26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

KONTRABAS VE JAZZ, İKİ KELİMEYE SIĞABİLECEK AMA HAYAL GÜCÜNE SIĞMAYAN BİR HAYAT; AYDEMİR METE’NİN ARDINDAN...

    

1 Şubat 1929-15 Ekim 2006

 

 

Giriş ve ilk sahne:

“Zincirlikuyu mezarlığında bir grup insan sevilen bir müzisyeni son yolculuğuna uğurlamak üzere toplanmışlardı. Kefen toprağa verilmek üzere açılmış olan mezar çukuruna indirildi ve imam merhumun son duasını okumaya başladı. İnsanlar ellerindeki küreklerle mezarın üstüne toprak atmaya başlarken sarışın kıvırcık saçlı bir adam mezara doğru eğildi. Elinde bir resim bir de futbol forması vardı.

Önce resmi özenle kefenin üzerine bıraktı. Mezarın çevresinde toplanmış olan cemaat yaşadıkları ülkeyi ve cumhuriyeti kurmuş olan insanın resmini hemen tanıdılar. Resmin üzerine bu sefer de sarı lacivertli bir forma konuldu. Sonra kürekler toprakla buluştu ve mezar yavaş yavaş dolmaya başladı. Sarışın kıvırcık saçlı adam mezara bakarken hayatı film olabilecek kadar ilginç bir insan son yolculuğuna başlamıştı”.

 

Bugün sizlerle paylaşacağımız şey işte böyle bir öykü. Zonguldakta doğmuş, müziğe gönül vermiş, müzik ile yaşamış bir insanın iki kelimeye sığabilecek ama hayal gücüne sığmayan öyküsü. Gelin sizinle bu öyküyü bir film senaryosu haline getirelim, kim bilir gelişen Türk sineması belki günün birinde bu olağanüstü yaşanmış hayatı beyaz perdeye taşır.

Sahne 2

Atatürk Kültür Merkezi’nin kafeteryasına giren senarist sarışın kıvırcık saçlı arkadaşını görür. Bir araya gelmemelerinin sebebi Zincirlikuyu’da geçen ilk sahnenin devamını getirmek içindir. Sarışın adamın yanında bir de sarışın kız vardır, kız başka bir ülkenin çocuğu olmakla birlikte ruhunun bütünleştiği insanı Türkiye’de bulmuştur. anlatılacak olan öyküye onun da yapacağı önemli katkılar vardır. Birlikte otururlar, içecek bir şeyler söylenir, teyp dönmeye başlar ve sarışın adam konuşur:

 

Dedem Zonguldak’ta öğretmenlik yaparken babam 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak doğmuş. Çocuklardan dördü o devrin hastalıklarından öldüğünden bunlardan sadece 4 tanesi yaşayabilmiş. 1930’lu yılların Zonguldağında en önemli geçim kaynağı madencilikmiş. Bu yüzden orta okulu bitirdikten sonra babamı madencilik okuluna göndermişler.

Orada lise 3. sınıfa kadar okurken bir yandan da Zonguldak’ta kurulu Halk Evinde müzik dinlemeye başlamış. Meğer İkinci Dünya Harbinde Türkiye’ye kaçmış bulunan vatansız Museviler o devirde bu okulda ders verirlermiş. Babamın en çok ilgisini çeken şey Halkevindeki piyano olmuş ve çalmak istemiş. O devrin şartlarına göre müzik tutkusu olmasına rağmen ailesi ona ders aldıramamış. Lise son sınıfta olduğu bir gün staj için gönderildikleri madende grizu patlaması olmuş ve 50 arkadaşını kaybetmiş. Bu olay onun için bir dönüm noktası olmuş ve iki gece sonra babaannemden toplamış olduğu birikmiş harçlıklarıyla ailesinden gizli olarak otobüsle Ankara’ya kaçmış. Amacı konservatuara girmekmiş ama yaşından dolayı bu mümkün değilmiş. Düşünün, babamın yaşı onsekiz, konservatuar sınavları çoktan bitmiş, girecek öğrenciler seçilmiş. Ama çok uzaklardan geldiğini gören konservatuar müdürü Halil Bedii Yönetken ona özel bir sınav yaparak şans vermiş. Babam sınavı kazanmış ve onun gibi sınava giren bir başka genç ile konservatuara başlamışlar. Diğer genç dediğim kişi yıllar sonra çok önemli bir müzisyen olacak olan Muvaffak Falay. İkisi çok iyi arkadaş olmuşlar. İkisi de jazz’a çok meraklıymışlar, ve o devirdeki radyo programlarından jazz dinlemeye başlamışlar.

