Mike
Stern ile Röpertajı Kedi Kaptı
Gitaristlerin genelde müzikal olarak daha geniş bir ilgi
alanları vardır, çünkü gitar her tür müziğin içinde var ve gitaristler tercih
ettikleri tür olmasa da gitar üzerinden farklı tür müziklerle empati
kurabilirler.

Geçenlerde Mike Stern’ün Eylül’de piyasaya çıkan ‘Who Let
the Cats Out’ adlı son albümünü alınca Tuncel Gülsoy ve Zuhal Focan’a olan
borcumu hatırlayıp soğuk terler döktüm. Geçtiğimiz Nisan ayında Istanbul Jazz
Center’da çalan sanatçıyla, Tuncel Gülsoy ile birlikte bir röpörtaj yapıp bandı
çözme işini de ben üzerime almıştım. Ancak gördüğünüz gibi bu iş oldukça zaman
aldı (!) Üzerinden zaman geçmiş olsa da sanatçının yakınlarda çıkan albümü
dolayısıyla güncelliğini koruduğunu düşündüm. Dolayısıyla bu röpörtajın kaydını
yayınlanabilir hale getirerek eski yıldan kalan bütün borçlarımı kapattığımı
sanıyorum, gerisini artık Allah affetsin! Röpörtajın yapılış şekli ve sonucu da
aslında ilginç oldu. Randevudan önce ‘birlikte bu işi nasıl yaparız’ diye konuşmamıştık
ama emprovize ederek ilerledik ve ikimizin ağırlıklı olarak ilgilendiği konuların
farklılığı sayesinde ortaya jazz ruhuna uygun bir şey çıktı diye düşünüyorum.
Bu aralar sık sık buraya gelir gider oldunuz değil mi?
En son geçen yaz Steps Ahead ile gelmiştim, sonra Aralık’ta şu
anda birlikte çaldığım kendi grubumla geldim. Bu grupla çalmak da çok hoşuma
gidiyor bu arada, kendimi çok şanslı hissediyorum.
Bu bana daha önce konuştuğumuz bir şeyi hatırlattı. Ben
sizde hayata karşı çok pozitif bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Mesela şimdi
olduğu gibi; onca yoldan gelmişsiniz, yorgun filan olmanızı bekliyordum ama
sizi gayet enerjik ve neşeli gördüm.
Doğrusunu isterseniz hayat herkese olduğu gibi bana zaman
zaman güç anlar yaşatıyor ama ben hep olumlu bakmaya çalışıyorum. Bunda
ilerleyen yıllarla birlikte karakterimin daha olgunlaşmasının da bir payı var
diye düşünüyorum. Geçmişte Blood Sweat and Tears ile veya Mıles Davis’le ya da
birlikte çaldığım diğer tüm büyük müzisyenlerle yaşadığım deneyimler olağanüstüydü
ama aynı zamanda çok içiyordum ve zararlı başka bir sürü tuhaf şey yapıyordum.
Hiç iyi değildi ama o günlerin üstesinden gelmeyi başardım. Jaco Pastorius gibi
bazı arakadaşlarım ise başaramadı. Ne kadar büyük bir kayıp... Bense 22 yıldır
artık ağzıma ne içki, ne sigara ne de başka bir şey koyuyorum.

Biyografinizde çocukluğunuzla ilgili bir bilgi bulamadım.
Biliyoruz ki insanın hayatında ilk 5-6 yılın çok büyük bir önemi var. Neler yapıyordunuz
o yıllarda?
Piyano çalarak müziğe başladınız galiba değil mi?
Evet, sanıyorum 10 yaşında filandım, piyano çalmaya başladım.
Müziğe yeteneğiniz olduğu nasıl anlaşılmış?
Annem müzikle çok iç içe bir insandı; hem jazz hem klasik
piyano çalardı. Neredeyse profesyonel müzisyen olma aşamasına gelmişti sanıyorum
ama çocuklarına bakmak zorundaydı!
Kaç çocuğu vardı?
Beş; ben ortadaki çocuğum.
Ailede sizden başka müzisyen var mı?
Benim gibi işi müzik olan kimse yok.
Ama eşinizde müzisyen galiba değil mi? Hiç birlikte çalıyor
musunuz?
Evde çalıyoruz ama birlikte konser, turne falan yapmamaya
karar verdik uzun zaman önce. Onun yerine evliğimizi sürdürmenin daha iyi bir
fikir olduğunu düşündük!
Her hafta radyo programı yapıyorum, 100. programı eşimle
birlikte yapmıştık. 99 programda sorun çıkmadı, 100. program bitmek bilmedi, ne
demek istediğini çok iyi anlıyorum!
