünden bunlardan sadece 4 tanesi yaşayabilmiş. 1930’lu
yılların Zonguldağında en önemli geçim kaynağı madencilikmiş. Bu yüzden orta
okulu bitirdikten sonra babamı madencilik okuluna göndermişler.
Orada lise 3. sınıfa kadar okurken bir yandan da
Zonguldak’ta kurulu Halk Evinde müzik dinlemeye başlamış. Meğer İkinci Dünya
Harbinde Türkiye’ye kaçmış bulunan vatansız Museviler o devirde bu okulda ders
verirlermiş. Babamın en çok ilgisini çeken şey Halkevindeki piyano olmuş ve
çalmak istemiş. O devrin şartlarına göre müzik tutkusu olmasına rağmen ailesi
ona ders aldıramamış. Lise son sınıfta olduğu bir gün staj için gönderildikleri
madende grizu patlaması olmuş ve 50 arkadaşını kaybetmiş. Bu olay onun için bir
dönüm noktası olmuş ve iki gece sonra babaannemden toplamış olduğu birikmiş
harçlıklarıyla ailesinden gizli olarak otobüsle Ankara’ya kaçmış. Amacı
konservatuara girmekmiş ama yaşından dolayı bu mümkün değilmiş. Düşünün,
babamın yaşı onsekiz, konservatuar sınavları çoktan bitmiş, girecek öğrenciler
seçilmiş. Ama çok uzaklardan geldiğini gören konservatuar müdürü Halil Bedii
Yönetken ona özel bir sınav yaparak şans vermiş. Babam sınavı kazanmış ve onun
gibi sınava giren bir başka genç ile konservatuara başlamışlar. Diğer genç
dediğim kişi yıllar sonra çok önemli bir müzisyen olacak olan Muvaffak Falay.
İkisi çok iyi arkadaş olmuşlar. İkisi de jazz’a çok meraklıymışlar, ve o
devirdeki radyo programlarından jazz dinlemeye başlamışlar.
Babamı konservatuarın kontrabas bölümüne almışlar, neden
diye merak edebilirsiniz, söyleyeyim. Yaşı 18 olduğundan ve bu yaş keman,
piyano ve çelloya başlamak için geç olduğundan kontrabasa almışlar. Zaten böyle
büyük bir enstrümanı çalabilmek için çalmak için belirli bir fizik gücü de
lazımdır, babam yapısıyla buna buna uygunmuş. Ayrıca onun için önemli olan
konservatuara girip müzisyen olmakmış, hangi bölüm olduğuna da çok aldırış
etmemiş.
Bu durumdan dolayı babamın konservatuardaki sınıf
arkadaşları kendisinden hep küçük olmuşlar. Muvaffak Falay’ın dışında Selçuk
Sun, piyanist Metin Gürel, kardeşi Melih Gürel de onun arkadaşlarıymış. Bunlar
kendi aralarında bir klan oluşturarak konservatuarın içerisinde çalınması yasak
olan jazz için mücadeleye başlamışlar. Akşamları değişik kulüplere gidip jazz
dinlerlermiş. Hatta paraları olmadığı için bir şişe birayı iki pipetten içerek
paylaşırlar ve garson fark edip kovuncaya kadar ön maslarda oturularmış. Bu
şekilde o dönemin en önemli orkestralarını dinleme fırsatları olmuş.
Daha sonra Ankara’da yedeksubaylığını yapmakta olan İlham
Gencer’e bir basçı lazım olmuş, babamı göndermişler. İlham Gencer onu çok
beğenip “benimle İstanbul’a gel” demiş. İşte geliş o geliş olmuş. İstanbul’a
ilk geldiği yıllarda İlham Gencer’e davulcu Ali Çetinkaya ile birlikte eşlik
etmeye başamışlar. Düşünün, sene 1954, daha sonra 1971’de kurulan İstanbul
Devlet Senfoni Orkestrasına girdiği 1973 yılına kadar babam İstanbul’da değişik
jazz gruplarında çalmış.