Babamı konservatuarın kontrabas bölümüne almışlar, neden diye merak edebilirsiniz, söyleyeyim. Yaşı 18 olduğundan ve bu yaş keman, piyano ve çelloya başlamak için geç olduğundan kontrabasa almışlar. Zaten böyle büyük bir enstrümanı çalabilmek için çalmak için belirli bir fizik gücü de lazımdır, babam yapısıyla buna buna uygunmuş. Ayrıca onun için önemli olan konservatuara girip müzisyen olmakmış, hangi bölüm olduğuna da çok aldırış etmemiş.

Bu durumdan dolayı babamın konservatuardaki sınıf arkadaşları kendisinden hep küçük olmuşlar. Muvaffak Falay’ın dışında Selçuk Sun, piyanist Metin Gürel, kardeşi Melih Gürel de onun arkadaşlarıymış. Bunlar kendi aralarında bir klan oluşturarak konservatuarın içerisinde çalınması yasak olan jazz için mücadeleye başlamışlar. Akşamları değişik kulüplere gidip jazz dinlerlermiş. Hatta paraları olmadığı için bir şişe birayı iki pipetten içerek paylaşırlar ve garson fark edip kovuncaya kadar ön maslarda oturularmış. Bu şekilde o dönemin en önemli orkestralarını dinleme fırsatları olmuş.

Daha sonra Ankara’da yedeksubaylığını yapmakta olan İlham Gencer’e bir basçı lazım olmuş, babamı göndermişler. İlham Gencer onu çok beğenip “benimle İstanbul’a gel” demiş. İşte geliş o geliş olmuş. İstanbul’a ilk geldiği yıllarda İlham Gencer’e davulcu Ali Çetinkaya ile birlikte eşlik etmeye başamışlar. Düşünün, sene 1954, daha sonra 1971’de kurulan İstanbul Devlet Senfoni Orkestrasına girdiği 1973 yılına kadar babam İstanbul’da değişik jazz gruplarında çalmış.

 

Sarışın adam bu noktada durur, anlattığı öykü onu kendi geçmişine de götürmüştür. Kamera onu sigara yakan ellerine odaklanır, derin bir nefes çeker, yanındaki sarışın kadın ona kızgın bir bakış fırlatır, sigara içmesini onaylamadığı her halinden bellidir. Sonra kamera kadının gözlerinden uzaklaşarak tekrar sarışın adamın gözlerine odaklanır ve genç adam tekrar babasının geçmişine döner .....

 

 

Sahne 3

Pek kimseler bilmez ama babamın bir de 5 yıl süren Lübnan macerası vardı. 1962-1966 yılları arasında o devrin Ortadoğu’daki en önemli kulübü olan Casino De Liban’da içinde Fransız, İspanyol ve Belçikalıların yer aldığı bir orkestrada çalışmış. Bunu hep böbürlenerek anlatırdı. Kontrabası ile Beyrut’a gidip orkestraya müracaat ettiğinde ona bir Belçikalı bir de Fransız basçının aynı işe baş vurduğunu ve kendilerine sınavla alınacakları söylenmiş. Babam önüne konan her notayı çalmış ve diğer rakiplerini eleyerek “en büyük Fenerbahçe” diye orkestraya girmiş. Bu yılların içinde daha da ilginç bir öykü var. Babam Lübnan’da çalıştığı yıllarda konser vermek için oraya gelen Duke Ellington ve Quincy Jones ile tanışmış. Hatta birlikte jam session’larda çalmışlar. O devirde Ortadoğu’da bayağı bir jazz dünyası varmış.

Duke Ellington babamı çok beğenmiş ve onu orkestrasına almak istemiş. Ona iki yıllık bir kontrat göndermiş. Ama o sırada annem bana hamile imiş. Babam düşünmüş ve kontratı reddederek 25 Ağustos günü annem ile Suriye üzerinden Adana’ya ve oradan da İstanbul’a gelmiş. Kim bilir, eğer o kontratı kabul etseydi belki de Duke Ellington orkestrasının ölümsüz yıldızlarından birisi olacaktı. Ama o, “oğlum Türkiye’de doğsun” demiş ve döndükten sonra da ölünceye kadar hep Türkiye’de yaşadı.