Babanız ne yapardı ?
Babam yazardı. Aslında ben evlatlık olarak verilmişim,
gerçek babam da ticaret erbabı; son yıllarda onu tekrardan tanımaya çalışıyorum.
Aslen nerelilermiş?
Gerçek babam İngiliz kökenli, kanuni babam ise Musevi; Stern
soyadını ondan aldım. Biliyorsunuz Museviler dinlerine çok bağlı olurlar ama o
pek öyle bir adam değil, ‘sadece iyi bir insan olmaya çalışıyorum, organize
dinler pek bana göre değil’ derdi.
Sizin aranız nasıl ruhani dünyayla?
Sanıyorum ben de iyi bir insan olup, etrafımdakilere yardım
edip, işimi yapmaya ve kendime iyi bakmaya çalışıyorum. Bir aziz olmadığım
kesin ama gerisi artık Allah’a kalmış!

Oğlak burcundasınız değil mi? Benim kızım da Oğlak burcu
o yüzden biraz fikrim var: Kararlı, inatçı, aileye bağlı... Siz de öylesinizdir
herhalde. Sizin de çocuklarınız var mı?
Biz çocuk yapmadık çünkü karım 18 yıl önce göğüs kanseri
geçirdi ve doktorlar çocuk sahibi olmasını istemediler. Biz de önceleri evlatlık
alırız diye düşündük ama sonra o da olmadı; artık çocuk için hem yaşlandık hem
de ikimizde sürekli turnelerdeyiz.
Bazı eleştirmenler sondan bir önceki albümünüz ‘Voices’
ile kendinizi baştan aşağı yenilendiğinizi düşünüyorlar, ne diyorsunuz bu süreç
ile ilgili?
Ben tabii ki böyle düşünerek, ‘hadi kendimi yenileyeyim’
diye müzik yapmıyorum. Benim müziğimde hep bir vokal duygusu vardır.
Bestelerimi yaparken falan bir yandan ‘bunu şarkı olarak söyleseydim nasıl
olurdu’ diye düşünürüm. Çalarken de söylüyormuş gibi, melodik çalarım. Aslında
bunun sebebi de, demin konuştuğumuz gibi, ta çocukluğumda böyle bir şeyin yer
almış olması. Ben sekiz yaşındayken bir kilise korosunda şarkı söylüyordum;
sonra da çok küçük rollerdi ama bir iki operada gözüktüm. Bunların etkisi olsa
gerek. Dolaysıyla ‘Voices’ albümünün konsepti benim esasında epeydir yaşattığım
ve müziğime de uygun olduğunu düşündüğüm bir konseptti. Ama yine böyle bir
albüm yapma cesaretini bana veren Richard Bona oldu. Onu çok uzun zamandan beri
tanıyorum ve o hep bana bu tür bir şey yapmam gerektiğini söylerdi, ben de
ondan şarkıları onun söylemesini isterdim sonunda oldu! Daha sonra, en son
albümüm olana ‘These Times’ da aynı konseptte bir albüm oldu. Bu iki albümde de
hem enstrümantal parçalar var, hem de Richard ve başka şarkıcıların söylediği
vokal parçalar. Yeni çıkacak olan albümüm ‘Who Let the Cats Out’ta da Richard’ın
vokal yaptığı bir kaç parça olmasına rağmen, bu daha farklı yerlere giden bir
çalışma oldu. Bu albümde burada birlikte çalacağım grup ve Roy Hargroove, Dave
Weckl gibi başka bazı müzisyenler var.
Bu bana web sayfanızda okuduğum bir şeyi hatırlattı.
Sizin için ‘rock ile jazz fusion arasındaki sınırları kaybolmasını sağladı’
deniliyor. Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında?
Herşeyden önce, bunun ne demek olduğunu bilmiyorum doğrusu!
Çok zor bir konu bu. Rock müziği seviyorum. Demin de konuştuğumuz gibi, çocukluğumda
evde jazz ve klasik müzik duyardım, kilise korosundaydım, gençlik yıllarımda
deli gibi Beatles, Jimi Hendrix, Rolling Stones falan dinlerdim, bunların hepsinin
üzerimde bir etkisi olmuştur herhalde. Çok da basite indirgemek istemiyorum ama
ben temel olarak, gitara vokal bir ton veren bir yaklaşımla ve rock duruşu ile
jazz emprovizasyonu yapmaya uğraşıyorum. Ama bu bile dinlemeden tarif edilmesi
çok güç bir şey; jazz dediğimiz şey herkes için farklı olabilecek bir şey.
Sizce bugün jazz dediğimiz şey nedir?