Sarışın adam bu noktada durur, anlattığı öykü onu kendi
geçmişine de götürmüştür. Kamera onu sigara yakan ellerine odaklanır, derin bir
nefes çeker, yanındaki sarışın kadın ona kızgın bir bakış fırlatır, sigara
içmesini onaylamadığı her halinden bellidir. Sonra kamera kadının gözlerinden
uzaklaşarak tekrar sarışın adamın gözlerine odaklanır ve genç adam tekrar
babasının geçmişine döner .....

Sahne 3
Pek kimseler bilmez ama babamın bir de 5 yıl süren Lübnan
macerası vardı. 1962-1966 yılları arasında o devrin Ortadoğu’daki en önemli
kulübü olan Casino De Liban’da içinde Fransız, İspanyol ve Belçikalıların yer
aldığı bir orkestrada çalışmış. Bunu hep böbürlenerek anlatırdı. Kontrabası ile
Beyrut’a gidip orkestraya müracaat ettiğinde ona bir Belçikalı bir de Fransız
basçının aynı işe baş vurduğunu ve kendilerine sınavla alınacakları söylenmiş.
Babam önüne konan her notayı çalmış ve diğer rakiplerini eleyerek “en büyük
Fenerbahçe” diye orkestraya girmiş. Bu yılların içinde daha da ilginç bir öykü
var. Babam Lübnan’da çalıştığı yıllarda konser vermek için oraya gelen Duke
Ellington ve Quincy Jones ile tanışmış. Hatta birlikte jam session’larda
çalmışlar. O devirde Ortadoğu’da bayağı bir jazz dünyası varmış.
Duke Ellington babamı çok beğenmiş ve onu orkestrasına almak
istemiş. Ona iki yıllık bir kontrat göndermiş. Ama o sırada annem bana hamile
imiş. Babam düşünmüş ve kontratı reddederek 25 Ağustos günü annem ile Suriye
üzerinden Adana’ya ve oradan da İstanbul’a gelmiş. Kim bilir, eğer o kontratı
kabul etseydi belki de Duke Ellington orkestrasının ölümsüz yıldızlarından
birisi olacaktı. Ama o, “oğlum Türkiye’de doğsun” demiş ve döndükten sonra da
ölünceye kadar hep Türkiye’de yaşadı.
Duke Ellington’u her dinlediğimizde onunla yaşadığı günlere
geri dönerdi ve bana onu anlatırdı. Aslında şimdi düşünüyorum da dinlediği her
jazz parçası onun için bir “deja vu” idi. Her dinlediği müzikle geçmişini
yeniden yaşardı. Her dinlediği müzisyenle kendisini özdeşleştiridi.

1965-73 arasında hep kendi adını taşıyan orkestrası ile
çalıştı, bir çok tanınmış müzisyen bu orkestrada onunla birlikte çaldı.
Bunların bir çoğu ne yazık ki artık yaşamıyor. Trompetçi Güray Aktalay, Ergüven
Başaran, Atakan Ünüvar, Elvan Aracı, Emin Fındıkoğlu, davulcu Korkut Koray,
piyanist Hayri Tükel onun orkestrasında çalışanlardan ilk aklıma gelen isimler.
Muhakkak şimdi hatırlayamadığım başkaları da vardır. Ayrıca bir çok müzisyen de
kısa süreli olarak bu orkestraya katılmıştı. Benim müzisyen olmamın en önemli
sebebi 4 yaşımdan beri bu orkestranın içinde ve kulislerde büyümem oldu.
Provalar arasında hepsiyle saklambaç, körebe gibi oyunlar oynardık. Yaramazlık
yaptığımda babam Emin Fındıkoğlu’na seslenir ve “Emin, Kent’le ilgilen, gene
yaramazlık yapıyor” derdi. 3 yaşımdan beri babam ile jazz hakkında konuşurdum.
Babamın hayatında 3 tane önemli şey vardı. Genel olarak müzik, klasik ve jazz,
bu en önemlisi idi. Daha sonra hayatında klasik Amerikan arabaları vardı. Bu
listeye son olarak da kadınları eklemiz lazım. Evimizde çok geniş bir plak
koleksiyonu vardı. Babam bana bunları çıkartırıp getirtir, birlikte dinlerdik.