 

Duke Ellington’u her dinlediğimizde onunla yaşadığı günlere geri dönerdi ve bana onu anlatırdı. Aslında şimdi düşünüyorum da dinlediği her jazz parçası onun için bir “deja vu” idi. Her dinlediği müzikle geçmişini yeniden yaşardı. Her dinlediği müzisyenle kendisini özdeşleştiridi.

 

 

1965-73 arasında hep kendi adını taşıyan orkestrası ile çalıştı, bir çok tanınmış müzisyen bu orkestrada onunla birlikte çaldı. Bunların bir çoğu ne yazık ki artık yaşamıyor. Trompetçi Güray Aktalay, Ergüven Başaran, Atakan Ünüvar, Elvan Aracı, Emin Fındıkoğlu, davulcu Korkut Koray, piyanist Hayri Tükel onun orkestrasında çalışanlardan ilk aklıma gelen isimler. Muhakkak şimdi hatırlayamadığım başkaları da vardır. Ayrıca bir çok müzisyen de kısa süreli olarak bu orkestraya katılmıştı. Benim müzisyen olmamın en önemli sebebi 4 yaşımdan beri bu orkestranın içinde ve kulislerde büyümem oldu. Provalar arasında hepsiyle saklambaç, körebe gibi oyunlar oynardık. Yaramazlık yaptığımda babam Emin Fındıkoğlu’na seslenir ve “Emin, Kent’le ilgilen, gene yaramazlık yapıyor” derdi. 3 yaşımdan beri babam ile jazz hakkında konuşurdum. Babamın hayatında 3 tane önemli şey vardı. Genel olarak müzik, klasik ve jazz, bu en önemlisi idi. Daha sonra hayatında klasik Amerikan arabaları vardı. Bu listeye son olarak da kadınları eklemiz lazım. Evimizde çok geniş bir plak koleksiyonu vardı. Babam bana bunları çıkartırıp getirtir, birlikte dinlerdik. Mesela Miles Davis’in Blue in Green albümünü isteyince onun nerede olduğunu bilir ve hemen getrirdim. Saatlerce birlikte müzik dinlerdik. Lambalı bir amplifikatörümüz ve güzel bir pikabımız vardı. Çok güzel bir ses çıkardı. Okul yıllarından hayran olduğu arkadaşları vardı. Bunlardan bir tanesi de ünlü besteci Ferit Tüzün’dür. Kornocu Metin Gürel ve Fagotcu Melih Gürel ile de yakın arkadaştı. Bu ikisi de aynı zamanda jazz piyanosu da çalarlardı. Ama gerçek can dostu Muvaffak Falay’dı ve onun piyano çalışına hayrandı. Babamın en sevdiği piyansit Red Garland’dı, ondan sonra Oscar Peterson gelirdi. Bu ikisini sürekli olarak dinlerdik. Bazen Art Tatum bazen de Bud Powell dinlediğimizi de hatırlıyorum Aslında ben o yaşta çocuk yaşımın gereği olarak oyuncaklarımla oynamak isterdim ama babamı çok sık göremediğimden onunla oturup müzik dinlerdim. Babam gece saat 11’ de işe gider sabaha karşı 5 buçukta dönerdi. Şimdi kimse bilmez ama o devrin müziyenleri böyle çalışırdı. Çok sevdiği “Tabac” adlı bir Alman kokusu vardı. İşe gitmeden önce onu sürerdi, o kokuyu duyunca benden ayrılacağını bilirdim. Öldüğünde de baş ucunda o koku vardı.

Yıllar geçti, ben hala bu kokuyu unutmadım, hala onu kullanamam. 1929 doğumlu idi, 77 yaşında öldü. Jazz onun hayatının en önemli parçası idi, hiç beste yapmadı ama dolu dolu yaşadı.

 

Hayatını özetlersek şöyle diyebiliriz, kontrabas ve jazz. Bu kadar.

 

Sarışın adamın konuştuğu insan bir an için o kokuyu duyduğunu düşündü, belki o da “deja vu” yaşıyordu. Dinlediği öykü onu da kendi gençliğine götürmüştü. Karşısında bu öyküyü anlatan insanı önce çellist olarak tanıdığını hatırladı. Daha sonra o çello çalan insanın yakın bir arkadaşının piyano hocası olduğunu öğrendi. Onu orkestrada çalarken hiç mutlu görmediğini düşündü ama gün geldi Aksanat’da mutsuz çellistin solo bir piyano konserine gitti. O gün gördü ki çellist dostunun kişisel menkibesi jazz alemindedir. Bir sonraki sahnede çellodan jazz piyanosuna uzanan yolculuğun başlangıcına gidilir.

