Uzun
ince bir yolda SPIN
Onlar konuşuyor, benimse kulağım onlarda ama bir yandan
da hayatımdan kareler geçiyor gözlerimin önünden. Konuşanlar Aralık başında çıkarttığımız
Spin albümünün yaratıcılarından gitarist Sıtkı Sırtanadolu ve piyanist Selim
Benba.

İkisi de farklı zaman ve yerlerde hayatımın bir dönemine eşlik
etmişler. Sıtkı eski ortağım, Aura’yı birlikte kurduk, birlikte güzel işler
yaptık ama o bir süre sonra sektörün sadece müzisyenlik tarafında yer almayı
seçti. Fiziksel olarak ayrıldık ama aslında hiç ayrılmadık. Şimdi onun albümünü
yapıyor olmak bizim için bir başka heyecan. Selim’le tanışıklığımız daha bile
eski, neredeyse 20 yıla yaklaşıyor. Yer Arnavutköy, mekan Kedi Bar. Mehmet
Güreli, Tahsin Ünüvar, Şuayip Yeltan, İzzet Hiçkalmaz ve Selim Benba. O
zamanlar için hiçbir yerde bulunamayacak bir müzik yapıyorlar. İstisnasız her
gece oradayız, ilerleyen yıllarda da nerede çalarlarsa orada, en sadık
dinleyicileriyiz. Güzel zamanlardı. Yüzümde bir gülümsemeyle kendimi anılardan
koparıp konuşmaya geri dönüyorum. Ben biliyorum ama sizlere de anlatmak lazım.
Spin’in temelleri nasıl atıldı?
SS: 1999 yılında Selim’le tanıştığımızda ortak
müzikal beğenilere sahip olduğumuzu gördük, oturup konuştuğumuz anda aynı dili
konuştuğumuzu anladık ve bir süre sonra da beraber müzik yapmaya karar verdik.
ÖK: Peki sizi bir araya getiren bu ortak müzikal zevk
neydi?
SS: Aynı isimlere yükseliyorduk; Pat Metheny gibi ya
da Charlie Haden, Keith Jarrett, John Coltrane gibi ama farklı beğenilerimiz de
vardı.
SB: Birbirimizin çok yakın durmadığı müziklerle de
ilgilendik. Mesela Sıtkı Mahler’in senfonisini dinlediğinde belki benim kadar
zevk almadı ama benim için ne ifade ettiğini anladı ve empati kurabildi. Ya da
Sıtkı’nın çok iyi bildiği ve benim ilgilenmediğim müzikleri dinlediğimde ben
empati kurabildim. İncelik aslında burada.
SS: Galiba beğenilerimizdeki farklarda bir şeyler
bulup oradan ortak bir yere varmak bizi bir arada tuttu.
SB: Bu olayın bir şekilde ayakta durmasının temel
nedenlerinden biri de Sıtkı ve benim çok farklı kişiliklere sahip olmamız. Sıtkı
detaycı bir müzisyen, bense müzik söz konusu olduğunda bütüne bakmayı severim.
Görünürdeki bu zıtlık müziğimizde bütünleyici bir rol oynadı.

