Selen
Gülün ile hayatına sahip çıkabilmek ve bunun getirdiği SÜRPRİZLER üzerine...

Selen Gülün’ün sürprizler albümü görünce, acaba bu işin
içerisinde ne sürprizler var diye merak ettim. Karşıma çıkan ilk sürpriz onu
yakalamanın son görüşmemizden beri daha da zor olması oldu, ben görmeyeli
Selen’in iş yükü iyice artmıştı.
İkinci sürpriz albümdeki parçalar oldu, ilk albümdeki jazz
sound’u tamamen değişmişti. Üçüncü sürprize gelince.... eh, biraz sabırlı olun,
gelin onu da birlikte keşfedelim.
Bu keşife 2006 yılının Aralık ayının bahardan kalma mı
desem, gelecek baharın avansı mı desem, ne diyececeğimi bilemediğim bir güneşli
gününde Selen’in evinde başladık:
Sürpriz şu, ben bu albümde şarkı söylüyorum. Daha önceki
albümümde besteci ve piyanist kimliğimle yer almıştım, bu albümde ise şarkıcı
kimliğimle de yer alıyorum.
Albümde 10 parça var, bunlardan 8 tanesinin sözleri ve
müziği bana ait. İki parçanın da sadece aranjmanları benim, bunların sözleri ve
müzikleri bu albümün oluşmasında bana çok destek olan arkadaşım Demirhan
Baylan’a ait. Böylece, bu sefer de kendime bir şarkı albümü yapmış oldum.
Albüm Ercan Saatçi tarafından DMC den ayrıldıktan sonra
kurduğu REC BY Saathci tarafından yayınlanmıştı. Ben kendim albümü ilk
dinlediğimde uzaktan da olsa bir tutam Patricia Barber havası koklamıştım. Bu
havanın oluşmasında evdeki koca speaker’larımı zıplatan albümün audiophile
kaydının da bir etkisi olduğunu belirtmeliyim. Konuştukça anladım ki bu burnuma
gelen kokuda pek yanılmamışım.
Patricia Barber’dan önce piyano çalarak şarkı söyleme
konusunda benim kendime örnek aldığım kişi Shirley Horn’dur. Onun müziğini çok
beğenirim ve eskiden beri onun gibi yavaş tempolu çalarak şarkı söylemek gibi
bir eğilimim oldu.
1999 yılında Chicago’da Patricia Barber’ın Greenville’deki
bir konserini izledim, ve çok etkilendim, o da bana bu yönde bir cesaret vermiş
oldu. Uzun yıllardan beri birlikte çalıştığım Avusturyalı davulcu arkadaşım
Jörg Mikula bu ilgimi görünce bana Wolfgang Muthspiel’in Rebekka Bekkan ile
yapmış olduğu bir albümü yolladı ve bu senin yapmak istediğin şeye çok yakın
dedi. Ben de Rebekka’nın bu albümünü ve diğer albümlerini dinlemeye başladım.
Dinledikçe anladım ki benim yapmak istediğim tarzda başkalarının yapmış olduğu
müzikler var, benim çalışmam onlara benzemiyor ama bu albümümü kütphanenizde
onlar ile aynı çekmeceye koyabilirsiniz.

Bu çalışmam ilk albümüm olan “Just About Jazz”dan farklı,
bir jazz albümü değil, içinde bir çok değişik stili barındırıyor.
Albümün kapağını okuyunca bu zengin katkılar listesinde ilk
gözüme çarpan şey çok beğendiğim bir müzisyen olan Bülent Ortaçgil olmuştu.
Hatta bazı şarkıların onun şarkılarına benzediğini düşünmüştüm, meğer bu da bir
sürprizmiş.
Bülent Ortaçgil ile o ve arkadaşları “Bu şarkılar Adam
Olmaz” albümünü yaptıkları sırada tanıştım. O benim kendime örnek aldığım
insanlardan birisidir. O albümü de benim en beğendiğim çalışmalarından
birisidir. O zamanlar 20’li yaşlarındaydım ve bu albümün kayıtlarının yapıldığı
eve girip çıkıyordum. Hayatımda ilk defa o dönemde bir albümün yapım
aşamalarını arka arkaya gördüm. Bu albüme Bülent Ortaçgil’in duygusal yönden
çok katkısı oldu, geçen sene bir yerde karşılatığımızda kendisine bunları
söyledim, çok sevindi. Onun gibi daha bir çok kişinin de katkısı oldu.