 

Sahne 4

Benim müzisyen olmamı istemesinde bu insanlara olan hayranlığının etkisi oldu. Allah’a dua eder ve benim bir çocuğum olursa onu arkadaşlarım gibi müzisyen yapacağım dermiş. Bu onun ideali olmuş ve bunun gerçekleşmesinin sebebi de ben olmuşum Babam aynı zamanda büyük bir Atatürk hayranı idi. Atatürk onun için çok şey ifade ederdi ve bana sürekli olarak onu anlatırdı. Neden Atatürk’ü severdi bilir misiniz? Bir şeyi çok öncesinden düşünmek, onu kafaya takıp yoktan var etmek, işte Atatürk onun için bu kavram demekti. Atatürk daha 1905 yılında Türkiye Cumhuriyetini kafasında kurmuş hatta hangi arkadaşının ne bakanı olacağını hesaplamıştı. Babam da daha ben doğmadan benim ne olacağıma karar vermişti. Beni konservatuara o yolladı. Ben çocukken konservatuara gidip müzisyen olmak değil bir lejyoner olmak istiyordum. O devirde teknoloji bu günkü kadar gelişmiş olmadığından imkanlar da kısıtlı olduğundan aklıma astranot olmak hiç gelmemişti. Zagor vardı ama Zagor olmak da bana hoş gelmedi. Babam beni 9 yaşındayken Mimar Sinan Üniversitesi konservatuarına götürdü. Burası o zamanlar yeni kurulmuştu, babam beni kontrabas bölümüne verdiği zaman henüz o bölümde ne hoca ne de öğrenci vardı. Ben o bölüme girmek istemiyordum ama babama karşı gelemedim. Konservatuara girdikten sonra babamla yüksek kaldırımdaki Ferit Canova’nın kullanılmış müzik aletleri satan dükkanına gittik. Babam bana oradan küçük, New Orleans jazz gruplarında kullanılan yeşil renkli ve bordürleri sarı olan bir pikkolo kontrabas aldı. 1973 yılında bu alete 780 lira verdi, o devrin şartlarında bu süper bir para idi. Kendisi aynı yıl İstanbul Senfoni Orkestrasına girdi.

 

Babamın İstanbul Senfoni Orkestrasına girmesinin de ilginç bir öyküsü vardır.  Bir gece evde çok sevdiği bir içki olan 505’i içerken telefon geldi, meğer senfoni orkestrasına kontrabasçı aranıyormuş. Arkadaşları gel dediler, onlara önce ‘kendi orkestram var’ diye itiraz etti ama onlar’ ağabey yapma, bu bir güvencedir’ dediler ve ikna ettiler. Ettiler ama orkestraya kabul edilmek için sınav vermek gerekiyor.

Babamın 18 yaşında girdiği Ankara konservatuarındaki kontrabas hocası Berlin Senfoni Orkestrasının solist basçısı olan Hans Fromme imiş. Zamanında Rus cephesinde Alman askeri olarak savaşmış ve yaralanmış bir müzisyen. Savaştan sonra işsiz kalınca müzik öğretmenine ihtiyaç duyulduğu için Türkiye’ye gelmiş. Babam telefon edip durumu bildirince hocası 3 ay boyunca hafta sonları Ankara’dan trenle İstanbula geldi ve babamı giriş sınavına hazırladı. Babam onun Türkiye’deki ilk öğrencisi idi ve her zaman böyle bir hocanın öğrencisi olmanın hayatındaki en büyük şanslardan birisi olduğunu söylerdi. Hoca her hafta sonu geldiğinde Bach’ın 1. viyolensel süitinin gig bölümünün kontrabas transkipsiyonunu babama çaldırarak onu sınava hazırlardı. Birgün o bizde iken kontrabası ben kaptım ve aynı parçayı çaldım. Hoca babama dönüp, ‘ bunu hemen konservatuara yazdır’ dedi. O sırada ben hala lejyoner olmak istiyordum. İşte bu olay üzerine babam beni konservatuarın kontrabas bölümüne yazdırdı, ama orada hoca olmadığından müfredatı alarak beni evde çalıştırdı. Okulda sadece sınavlara girdim, iki yıl böyle geçti. Benden başka öğrenci de yoktu. 11 yaşıma geldiğimde bayağı kontrabasçı olmuştum. Bugün hala kontrabas çalmaya devam ediyorum ve evimde bir kontrabasım var.