Mesela Miles Davis’in Blue in Green albümünü isteyince onun nerede olduğunu
bilir ve hemen getrirdim. Saatlerce birlikte müzik dinlerdik. Lambalı bir
amplifikatörümüz ve güzel bir pikabımız vardı. Çok güzel bir ses çıkardı. Okul
yıllarından hayran olduğu arkadaşları vardı. Bunlardan bir tanesi de ünlü
besteci Ferit Tüzün’dür. Kornocu Metin Gürel ve Fagotcu Melih Gürel ile de
yakın arkadaştı. Bu ikisi de aynı zamanda jazz piyanosu da çalarlardı. Ama
gerçek can dostu Muvaffak Falay’dı ve onun piyano çalışına hayrandı. Babamın en
sevdiği piyansit Red Garland’dı, ondan sonra Oscar Peterson gelirdi. Bu ikisini
sürekli olarak dinlerdik. Bazen Art Tatum bazen de Bud Powell dinlediğimizi de
hatırlıyorum Aslında ben o yaşta çocuk yaşımın gereği olarak oyuncaklarımla
oynamak isterdim ama babamı çok sık göremediğimden onunla oturup müzik
dinlerdim. Babam gece saat 11’ de işe gider sabaha karşı 5 buçukta dönerdi.
Şimdi kimse bilmez ama o devrin müziyenleri böyle çalışırdı. Çok sevdiği
“Tabac” adlı bir Alman kokusu vardı. İşe gitmeden önce onu sürerdi, o kokuyu
duyunca benden ayrılacağını bilirdim. Öldüğünde de baş ucunda o koku vardı.
Yıllar geçti, ben hala bu kokuyu unutmadım, hala onu
kullanamam. 1929 doğumlu idi, 77 yaşında öldü. Jazz onun hayatının en önemli
parçası idi, hiç beste yapmadı ama dolu dolu yaşadı.
Hayatını özetlersek şöyle diyebiliriz, kontrabas ve jazz. Bu
kadar.
Sarışın adamın konuştuğu insan bir an için o kokuyu
duyduğunu düşündü, belki o da “deja vu” yaşıyordu. Dinlediği öykü onu da kendi
gençliğine götürmüştü. Karşısında bu öyküyü anlatan insanı önce çellist olarak
tanıdığını hatırladı. Daha sonra o çello çalan insanın yakın bir arkadaşının
piyano hocası olduğunu öğrendi. Onu orkestrada çalarken hiç mutlu görmediğini
düşündü ama gün geldi Aksanat’da mutsuz çellistin solo bir piyano konserine
gitti. O gün gördü ki çellist dostunun kişisel menkibesi jazz alemindedir. Bir
sonraki sahnede çellodan jazz piyanosuna uzanan yolculuğun başlangıcına
gidilir.
Sahne 4
Benim müzisyen olmamı istemesinde bu insanlara olan
hayranlığının etkisi oldu. Allah’a dua eder ve benim bir çocuğum olursa onu
arkadaşlarım gibi müzisyen yapacağım dermiş. Bu onun ideali olmuş ve bunun
gerçekleşmesinin sebebi de ben olmuşum Babam aynı zamanda büyük bir Atatürk
hayranı idi. Atatürk onun için çok şey ifade ederdi ve bana sürekli olarak onu
anlatırdı. Neden Atatürk’ü severdi bilir misiniz? Bir şeyi çok öncesinden
düşünmek, onu kafaya takıp yoktan var etmek, işte Atatürk onun için bu kavram
demekti. Atatürk daha 1905 yılında Türkiye Cumhuriyetini kafasında kurmuş hatta
hangi arkadaşının ne bakanı olacağını hesaplamıştı. Babam da daha ben doğmadan
benim ne olacağıma karar vermişti. Beni konservatuara o yolladı. Ben çocukken
konservatuara gidip müzisyen olmak değil bir lejyoner olmak istiyordum. O
devirde teknoloji bu günkü kadar gelişmiş olmadığından imkanlar da kısıtlı
olduğundan aklıma astranot olmak hiç gelmemişti. Zagor vardı ama Zagor olmak da
bana hoş gelmedi. Babam beni 9 yaşındayken Mimar Sinan Üniversitesi
konservatuarına götürdü. Burası o zamanlar yeni kurulmuştu, babam beni
kontrabas bölümüne verdiği zaman henüz o bölümde ne hoca ne de öğrenci vardı.