Albümdeki şarkıları son dört yıldan beri değişik konserlerde çalıyorduk. Albüm
yapmaya karar verince MIAM’dan 3 gün aldık ve tüm albüm bu süre içerisinde
kaydedildi. Yıllardan beri birlikte çalan müzisyenler olduğumuz için herşey çok
çabucak bitti. Parçalardan birisinde Şenova Ülker trompetiyle bir başkasında
ise Yahya Dai saksofonuyla yer alıyor (Onur Türkmen de iki parçada gitar
çalıyor). Her üçü de sevdiğim ve sesleri kulaklarımda olan müzisyenlerdi.
Bu albümde Demirhan Baylan’ın katkısı çok özel, beni tekrar
şarkı söylemeye özendiren kişi odur. Kendisi müzisyenliğinin yanı sıra aynı
zamanda bir yazardır. Piyano çalarken şarkı söylemek müzisyenin performansını
seyircinin müziğe olan konsantrasyonunu arttırıyor. Katkı konusunda ablam Diloy
Gülün’den de bahsetmem lazım, albümün para desteğini o sağladı. Kendisi aynı
zamanda prodüktör olduğu için işlerin nasıl yürüdüğünü iyi biliyor, bize çok
fikir katkısı da oldu.
Tolga Tüzün eski bir arkadaşım, bir ara yurt dışında idi,
şimdi burada. Albümün sound’unun oluşumunda onun çok büyük bir katkısı var.
Albüm Selen’in eski eniştesi Turgut Tükel’e ithaf edilmiş.
Ama ne yazık ki onu müzisyen olması için en çok teşvik eden ve Bülent Ortaçgil
ve Serdar Ateşer gibi insanlarla tanışmasına sebep olan bu insan artık
yaşamıyor.
Albümde bir çok parça var, ben kişisel tercihimi giriş
parçası olan “Pia”dan yana kullandım. Bunun Selen’in de en sevdiği parça
olduğunu öğrenmem benim için bir başka sürpriz oldu.

“Pia” şiirden şarkı olmuş tek parçadır. Şiiri
Fethiye’deki Saklıkent’i ziyaret ettiğimde gördüğüm şeylerin etkisi ile çala
kalem yazmıştım. Albüme girmek üzere besteledim. Albümün genelinde bir kaç
farklı tema var. Sürpriz bu temalardan ilki, hayatın kendisi de sürprizlerle
dolu değilmidir ki. Ben tüm sürprizlere açık bir insanım. Spontan olan
şeylerden etkileniyorum ve hayatım biraz da bunun üzerine kurulu. Hayatım için
planlar yapsam da hayatın akışı içinde olan şeylerle onları değişitiririm.
Sürprizler her zaman benim hayatımın merkezindedir ve beni heyecanlandırılar.
Ama bir de gerçeğin aranışı var. Hayatımın içerisinde
gerçeği de aradığımı sonra fark ettim. Gerçek nedir, acaba ben yaşadığım hayatı
sorguluyormuyum yoksa içinde olduğum durumu olduğu gibi kabul ediyormuyum. İlk
albümüm olan Just About Jazz bundan çok farklı idi, ama henüz yayınlanmamış
olan 3. albümüm bu ikisinde de farklı. İleride eski albümlerim gibi başka bir
albüm yaparmıyım bunu da bilmiyorum.
Bütün parçaların tek tek öyküleri yok, aslında sözler zaten
öyküleri de anlatıyor.
“Cennet” Demirhanın bestesi, bu parçayı çok
beğendiğimden onun eski bir albümünde yer almasına rağmen ikna edip bu albüme
de aldım. Hatta bu parça için bir de klip çektik ve yakında medyada görmeye
başlarsınız. Bu bir aşk şarkısı, duygu olarak beni çok mutlu ediyor. Sözlerini
de kendime çok yakıştırdım.