Ama çellocu Reşit Erzin’in bir konseri hayatımı değiştirdi. Babam beni götürmüştü, o gün çelloya hayran oldum ve babama bir seçim yapmasını söyledim. Kontrabası bırakıyordum ya trompet ya da çello çalacaktım. O düşündü ve ‘trompeti boş ver, seni çalıştıramam, çello çal’ dedi. İşte çelloya girişim de böyle oldu.

Bu olay tüm hayatım boyunca babama yapmış olduğum ikinci büyük çıkış oldu. Bunlardan diğeri de Fransızca yerine İngilizceyi yabancı dil öğrenmek üzere seçmemdir. Bu ikisinden başka hayatım boyunca babama karşı geldiğim başka bir şey yoktur. Piyano çalmama gelince. Babam harikulade piyano çalardı. Çocukluğumda bana Ponçiana parçasını çalardı. Dünyanın en iyi piyanisti gelse bu parçayı benim babam gibi çalamaz. Belki bu sözleri söylerken bencillik yapıyor olabilirim ama kusuruma bakmayın. Başka bir parça daha vardı böyle mükemmel çaldığı ama hatırlamıyorum. Ben de konservatuarda bu enstrümanı çalmayı öğrenmiştim. Ama hiç bir zaman babam gibi piyano çalabileceğimi düşünmedim, onunla aşık atamam. Şimdi hatırladım, çatıştığımız bir konu daha vardı. Ben piyanist olarak Ramsey Lewis’i de çok severdim. O ise nefret ederdi, neden olduğunu hiç bir zaman öğrenemedim. Ne zaman onun müziğini dinlesem yerinden kalkar pikabı kapatır ve ‘bunu dinlemen gerekmiyor’ derdi.

 

O ana kadar sessiz sedasız oturan sarışın kadın artık söze girmesinin vakti geldiğini anlar. Onun anlattığı şeyler kayınpederinin kontrabastan jazz’a uzanan hayatının daha farklı bir açıdan görünüşüdür. Kamera onun gözlerine doğru yaklaşırken konuşma başlar:

 

Sahne 5

“Ben babamın ölmediğini düşünüyorum çünkü benim için ölüm diye bir şey yok. Sadece zamanı gelince bedenlerimizi terk ediyoruz. Ama ruhlarımız sonsuza kadar yaşıyor. Bence babam şu anda bizimle birlikte yaşıyor, sadece bedeninden ayrıldı. Hindistan’da insanlar ölümü ruhun bedenden ayrılarak özgürlüğe kavuşması olarak düşünürler. Eşimin bu günlerde bu kadar yoğun çalışması ve üretken olması da bu yüzden, çoğu zaman babasını yanında hissediyor. Hatta tam öldüğü gün babası ona muhteşem bir parça yazdırdı. Babasını kaybettiği günden beri Kent daha olgun bir insan oldu, sadece jazz değil tüm müzikleri kucaklayan everensel bir müzisyen oldu. O da babası gibi Türkiye’de kaldı, para peşinde ülkesini terk etmedi. Yaşadığı zaman eşim ile babam arasında inanılmaz bir sevgi ve gönül bağı vardı ve bu hala sürüyor.

Şu an eşimin hayatında enterasan yeni bir yolculuk başladı. Bugünlerde türkü dinliyor. Bu müzikler ile jazz arasında bir sentez yaratmaya başladı. Gerçi bugüne kadar sayısız müzisyen böyle bir sentezin peşine düştü ama eşimin yaptığı şey onlarınkinden çok farklı.

Ben tiyatro ve sinema okulunu bitirdim, filim yönetmenliği üzerine doktora yaptım. Bu çalışmanın parçası olarak babamla bir röportaj yapmıştım. O röportajda bana şöyle demişti. ‘Bak kızım bu ülkede her şey Atatürk ile başladı’. Bence babam her zaman doğruların adamı olarak yaşadı ve içinde ona neyin doğru olduğunu gösteren bir mekanizma vardı. Eşimde de babası gibi, içinde böyle bir mekanizma var ve yanlış bir şey görünce çok ağır tepki veriyor. Eğer bizden sonra gelecek insanlara bir şeyler verebileceksek böyle bir mekanizmanın içimizde olması çok önemli. ‘Atatürk bize her zaman doğruları gösterdi’ derdi, onun başlattığı sentezi şimdi de müzisyenler sürdürecek. Sürdürecek diyorum çünkü müzik çok büyük bir güç, dünyada sevgiyi tüm insanlara aktarabilecek tek ortak güç müzik. Atatürk’ün söylediği Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ancak müzikle mümkün. Müzik bir titreşim, doğru bir titreşim ve titreşim de ilaç demek. Hastalıkları bile müzik düzeltebiliyor”.

