26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Uzun ince bir yolda SPIN

    

Onlar konuşuyor, benimse kulağım onlarda ama bir yandan da hayatımdan kareler geçiyor gözlerimin önünden. Konuşanlar Aralık başında çıkarttığımız Spin albümünün yaratıcılarından gitarist Sıtkı Sırtanadolu ve piyanist Selim Benba.

 

 

İkisi de farklı zaman ve yerlerde hayatımın bir dönemine eşlik etmişler. Sıtkı eski ortağım, Aura’yı birlikte kurduk, birlikte güzel işler yaptık ama o bir süre sonra sektörün sadece müzisyenlik tarafında yer almayı seçti. Fiziksel olarak ayrıldık ama aslında hiç ayrılmadık. Şimdi onun albümünü yapıyor olmak bizim için bir başka heyecan. Selim’le tanışıklığımız daha bile eski, neredeyse 20 yıla yaklaşıyor. Yer Arnavutköy, mekan Kedi Bar. Mehmet Güreli, Tahsin Ünüvar, Şuayip Yeltan, İzzet Hiçkalmaz ve Selim Benba. O zamanlar için hiçbir yerde bulunamayacak bir müzik yapıyorlar. İstisnasız her gece oradayız, ilerleyen yıllarda da nerede çalarlarsa orada, en sadık dinleyicileriyiz. Güzel zamanlardı. Yüzümde bir gülümsemeyle kendimi anılardan koparıp konuşmaya geri dönüyorum. Ben biliyorum ama sizlere de anlatmak lazım. Spin’in temelleri nasıl atıldı?

SS: 1999 yılında Selim’le tanıştığımızda ortak müzikal beğenilere sahip olduğumuzu gördük, oturup konuştuğumuz anda aynı dili konuştuğumuzu anladık ve bir süre sonra da beraber müzik yapmaya karar verdik.

 

ÖK: Peki sizi bir araya getiren bu ortak müzikal zevk neydi?

SS: Aynı isimlere yükseliyorduk; Pat Metheny gibi ya da Charlie Haden, Keith Jarrett, John Coltrane gibi ama farklı beğenilerimiz de vardı.

SB: Birbirimizin çok yakın durmadığı müziklerle de ilgilendik. Mesela Sıtkı Mahler’in senfonisini dinlediğinde belki benim kadar zevk almadı ama benim için ne ifade ettiğini anladı ve empati kurabildi. Ya da Sıtkı’nın çok iyi bildiği ve benim ilgilenmediğim müzikleri dinlediğimde ben empati kurabildim. İncelik aslında burada.

SS: Galiba beğenilerimizdeki farklarda bir şeyler bulup oradan ortak bir yere varmak bizi bir arada tuttu.  

SB: Bu olayın bir şekilde ayakta durmasının temel nedenlerinden biri de Sıtkı ve benim çok farklı kişiliklere sahip olmamız. Sıtkı detaycı bir müzisyen, bense müzik söz konusu olduğunda bütüne bakmayı severim. Görünürdeki bu zıtlık müziğimizde bütünleyici bir rol oynadı.

 

 

Ö.K. Sizi tanımayanlar için tarihçeye devam lütfen…

SS: Önce bol bol sohbet ettik, müzik üzerine konuştuk, sonra ufak ufak birlikte çalmaya başladık. Tahsin Ünüvar Quintet’le çalarken yavaş yavaş günümüz jazz’cılarının parçalarından oluşan bir repertuar yaptık. Çoğunluk standartları yorumluyordu ama bizde çok az standart vardı, daha çok kendi kuşağımızın müziklerini yorumluyorduk.

SB: Zaman içinde grup elemanları değişti. Tahsin’in yerine Mike Wilkens geçti, İzzet (Hiçkalmaz) davulu Cem Aksel’e bıraktı, basa da Erdal (Akyol) geldi.

SS: Ve grubun adı Spin olarak değişti. Bir sene bu kadroyla çaldık, sonra bir süre iş yoğunluğumuz nedeniyle ara vermek durumunda kaldık.

SB: Zaten o aralar Gramofon da kapanmıştı ve İstanbul’da jazz çalacak yer kalmamıştı. Nardis’in açılmasıyla birlikte tekrar toparlandık, o zamanlar Cem’in çok yoğun bir temposu vardı ve Ferit kadroya dahil oldu, henüz daha 19 yaşındaydı. Mike da Amerika’ya dönmüştü, Tahsin gruba geri geldi.

SS: Yine benzer bir repertuarımız vardı ama artık besteler de eklenmeye başlamıştı. Hep modern ve çağdaş jazz arasında bir çizgide durduk. Yani her zaman biraz Kuzey Avrupa, biraz New York, biraz Orta Amerika, zaman zaman da biraz pop jazz koktuk ama bir standart jazz grubu olmadık. Grubun sound’u oturmaya başladığı için zaman içerisinde yaptığımız bestelerin çizgisi oraya doğru kaydı, yorumlayacağımız parçaları da ona göre seçtik ve zaman içerisinde kendi müzikal dilimizi oluşturduk.