Çok iyi bir soru ama cevabını bilmiyorum. Aynı anda farklı
yönlere doğru giden bir şey ile karşı karşıyayız. Aslında böyle olması bana çok
uygun düşüyor çünkü farklı şeyler yapmaktan hoşlanıyorum. Biraz da çaldığın
enstrümana bağlı galiba, ben esasında kendimi ilk önce gitarist olarak
görüyorum. Bir de, benim jenerasyonum ve benden daha genç ‘jazz
gitaristlerinde’ daha fazla rock etkisi var sanıyorum. Bir gitarist olarak Jimi
Hendricks’i, Eric Clapton’ı görmezden gelemezsiniz. Bakın, John McLaughlin, Pat
Metheny, Bill Frisell, John Scofield gibi gitaristlerin hepsinde bu söylediğim
rock duruşu vardır. Ayrıca gitaristlerin genelde müzikal olarak daha geniş bir
ilgi alanları vardır, çünkü gitar her tür müziğin içinde var ve gitaristler
tercih ettikleri tür olmasa da gitar üzerinden farklı tür müziklerle empati
kurabilirler.

Ben sizin müziğinizin de öyle olduğunu düşünüyorum.
Mesela yine son albümünüze dönersek, bu albümle ilgili olarak Nusrat Fateh Ali
Khan’dan Joe Zawinul’a kadar farklı esin kaynaklarından söz ediyorsunuz;
albümde Kenny Garrett ile Bela Fleck gibi müzisyenlerle birlikte çalıyorsunuz.
Bütün bunların müzikal açıdan ortak noktası nedir?
Bütün benzer durumlarda olduğu gibi, müzikal olarak bu
sürece kimin liderlik ettiği ve farklı unsurları nasıl bir araya getirdiği
önemli bir konu haline geliyor. Bir albüme her tülü şeyi koyamazsınız, belli
bir seçim yapmanız gerekiyor. Öte yandan ben şahsen bir albümde aynı zamanda
bir çeşitlilik de olması gerektiğini düşünüyorum. ‘Bu albümün konsepti bu,
bütün parçalar da o tarz olsun’ gibi bir yol bana ilginç ve doğal gelmiyor.
Dolayısıyla hem bazı şeyleri doğal akışına bırakmak hem de belli bir dengeyi
tutturmak gerekiyor. Bu durumda da, bütün bunların ortak noktası ben oluyorum.
Müzikal anlayışım, bestelerim, parçaları nasıl beraber bir araya getirdiğim,
birlikte çalmak için kimleri seçtiğim; hepsinin bir etkisi var.
Jazz’da bütün dünyaya örnek olabilecek bir liderlik ve grup
dinamiği var değil mi? En üst seviyedeki müzisyenleri bile farklı projelerde
grup üyesi olarak görüyoruz. Egolarını bir kenara bırakarak, o projenin ruhuna
uygun çalıyorlar ve aynı zamanda da öne çıkma derdi olmaksızın, yaptıkları katkıya
kendi kişisel tarzlarının damgasını vuruyorlar.
Kesinlikle doğru. Zaten grup lideri olarak parçaları
seçerken, düzenlemeleri veya besteleri yaparken kimin yeteneğini nasıl ön plana
çıkaracağını düşünmek de işin önemli bir parçasıdır.

Başka bir konuya geçiyorum; bir röpörtajda canlı müzik
tadında çalmaya çok önem verdiğinizi söylemişsiniz. Canlı performansın sizin
için özel anlamı veya çekici tarafı nedir?
Anı yaşamayı ve enstrümanlar arasındaki diyalogu seviyorum.
Stüdyoda aynı şey olmuyor mu?
Aynı derecede değil ama o duyguyu yaratmaya çalışıyorum. O
yüzden üst üste kayıt gibi uygulamaları hiç tercih etmem. Müzisyenlerin
birbirlerine karşılık verdikleri, kendiğinden gelişen canlı ortamda jazz’ın
gerçek ruhu ortaya çıkıyor. Ancak bazen neredeyse klasik duygusuyla yazılmış
parçaları çalmak veya herkesi aynı anda bir araya getirme güçlükleri, maliyet
gibi meseleler yüzünden stüdyoda overdubbing vb tekniklere başvurulabiliyor.
Biraz gerilere gitmek istiyorum Blood, Sweat and Tears’ın
efsane bir albümü var, içinde ‘God Bless the Child’ın falan oduğu; o albümde
siz de çalıyor muydunuz?
Hayır, o benden önceydi.
O günlerin sizin için anlamı nedir?
Üff, tek kelimeyle olağanüstüydü ! Henüz daha 22 yaşındaydım
ve çalmaya başladığımız zaman ellerim, dizlerim her yerim tir tir titriyordu!