 

Sarışın adam sevgiyle eşine baktı. Başka ülkelerde doğmuşlar ama dönüp dolanıp birbirlerini bulmuşlardı. Filmin senaristi bu noktada bir bitiş sahnesi yazmak istedi ve adının Kent olduğu artık anlaşılan sarışın adamı konuşturdu:

 

Sahne 6

Tatiana’yı eşim olarak seçmem de bir tesadüf değil, ilahi bir seçim. Şimdi 14 yaşında bir oğlumuz var, adı Deniz, o da kontrabas çalıyor. Deniz onun ilk evliliğinden olan oğlu. Ben viyolensel bölümüne girince babam evdeki yeşil kontrabası aldı ve onu bir çello ile değiştirdi. O kontrabas hala başka insanları yetiştirebiliyor olabilir. Akibetini bilmiyorum. Doğum günü 1 Şubat idi, 1992’de ona doğum günü hediyesi olarak bir CD almıştım, Oscar Peterson ve Stan Getz beraber çalıyorlardı. Albümün adı “How About You”. Ray Brown ve Paul Chambers de bu albümde çalıyorlardı. Bu albümü o gittikten sonra anneme verdim, o saklıyor. Söylenecek çok şey var, hangi birini söylesem bilmiyorum. Hasta Fenerbahçeli idi, sırf diğer çocuklar arasında Fenerbahçeliler olmadığı için kızkardeşimin oğlunun yuvasını değiştirtmişti. Alışılmış bir insan değildi, kendi inandığı şekilde, kendi değerleriyle yaşadı ve gitti.

 

Ama şunu söyleyebilirim, babam jazz’ı çok sevmişti.

 

Bu gün Zincirlikuyu mezarlığında üzerinde Fenerbahçe bayrağı dalgalanan bir mezar görürseniz biliniz ki o Aydemir Mete’nin mezarıdır.

Bu noktada kamera kafeteryadan kalktı, camdan uçtu ve mezarlığa doğru geldi. Üzerinde bayrak olan mezarlığa doğru yaklaştı.

 

Size bu senaryoyu veya hadi diyelim ki öyküyü yazan kişi yıllar boyunca İstanbul Senfoni Orkestrasında kontrabas çalan sakin görünüşlü insanın gerçek dünyasını o gün öğrendi. Bu öyküyü sizlere aktarırken Aydemir Mete’nin çok yakınlarında bir yerlerde durduğunu hissetti. Umuyor ki çok özel ve dolu dolu yaşanmış bir hayatın gerçek sihirini sizlere bir parçacık olsun aktarabilmiş olsun.

 

SON, veya YENİ BİR BAŞLANGIÇ

Size nasıl geliyorsa...

 

Aydemir Mete

1 Şubat 1929-15 Ekim 2006

 

 

Jazz ve dans orkestralarının en şatafatlı döneminde adına orkestrası olan kontrabascı Aydemir Mete’yi 15 Ekim’de kaybettik.

Ankara’da konservatuarda okurken 1954’de Ankara’da yedeksubaylığını yapan İlham Gencer ile tanışarak İstanbul’a gelen sanatçı 1954’de İstanbul’da kulüplerde çalarak profesyonel müzik kariyerine başladı. 1962-66 yılları arasında Lübnan’daki bir orkestrada çalıştı. Orada Duke Ellington ve Quincy Jones ile tanışarak birlikte jam sessionlarda çaldı. 1965-73 arasında kendi adını taşıyan orkestrası ile çalıştı, bir çok tanınmış müzisyen bu orkestrada onunla birlikte çaldı. Trompetçi Güray Aktalay, saksofoncu Ergüven Başaran ve Atakan Ünüvar, tromboncu Elvan Aracı, piyanist ve aranjör Emin Fındıkoğlu, davulcu Korkut Koray, piyanist Hayri Tükel onun orkestrasında çalışanlar arasında.

 

1973’de İstanbul Senfoni Orkestrasında çalmaya başladı. 1994 yılında Emekli olduktan sonra aktif müzisyenliği bıraktı.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


66827 - unknown - 38.107.179.238