Ö.K. Sizi tanımayanlar için tarihçeye devam lütfen…
SS: Önce bol bol sohbet ettik, müzik üzerine konuştuk,
sonra ufak ufak birlikte çalmaya başladık. Tahsin Ünüvar Quintet’le çalarken
yavaş yavaş günümüz jazz’cılarının parçalarından oluşan bir repertuar yaptık.
Çoğunluk standartları yorumluyordu ama bizde çok az standart vardı, daha çok
kendi kuşağımızın müziklerini yorumluyorduk.
SB: Zaman içinde grup elemanları değişti. Tahsin’in
yerine Mike Wilkens geçti, İzzet (Hiçkalmaz) davulu Cem Aksel’e bıraktı, basa
da Erdal (Akyol) geldi.
SS: Ve grubun adı Spin olarak değişti. Bir sene bu
kadroyla çaldık, sonra bir süre iş yoğunluğumuz nedeniyle ara vermek durumunda
kaldık.
SB: Zaten o aralar Gramofon da kapanmıştı ve İstanbul’da
jazz çalacak yer kalmamıştı. Nardis’in açılmasıyla birlikte tekrar toparlandık,
o zamanlar Cem’in çok yoğun bir temposu vardı ve Ferit kadroya dahil oldu,
henüz daha 19 yaşındaydı. Mike da Amerika’ya dönmüştü, Tahsin gruba geri geldi.
SS: Yine benzer bir repertuarımız vardı ama artık
besteler de eklenmeye başlamıştı. Hep modern ve çağdaş jazz arasında bir
çizgide durduk. Yani her zaman biraz Kuzey Avrupa, biraz New York, biraz Orta
Amerika, zaman zaman da biraz pop jazz koktuk ama bir standart jazz grubu olmadık.
Grubun sound’u oturmaya başladığı için zaman içerisinde yaptığımız bestelerin
çizgisi oraya doğru kaydı, yorumlayacağımız parçaları da ona göre seçtik ve
zaman içerisinde kendi müzikal dilimizi oluşturduk.
ÖK: Hülya Tunçağ da zaten bundan bahsetmiş albüme yazdığı
yazıda. “Bence bir müzisyen çok çalışmayla tekniğinde ustalaşabilir ama kendi özel
sound’unu her zaman yaratamaz. Bir müzisyeni ya da topluluğu özel kılan işte bu
sound’dur. Spin'in ‘İLK’ albümünü dinlediğim zaman ilk kanım, bu sound’un
oturmuş olduğuydu.” Ne diyorsunuz bu yoruma?
SB: Bir ifade biçimimiz ve bir grup sound’umuz olmasını
istediğimiz doğru, bu yüzden tutarlılık açısından hep dikkatlı olduk. Tabii bir
grup olmanın ve sürekli birlikte çalmanın avantajları var. Mesela bir Quartet
Muartet, bir Passiflora… Bugün günümüz şartlarıyla da doğru orantılı olarak
gruptan çok proje var. Bu çok renklilik anlamında iyi bir şey ama çok da fazla
‘kendine has’ sound oluşmuyor. Belki de bizim bu sound’a sahip olmamızın
nedeni, zaman içinde grup arkadaşlarımız değişmiş olsa da Sıtkı ve benim
çekirdekte kalıp müzikal fikri sabit tutuyor olmamız.

ÖK: Peki isminiz neden Spin? İnsan duyunca DJ’li bir
performans bekliyor.
SS: Spin’in ilk zamanlarında, provada Thelonius
Monk’un Trinkle Tinkle diye bir parçasını çalıyorduk.
SB: Beste çok acaip bir beste… Monk’un besteleri
öyledir zaten, hiç bir zaman ağzınla söyleyemeyeceğin melodileri vardır. Piyano
tekniği de yoktu Monk’un ama ses renkleriyle uğraşırdı, gerçi Round Midnight,
Blue Monk falan da Monk bestesiydi ama çoğu bestesinde acaip renkler vardı. Bu
da böyle tam bir renk parçası…Seneler önce jazz’la pek alakam yokken bir
belgesel seyretmiştim onunla ilgili… Coltrane’le çaldığı dönemlerde, konser
veriyorlar mesela, müzik belli bir yükselme noktasına gelince kalkıp kendi
etrafında dönüyor. Show’un bir parçası değil ama, ulvi bir durum, biraz mevlevi
gibi, adam kendinden geçiyor, inanılmaz bir görüntü. Biz de bu parçayı prova
ederken ben kalkıp dönmeye başladım.
SS: Çok güldük tabii, Selim de bize hikayeyi anlattı.
Ben “dönüyor” demek yerine “spin atıyor” dedim. Kelimenin anlamı ve çağrıştırdıkları
hoşumuza gitti, üzerinde biraz konuştuk ve ismimiz böylece Spin oldu.
ÖK: Peki albüme nasıl gelindi?
SS: Yola albüm yapmak için çıkmadık, sadece bir
noktaya geldikten sonra, artık dışarıdan resme bir bakıp gördüğümüz resim hoşumuza
gidiyorsa bunu albüme dönüştürmeye karar verdik. Ne de olsa bir sürü emek
sarfetmiş, yaptığımız işe kafa patlatmıştık, artık müziğimizi kalıcı kılmak
istiyorduk. Zaten son dönemlerde gruba Yahya (Dai) da katılmış grup son halini
almıştı, Ferit (Odman) de Amerika’da bir burs kazanmıştı. O gitmeden elimizi
çabuk tutup albümü kaydetmek istedik, ne de olsa onun da bu hikayede önemli
rolü vardı.
SB: Bu bizim için başlı başına bir nedendi. Yani o
kadar zaman birlikte çalışmışsın, belki bir daha 3-5 sene tekrar beraber
çalamayacaksın.
ÖK: Kayıt süreci nasıldı? Yola çıkarken hayal ettiğiniz
bir sound ya da elinizde bir referans albüm var mıydı?
SS: Hepimizin kafasında kendi enstrümanı için
kurguladığı bir sound vardı, onları yakaladık. Genel sound içinse benim kafamda
birkaç referansım vardı, doğrudur. Türkiye’deki jazz kayıtlarında bir oda
sound’u hassasiyeti, ya da her türlü jazz albümüne aynı yaklaşılması gibi bir
durum var, yani bakıyorum birçok jazz albümüne, çoğu benzer bir sound’la
kaydediliyor. Oysa şimdi dünyada modern jazz dediğin zaman, daha pop sound’una
yakın sound kullanılıyor. Mix aşamasında ben bu gruba yakıştığını düşündüğüm
sound’u masa başındakilerle paylaştım, ortaya hem geleneksel hem de modern
yaklaşımları olan bir sound çıktı.