“Sen ve Ben” de beni çok eğlendiren bir parça, hatta
diyebilirim ki ben hayatım boyunca adı Sen ve Ben olan bir parça yazmak
istedim. Eğlenceli bir aşk şarkısı, samba ritminde, birbirine kavuşamayan iki
aşığı anlatıyor.
“Umuda Gülümse”nin benim için özel bir yeri var. Bunu
hastalandığı için konuşma yeteneğini kaybeden babam’ın hastalık döneminde
yazdım. Bu olay aynı zamanda benim sözlü müzik yazmaya başlamama sebep oldu.
“Bırak Gitsin” kendi kendime yaptığım konuşmalardan
çıkmış bir beste. “Canım” ise doğru tahmin ettiniz, aslında canın çıksın
gibi bir duygu barındırdan bir çalışma. Bu da Demirhan’ın bestesi, kendisi
bundan bir şey olabileceğini düşünmüyordu ama ortaya çıkan sonuç hoşuna gitti.
Kısacası bu albüm biraz naif bir bakış açısı ile yapılmış ve hayatın
sorgulandığı bir çalışma.
Tabi bu müzikler ve sözler insanın aklına bir çok çağrışım
yapıyor, acaba kavuşamayan aşıklar kim, cennetten kovulanlar kim diye içimden
geçiriyorum. Ama Selen’e sözüm var, özel hayata girilmeyecek. Gerçi konuşma sırasında
girmedik de değil, ama onlar hiç değilse yazıya girmesin.
Selen Gülün yaşını saklamasını gerektirmeyecek kadar genç
ama yaptığı biribirinden güzel şeylere göre ise oldukça görmüş geçirmiş bir
insan. Ona kendisi için gelecek yıllarında neler hayal ettiğini de sordum:
Son bir yıldan beri kendime bu soruyu soruyorum.
Ben bu zamana kadar her zaman hayatım için kendime hedefler
koyrak gelmiş bir insanım. Bugüne kadar yaşamak istediğim hayatı yaşadım,
Berklee de okuyacağım dedim okudum, master yapacağım dedim yaptım. Kendi
müziklerimi çalabiliyorum, yazdığım müziklerin dünya prömiyerlerine
katılabiliyorum. Ama son bir yıldan beri müzik yazamaz hale geldim, anladım ki
bundan sonra kendime hedef koymaktansa yaptığım işte eğlenme zamanım gelmiş.
İnsan bu düşüncelere 30’lu yaşlarında geliyor. Şu an böyle bir döngüdeyim.
Ancak benim için müzik yazmak ve albüm yapmak elzem bir şey ve bunlara devam
edeceğim.

Selen devam edeceğim diyor ama elimizde tuttuğumuz
albümün devamını Türkiye’de getirmenin hiç de kolay olmadığını ikimiz de
biliyoruz. Ona bu ülkenin jazz ortamını nasıl bulduğunu soruyorum:
Ben Bilgi Üniversitesi’nde hoca olarak çalışıyorum, ayrıca
benden ders alan başka öğrencilerim de var. Bu açıdan bakınca kendimi çok mutlu
hissediyorum. Ama global açıdan bakınca içimde bir mutsuzluk da var. Müzik
dünyasının geleceği ne olacak? Albüm yapmanın geleceği ne olacak bilemiyorum.
Geçtiğimiz yaz uzun uzun bu konularda internette araştırma yaptım. Gelecekte
müzik endüstrisinin nasıl değişeceğini öğrenmeye çalıştım. Öyle görülüyor ki
ileride albüm yapmak değil konser organizasyonu yapmak önem kazanacak. Bu
yüzden de plak şirketleri değil konser düzenleyen şirketler gelişecek.
Günümüzde bir çok müzisyen var, live müzik, yani canlı performansın önem
kazandığı bir dünya gelecek.
Müzik günümüzde bir hızlı tüketim aracı haline de geldi.