Ben o bölüme girmek istemiyordum ama babama karşı gelemedim. Konservatuara
girdikten sonra babamla yüksek kaldırımdaki Ferit Canova’nın kullanılmış müzik
aletleri satan dükkanına gittik. Babam bana oradan küçük, New Orleans jazz
gruplarında kullanılan yeşil renkli ve bordürleri sarı olan bir pikkolo
kontrabas aldı. 1973 yılında bu alete 780 lira verdi, o devrin şartlarında bu
süper bir para idi. Kendisi aynı yıl İstanbul Senfoni Orkestrasına girdi.
Babamın İstanbul Senfoni Orkestrasına girmesinin de ilginç
bir öyküsü vardır. Bir gece evde çok sevdiği bir içki olan 505’i içerken
telefon geldi, meğer senfoni orkestrasına kontrabasçı aranıyormuş. Arkadaşları
gel dediler, onlara önce ‘kendi orkestram var’ diye itiraz etti ama onlar’
ağabey yapma, bu bir güvencedir’ dediler ve ikna ettiler. Ettiler ama
orkestraya kabul edilmek için sınav vermek gerekiyor.
Babamın 18 yaşında girdiği Ankara konservatuarındaki
kontrabas hocası Berlin Senfoni Orkestrasının solist basçısı olan Hans
Fromme imiş. Zamanında Rus cephesinde Alman askeri olarak savaşmış ve
yaralanmış bir müzisyen. Savaştan sonra işsiz kalınca müzik öğretmenine ihtiyaç
duyulduğu için Türkiye’ye gelmiş. Babam telefon edip durumu bildirince hocası 3
ay boyunca hafta sonları Ankara’dan trenle İstanbula geldi ve babamı giriş
sınavına hazırladı. Babam onun Türkiye’deki ilk öğrencisi idi ve her zaman
böyle bir hocanın öğrencisi olmanın hayatındaki en büyük şanslardan birisi
olduğunu söylerdi. Hoca her hafta sonu geldiğinde Bach’ın 1. viyolensel
süitinin gig bölümünün kontrabas transkipsiyonunu babama çaldırarak onu sınava
hazırlardı. Birgün o bizde iken kontrabası ben kaptım ve aynı parçayı çaldım.
Hoca babama dönüp, ‘ bunu hemen konservatuara yazdır’ dedi. O sırada ben hala
lejyoner olmak istiyordum. İşte bu olay üzerine babam beni konservatuarın
kontrabas bölümüne yazdırdı, ama orada hoca olmadığından müfredatı alarak beni
evde çalıştırdı. Okulda sadece sınavlara girdim, iki yıl böyle geçti. Benden
başka öğrenci de yoktu. 11 yaşıma geldiğimde bayağı kontrabasçı olmuştum. Bugün
hala kontrabas çalmaya devam ediyorum ve evimde bir kontrabasım var.
Ama çellocu Reşit Erzin’in bir konseri hayatımı değiştirdi.
Babam beni götürmüştü, o gün çelloya hayran oldum ve babama bir seçim yapmasını
söyledim. Kontrabası bırakıyordum ya trompet ya da çello çalacaktım. O düşündü
ve ‘trompeti boş ver, seni çalıştıramam, çello çal’ dedi. İşte çelloya girişim
de böyle oldu.