ÖK: Albümün prodüktörlüğünü sen yaptın. Hem içerde hem dışarda
olmak nasıldı?
SS: Prodüksiyon aşamasında benim için en büyük zorluk
hem çalan hem de masa başında olan kişi konumunda olmaktı.Bu yorucuydu çünkü
prodüktör konumundaki kişinin müziğe dışarıdan bakabilmesi gerekiyor. Sound ve
müzikal bakışına güvendiğim birinin masa başında olmasını isterdim.
ÖK: Kim olabilirdi bu mesela?
SS: Mesela Aşkın Arsunan hem vizyon, hem müzikal
birikim hem de teknik açıdan kendimizi rahatlıkla teslim edebileceğimiz bir
prodüktör olurdu.
ÖK: Albümün yardımcı prodüktörü Yahya Dai. Yahya
nerelerde imdadına yetişti?
SS: Yahya grup sound’unun bütünlüğü için bayağı bir
emek sarfetti ve özellikle mix ve editing kısımlarında benim duyumlarımın tıkandığı
noktalarda prodüksiyonu yönlendirdi.
SB: Yahya Türkiye’nin en iyi saksofoncularından biri.
Birçok stili hakkını vererek çalan, çalışkan ve işini disiplinle yapan bir
müzisyen. Motivasyon sahibi, grup çalışmasına yatkın ve müzikte müzikten başka
kaygısı olmayan bir adam.
ÖK: E o zaman sıra Yahya’ya gelmişken Spin’in diğer
kahramanlarından da bahsedelim.
SS: Erdal yapıcı ve müziğe çok geniş açıdan bakabilen
bir müzisyen, en başından beri bizle birlikteydi ve kendini adamış bir şekilde
gruba sahip çıktı.
SB: Ferit ise akademik olarak yaşına göre çok bilgili,
çok çalışkan, zevk sahibi ve çok müzik dinleyen bir davulcu, müziğimize çok şey
kattı.
ÖK: İlk albümünüz ‘İLK’ piyasada. Jazz severler ne
bekleyebilir bu albümden, müziğinizi dinlememiş olanlara nasıl anlatırsınız?
SS: ‘İLK’ bugünü içinde barındıran beste yapılarının
bulunduğu bir albüm, ne armonide ne de müzikalitede çok fazla geçmiş yok,
bugüne daha yakın, Avrupa’dan çok Amerika ve New York var. Bu albümden
beklenebilecek olan, bugün çağdaş jazz yapan Amerikalı bir grubun albümünden
beklenebilecek olanla aynı. Bizimkisi klasik jazz albümü değil.
Bir de müziğimizin iletişime açık bir müzik olduğunu
söyleyebilirim. Bütün parçalarda melodi ön planda, her parçanın bir melodisi ve
formu var, yani dağınık formatta bir beste yapımız yok. Buna dikkat ediyoruz
çünkü dinleyiciyle iletişim kurmak bizim için önemli.