Onlar da bana hep ‘merka etme, bir şey olmaz’ diyorlardı. Bana hem destek
oluyorlardı hem de yapıcı eleştirilerde bulunuyorlardı ama günün sonunda beni
çok da kafaya takmıyorlardı çünkü işi iyi idare ettiğimi düşünüyorlardı. Benim
grupla çalmaya başladığım dönem artık en parlak oldukları dönem değildi ama
yine de albümler çok satıyordu ve her konserde binlerce kişiye çalıyorduk.
Benim için en önemli şey de öyle büyük kalabalıkların önünde çalmayı öğrenmek
oldu. Jaco Pastorious’u da bu grupta tanıdım. Weather Report ile çalmaya başlamadan
evvel bir kaç ay BS&T’da birlikte çaldık. Onunla çok yakın arkadaştık.
Hatta benim için bir kardeş gibiydi.
Bize ondan biraz bahseder misiniz?
Büyük bir müzisyendi ve tam bir çılgındı. Esasında ben de
öyleydim. Biraz evvel söylediğim gibi 22 yıldır ağzıma bir şey koymuyorum ama o
zamanlar öyle değildi. İkimiz de biraz delirmiş gibiydik. Jaco inanılmaz
biriydi. Nerdeyse hiç uyumazdı ve sürekli müzik dinleyip, bas gitarını çalardı.
Her türlü müziği dinlerdi. Müzikal anlamda Miles Davis gibiydi; ne tür olduğunu
umarsamadan içinden gelen müziği çalmaya ve içinden geldiği gibi çalmaya çok
önem verirdi. Onunla birlikte çalmış olduğum için kendimi şanslı hissediyorum.
Bu da beni bir sonraki soruma getiriyor. Miles’la olan
tecrübelerinizden de bahsedebilir misiniz?
O da biraz kaçıktı ama çok değil! (gülüşmeler)... Biraz
evvel konuştuğumuz konu Miles müziğini karakterize eden en önemli noktalardan
biriydi. Hem bir lider olarak olarak onu takip etmenizi, neyi nasıl çaldığını
anlamanızı beklerdi hem de müzikal açıdan kendiniz olmanızı isterdi. Gruba çağırdığı
müzisyenleri hem katılımcı hem bağımsız olabilme yeteneklerine göre seçerdi.
Nasıl çaldığınıza pek karışmaz, arada bir iki yorum yapardı, o kadar (burada Miles’ın
kısık sesiyle konuşmasını taklit ediyor). Çünkü esas olarak kendi istediğin
gibi çalmanı beklerdi. Aynı zamanda kurallara bağlı veya alışkanlıklarla çalınmasını
istemezdi, herşeyin biraz gevşek olmasını isterdi. Ne zaman öyle olmadığını
hissederse ortaya yeni birşeyler atar, grubun biraz bilinmeyene doğru gitmesini
isterdi. İlk dönem böyleydi. İkinci kere Miles’ın grubuna katıldığımda, grupta
Marcus Miller, Al Foster, Bill Evans gibi isimler vardı. Olağanüstü bir ritim
seksiyonu; hem Marcus hem de Al büyük bir ustalıkla bebop da funk da çalabilen
müzisyenler. Aslında bu Miles’ın çok umurunda değildi, arada kafasını sallayıp
‘evet işte tam böyle’ derdi. Benim ise yüksek volümde ve Hendrix tarzı çalmamı
isterdi (burada yine kısık sesle Miles’ın taklitini yaparak bunu kendisine nasıl
söylediğini aktarıyor: ‘C’mon motherf.ker turn that s.it up !’). Son derece
yeniliklere açık biriydi. Aslında gerçekten şanslıyım, birlikte çaldığım bir
çok müzisyen böyleydi; mesela Joe Henderson, Michael Brecker gibi. Jim Hall da
benim favorilerimden biridir. Daha klasik tarzda şeyler çalıyor olmasında rağmen,
tamamen kalbinden geçen şekilde çalar ve zaman zaman çok azgın olabilir! Onunla
‘Dialogs’ albümünde birlikte çaldık, benim için de bir parça yazmıştı.

Günümüze dönersek, yeni albümünüzden bahsettiniz, başka
ne var yolda?
Çok kısa bir süre önce bir DVD çıkardık. Bir de Kim Thompson
(d) ile bir DVD yapmak istiyorum, birlikte çaldığım bunca çirkin adamdan sonra
eminim güzel bir şey olur ! (gülüşmeler)
Tunçel Gülsoy ve Emre Memecan: Mike Stern çok teşekkürler.