Bu olay tüm hayatım boyunca babama yapmış olduğum ikinci
büyük çıkış oldu. Bunlardan diğeri de Fransızca yerine İngilizceyi yabancı dil
öğrenmek üzere seçmemdir. Bu ikisinden başka hayatım boyunca babama karşı
geldiğim başka bir şey yoktur. Piyano çalmama gelince. Babam harikulade piyano
çalardı. Çocukluğumda bana Ponçiana parçasını çalardı. Dünyanın en iyi piyanisti
gelse bu parçayı benim babam gibi çalamaz. Belki bu sözleri söylerken bencillik
yapıyor olabilirim ama kusuruma bakmayın. Başka bir parça daha vardı böyle
mükemmel çaldığı ama hatırlamıyorum. Ben de konservatuarda bu enstrümanı
çalmayı öğrenmiştim. Ama hiç bir zaman babam gibi piyano çalabileceğimi
düşünmedim, onunla aşık atamam. Şimdi hatırladım, çatıştığımız bir konu daha
vardı. Ben piyanist olarak Ramsey Lewis’i de çok severdim. O ise nefret ederdi,
neden olduğunu hiç bir zaman öğrenemedim. Ne zaman onun müziğini dinlesem
yerinden kalkar pikabı kapatır ve ‘bunu dinlemen gerekmiyor’ derdi.
O ana kadar sessiz sedasız oturan sarışın kadın artık söze
girmesinin vakti geldiğini anlar. Onun anlattığı şeyler kayınpederinin
kontrabastan jazz’a uzanan hayatının daha farklı bir açıdan görünüşüdür. Kamera
onun gözlerine doğru yaklaşırken konuşma başlar:
Sahne 5
“Ben babamın ölmediğini düşünüyorum çünkü benim için ölüm
diye bir şey yok. Sadece zamanı gelince bedenlerimizi terk ediyoruz. Ama
ruhlarımız sonsuza kadar yaşıyor. Bence babam şu anda bizimle birlikte yaşıyor,
sadece bedeninden ayrıldı. Hindistan’da insanlar ölümü ruhun bedenden ayrılarak
özgürlüğe kavuşması olarak düşünürler. Eşimin bu günlerde bu kadar yoğun
çalışması ve üretken olması da bu yüzden, çoğu zaman babasını yanında
hissediyor. Hatta tam öldüğü gün babası ona muhteşem bir parça yazdırdı.
Babasını kaybettiği günden beri Kent daha olgun bir insan oldu, sadece jazz
değil tüm müzikleri kucaklayan everensel bir müzisyen oldu. O da babası gibi
Türkiye’de kaldı, para peşinde ülkesini terk etmedi. Yaşadığı zaman eşim ile
babam arasında inanılmaz bir sevgi ve gönül bağı vardı ve bu hala sürüyor.
Şu an eşimin hayatında enterasan yeni bir yolculuk başladı.
Bugünlerde türkü dinliyor. Bu müzikler ile jazz arasında bir sentez yaratmaya
başladı. Gerçi bugüne kadar sayısız müzisyen böyle bir sentezin peşine düştü
ama eşimin yaptığı şey onlarınkinden çok farklı.
Ben tiyatro ve sinema okulunu bitirdim, filim yönetmenliği
üzerine doktora yaptım. Bu çalışmanın parçası olarak babamla bir röportaj
yapmıştım. O röportajda bana şöyle demişti. ‘Bak kızım bu ülkede her şey
Atatürk ile başladı’. Bence babam her zaman doğruların adamı olarak yaşadı ve
içinde ona neyin doğru olduğunu gösteren bir mekanizma vardı. Eşimde de babası
gibi, içinde böyle bir mekanizma var ve yanlış bir şey görünce çok ağır tepki
veriyor. Eğer bizden sonra gelecek insanlara bir şeyler verebileceksek böyle
bir mekanizmanın içimizde olması çok önemli. ‘Atatürk bize her zaman doğruları
gösterdi’ derdi, onun başlattığı sentezi şimdi de müzisyenler sürdürecek.
Sürdürecek diyorum çünkü müzik çok büyük bir güç, dünyada sevgiyi tüm insanlara
aktarabilecek tek ortak güç müzik. Atatürk’ün söylediği Yurtta Sulh, Cihanda
Sulh ancak müzikle mümkün. Müzik bir titreşim, doğru bir titreşim ve titreşim
de ilaç demek. Hastalıkları bile müzik düzeltebiliyor”.