Teknolojideki gelişmeler müzik yapmayı daha da
kolaylaştırıyor, bir yandan herkes içinde yaşadığımız sistemden uzaklaşmak
istiyor. Bu kaçış açısından müzik daha da önem kazanıyor. Çok fazla müziğin
olduğu bir dünyadayız. Bu yüzden de daha önce duyulmamış ve yapılmamış şeylerin
yapılması önem kazanıyor. Canlı müziklerin sunulabileceği ortamlar da önem
kazanıyor.
Bu gün benim sürekli olarak turnede olan ve konser vererek
yaşayan arkadaşlarım var. Bunların albüm yapmak için zamanları da yok ve öyle
gözüküyor ki olmayacak da.
Öyle gözüküyor ki bu yönde gitmek lazım. Yazık, ileride
belki de hiç albüm satılmayacak.
Albümle ilgili basın bülteninde Selen’in Vilnius Jazz
Festivalinden döndüğü yazılıydı. Hazır konu canlı performanstan açılmışken yediğini
içtiğini kendisine saklayıp bu festivalde gördüklerini benimle paylaşmasını
istedim:
Çok heyecan verici bir festival yaşadık. Organizasyon
açısından bakarsanız bizim festivallerin oradakinden çok daha ileri olduğunu
söyleyebilirim. Ben bir çok festivalde çaldım. Pozitif tarafından Akbank adına
düzenlenen jazz festivalinin dünyadaki bir çok festivalden daha ciddi ve önemli
olduğunu düşünüyorum. Ama işin bir de dinleyici yönü var. Vilnius’teki seyircinin
festivalin heyecanına çok büyük katkı yaptığını gördüm.
Biz orada benim müzik hayatımda çok önemli bir yeri olan
Wayne Shorter ile aynı sahneyi paylaştık. Konserlerimiz arasında yarım saat
vardı, kuliste konuştuk. Ben müzik hayatıma onun yazdığı müzikleri taklit
ederek başladım. Bir yandan da onları anlamaya çalışırdım. Karşılaştığımızda
ona ilk söylediğim şey bu oldu. O da bana “ uğraş bakalım” dedi. Grubunda benim
çok beğendiğim bir piyanist olan Danilo Perez vardı. Davulda Brian Blade ve
basta John Pattituci ile sahne aldılar. Gene ondan çok şey öğrendim. Müthiş bir
konser verdi. Yep yeni müzikler yazmış. Bu kadar çok yeni şeyle karşılaşmak
beni çok etkiledi çünkü bende kendi hayatımda sürekli yeni bir şeyler yazmaya
çalışan bir müzisyenim. Bir süreden beri kendimi bu konuda çok zorlamamıştım
ama Wayne Shorter’ı o yaşında böyle yüksek bir enerji ile görünce çok
etkilendim.

Özel hayata girmeyeceğiz dedik ama hayatın gerçeği de şu.
Özel olan ve olmayan birbirine ister istemez karışıyor. Ayrılmadan önce Selen’e
bu sefer yazmak kaydıyla evlenip evlenmeyeceğini sordum. Onun cevabını da bir
amme hizmeti olarak kamuoyuna açıklıyorum:
Evlenmek? Şimdilik zannetmiyorum ama hayat bu sürprizlerle
dolu. Ben spontan yaşamayı seviyorum demiştim, kim bilir. Kafamda fizik görünüm
olarak belirli bir ideal insan modeli yok. Yok ama eğer seçim yapacaksam benim
için önemli bir kriter var. Evleneceğim insanın benim gibi kendi hayatına sahip
çıkabilecek bir insan olması önemli. Ben kendime hedefler koyarak bugüne geldim
ve çevreme bakınca da kendimi oldukça mutlu hissediyorum. Hayatın heyecanını
kaybetmemiş insanlar ilgimi çekiyor. Ama bu günlerde etrafımda böyle bir insan
yok.
İşte böyle, eğer kendi hayatınıza sahip çıkabilen bir
erkekseniz bir şansınız var. Selen’in söylemediği ama benim ondan habersiz
ilave etmek istediğim bir kriter daha var: Eğer müzik hayatınızın ekseninde yer
almıyorsa hiç zahmet etmeyin.
Alıyorsa size tavsiyem şu web adresine bir girmeniz:
www.selengulun.com
Kim bilir, spontan yaşam size de bir sürpriz sunabilir.