Erdal Akyol
ÖK: Yani kolay algılanabilir bir albüm öyle mi?
SS: Aslında dediğin doğru, müziğimizin komplike
olmaktan uzak, takip edilebilir olmasına dikkat ediyoruz. Ama bunu müziği
basitleştirmek adına yapmıyoruz, bu bizim hem hayat hem de müzikteki duruşumuz.
SB: Ama buradan bizim avangard ya da soyut müziğe
karşı bir duruşumuzun olduğu anlaşılmasın.
SS: Tabii ki öyle değil, çok daha komplike şeyler
dinliyor ve keyif alıyoruz, sadece bizim beste yapımızda bu var.
SB: Ben burada şunu söylemek istiyorum. Bizim,
avangard olmama çabamız, anlaşılmama endişemiz yok.
ÖK: Yani bu hesaplı, anlaşılma çabasıyla varılmış bir
basitlik değil diyorsun…
SB: Yok yok kesinlikle. Yani şöyle de bir söylem vardır
ya, “Biz anlaşılabilir müzik yapıyoruz.”, yok öyle bir derdimiz.
ÖK: Ben zaten Sıtkı’nın söylediğinden, daha anlaşılabilir
bir müzik yapmaya çalıştığınız sonucunu çıkartmıyorum ama bunun üzerinde
durmaktaki endişeni de anlıyorum.
SS: Ben zaten müzik iletişim kurabilen bir müzik
diyorum, biz iletişim kursun diye formatladık demiyorum ki.
SB: Evet evet, doğru. Bizimkisi standart jazz kalıplarının
dışında, melodisiyle bir şeyler ifade etmek isteyen ama emprovizasyona da açık
bir müzik. Bir de tempoyla alakalı kaygılardan uzak durmaya çalıştık,
kompozisyon bütünlüğü neyi gerektiriyorsa onu çaldık. Minor Things sound’umuz
ve müzikal ifademizin en iyi örneği, bu yüzden albümün açılışına onu seçtik.
ÖK: Shining On You da sizi iyi ifade eden parçalardan
biri öyle değil mi?
SB: Evet öyle, Sıtkı bana parçayı getirdiği zaman
melodiyi duydum ve sound da kafamda hemen oluştu.
ÖK: Peki ya Fay Hattı? 1998 depreminin artçı sarsıntıları
eşliğinde yapılmış olmasının dışında, yapısal olarak nasıl ortaya çıktı?
SS: Grubun ilk bestelerinden biriydi. Ben parçaya başlarken
‘Kuzey’ sound’u duydum ama Selim’in fikri katkısıyla parça içindeki farklı
varyasyonlarla basit ana melodi farklı bir parça bütünlüğüne doğru gitti.
ÖK: Selim Benba, neden sadece I’ll Be There Tomorrow’yla
yetinmemiz gerekiyor?
SB: Ben kendimi daha çok yorumcu olarak görüyorum.
Rock çaldığım yıllarda beste yapardım hatta iki bestem Milliyet Müzik Yarışması’nda
ödül almıştı ama jazz’a geçtikten sonra kendimi daha çok yorumcu olarak görmeye
başladım.

Selim Benba, Sıtkı Sırtanadolu
ÖK: Buna karşı olduğumu söylemek isterim. Önce şahsi
fikrimdi ama konserinizde bu parçanın ardından gelen alkışı gördükten sonra
yandaşlarım olduğunu anladım, izninle ‘Selim Benba daha çok beste yapsın’
kampanyasını başlatıyoruz.
SS: Ben şahsen buna üzülüyorum zira Selim bu armoni
ve teorik bilgisiyle bizi bir sürü güzel besteden mahrum ediyor. Örneğin ortak
bestemiz Two Kinds’da parçaya ben başlamıştım ama Selim benim takıldığım yerde,
gitmek istediğim yönü bulmama yardımcı oldu ve besteyi birlikte tamamladık. Bu
da onun besteci kimliğiyle de varolması gerektiğinin en güzel örneği.
ÖK: Son olarak da albümün kapanışında yer alan ve albüm
sound’undan ayrı bir yerde duran akustik gitar-piyano düeti Ancyra’dan
bahsedelim. Parça albümün en ilgi çeken parçalarından biri oldu.
SS: Bu gitarla bestelediğim bir parça olmasına rağmen
aklımda hep gitar piyano düeti vardı.
SB: Ben de parçayı ilk dinlediğimde aynen bunu
duydum.
SS: Bu Selim’le benim geleneksel jazz dışındaki
müzikal kalıplara yakınlığımızı sergilemesi açısından iyi bir örnek oldu.

Yahya Dai
ÖK: Son soru. Ferit Amerika’da. Konserlerde davulu kim
devralıyor?
SS: Cem Aksel… zaten grubun ilk zamanlarında birlikte
çalmıştık.
SB: Cem müzikal kimliğine alışkın olduğumuz ve
birlikte zevkle müzik yaptığımız bir davulcu. Onun kendine has farklı tatları
da müziğimize büyük katkı sağlıyor.
ÖK: Teşekkür ederim beyler.
SS & SB: Biz teşekkür ederiz.