Sarışın adam sevgiyle eşine baktı. Başka ülkelerde doğmuşlar
ama dönüp dolanıp birbirlerini bulmuşlardı. Filmin senaristi bu noktada bir
bitiş sahnesi yazmak istedi ve adının Kent olduğu artık anlaşılan sarışın adamı
konuşturdu:
Sahne 6
Tatiana’yı eşim olarak seçmem de bir tesadüf değil, ilahi
bir seçim. Şimdi 14 yaşında bir oğlumuz var, adı Deniz, o da kontrabas çalıyor.
Deniz onun ilk evliliğinden olan oğlu. Ben viyolensel bölümüne girince babam
evdeki yeşil kontrabası aldı ve onu bir çello ile değiştirdi. O kontrabas hala
başka insanları yetiştirebiliyor olabilir. Akibetini bilmiyorum. Doğum günü 1
Şubat idi, 1992’de ona doğum günü hediyesi olarak bir CD almıştım, Oscar
Peterson ve Stan Getz beraber çalıyorlardı. Albümün adı “How About You”. Ray
Brown ve Paul Chambers de bu albümde çalıyorlardı. Bu albümü o gittikten sonra
anneme verdim, o saklıyor. Söylenecek çok şey var, hangi birini söylesem
bilmiyorum. Hasta Fenerbahçeli idi, sırf diğer çocuklar arasında
Fenerbahçeliler olmadığı için kızkardeşimin oğlunun yuvasını değiştirtmişti.
Alışılmış bir insan değildi, kendi inandığı şekilde, kendi değerleriyle yaşadı
ve gitti.
Ama şunu söyleyebilirim, babam jazz’ı çok sevmişti.
Bu gün Zincirlikuyu mezarlığında üzerinde Fenerbahçe bayrağı
dalgalanan bir mezar görürseniz biliniz ki o Aydemir Mete’nin mezarıdır.
Bu noktada kamera kafeteryadan kalktı, camdan uçtu ve
mezarlığa doğru geldi. Üzerinde bayrak olan mezarlığa doğru yaklaştı.
Size bu senaryoyu veya hadi diyelim ki öyküyü yazan kişi
yıllar boyunca İstanbul Senfoni Orkestrasında kontrabas çalan sakin görünüşlü
insanın gerçek dünyasını o gün öğrendi. Bu öyküyü sizlere aktarırken Aydemir
Mete’nin çok yakınlarında bir yerlerde durduğunu hissetti. Umuyor ki çok özel
ve dolu dolu yaşanmış bir hayatın gerçek sihirini sizlere bir parçacık olsun
aktarabilmiş olsun.
SON, veya YENİ BİR BAŞLANGIÇ
Size nasıl geliyorsa...
Aydemir Mete
1 Şubat 1929-15 Ekim 2006

Jazz ve dans orkestralarının en şatafatlı döneminde adına
orkestrası olan kontrabascı Aydemir Mete’yi 15 Ekim’de kaybettik.
Ankara’da konservatuarda okurken 1954’de Ankara’da
yedeksubaylığını yapan İlham Gencer ile tanışarak İstanbul’a gelen sanatçı
1954’de İstanbul’da kulüplerde çalarak profesyonel müzik kariyerine başladı.
1962-66 yılları arasında Lübnan’daki bir orkestrada çalıştı. Orada Duke
Ellington ve Quincy Jones ile tanışarak birlikte jam sessionlarda çaldı.
1965-73 arasında kendi adını taşıyan orkestrası ile çalıştı, bir çok tanınmış
müzisyen bu orkestrada onunla birlikte çaldı. Trompetçi Güray Aktalay,
saksofoncu Ergüven Başaran ve Atakan Ünüvar, tromboncu Elvan Aracı, piyanist ve
aranjör Emin Fındıkoğlu, davulcu Korkut Koray, piyanist Hayri Tükel onun orkestrasında
çalışanlar arasında.
1973’de İstanbul Senfoni Orkestrasında çalmaya başladı. 1994
yılında Emekli olduktan sonra aktif müzisyenliği bıraktı.