ÖK: Hülya Tunçağ da zaten bundan bahsetmiş albüme yazdığı yazıda. “Bence bir müzisyen çok çalışmayla tekniğinde ustalaşabilir ama kendi özel sound’unu her zaman yaratamaz. Bir müzisyeni ya da topluluğu özel kılan işte bu sound’dur. Spin'in ‘İLK’ albümünü dinlediğim zaman ilk kanım, bu sound’un oturmuş olduğuydu.” Ne diyorsunuz bu yoruma?

SB: Bir ifade biçimimiz ve bir grup sound’umuz olmasını istediğimiz doğru, bu yüzden tutarlılık açısından hep dikkatlı olduk. Tabii bir grup olmanın ve sürekli birlikte çalmanın avantajları var. Mesela bir Quartet Muartet, bir Passiflora… Bugün günümüz şartlarıyla da doğru orantılı olarak gruptan çok proje var. Bu çok renklilik anlamında iyi bir şey ama çok da fazla ‘kendine has’ sound oluşmuyor. Belki de bizim bu sound’a sahip olmamızın nedeni, zaman içinde grup arkadaşlarımız değişmiş olsa da Sıtkı ve benim çekirdekte kalıp müzikal fikri sabit tutuyor olmamız.

 

 

ÖK: Peki isminiz neden Spin? İnsan duyunca DJ’li bir performans bekliyor.

SS: Spin’in ilk zamanlarında, provada Thelonius Monk’un Trinkle Tinkle diye bir parçasını çalıyorduk.

SB: Beste çok acaip bir beste… Monk’un besteleri öyledir zaten, hiç bir zaman ağzınla söyleyemeyeceğin melodileri vardır. Piyano tekniği de yoktu Monk’un ama ses renkleriyle uğraşırdı, gerçi Round Midnight, Blue Monk falan da Monk bestesiydi ama çoğu bestesinde acaip renkler vardı. Bu da böyle tam bir renk parçası…Seneler önce jazz’la pek alakam yokken bir belgesel seyretmiştim onunla ilgili… Coltrane’le çaldığı dönemlerde, konser veriyorlar mesela, müzik belli bir yükselme noktasına gelince kalkıp kendi etrafında dönüyor. Show’un bir parçası değil ama, ulvi bir durum, biraz mevlevi gibi, adam kendinden geçiyor,  inanılmaz bir görüntü. Biz de bu parçayı prova ederken ben kalkıp dönmeye başladım.

SS: Çok güldük tabii, Selim de bize hikayeyi anlattı. Ben “dönüyor” demek yerine “spin atıyor” dedim. Kelimenin anlamı ve çağrıştırdıkları hoşumuza gitti, üzerinde biraz konuştuk ve ismimiz böylece Spin oldu.

ÖK: Peki albüme nasıl gelindi?

SS: Yola albüm yapmak için çıkmadık, sadece bir noktaya geldikten sonra, artık dışarıdan resme bir bakıp gördüğümüz resim hoşumuza gidiyorsa bunu albüme dönüştürmeye karar verdik. Ne de olsa bir sürü emek sarfetmiş, yaptığımız işe kafa patlatmıştık, artık müziğimizi kalıcı kılmak istiyorduk. Zaten son dönemlerde gruba Yahya (Dai) da katılmış grup son halini almıştı, Ferit (Odman) de Amerika’da bir burs kazanmıştı. O gitmeden elimizi çabuk tutup albümü kaydetmek istedik, ne de olsa onun da bu hikayede önemli rolü vardı.

SB: Bu bizim için başlı başına bir nedendi. Yani o kadar zaman birlikte çalışmışsın, belki bir daha 3-5 sene tekrar beraber çalamayacaksın.

 

ÖK: Kayıt süreci nasıldı? Yola çıkarken hayal ettiğiniz bir sound ya da elinizde bir referans albüm var mıydı?

SS: Hepimizin kafasında kendi enstrümanı için kurguladığı bir sound vardı, onları yakaladık. Genel sound içinse benim kafamda birkaç referansım vardı, doğrudur. Türkiye’deki jazz kayıtlarında bir oda sound’u hassasiyeti, ya da her türlü jazz albümüne aynı yaklaşılması gibi bir durum var, yani bakıyorum birçok jazz albümüne, çoğu benzer bir sound’la kaydediliyor. Oysa şimdi dünyada modern jazz dediğin zaman, daha pop sound’una yakın sound kullanılıyor. Mix aşamasında ben bu gruba yakıştığını düşündüğüm sound’u masa başındakilerle paylaştım, ortaya hem geleneksel hem de modern yaklaşımları olan bir sound çıktı.

 

 

ÖK: Albümün prodüktörlüğünü sen yaptın. Hem içerde hem dışarda olmak nasıldı?

SS: Prodüksiyon aşamasında benim için en büyük zorluk hem çalan hem de masa başında olan kişi konumunda olmaktı.Bu yorucuydu çünkü prodüktör konumundaki kişinin müziğe dışarıdan bakabilmesi gerekiyor. Sound ve müzikal bakışına güvendiğim birinin masa başında olmasını isterdim.

 

ÖK: Kim olabilirdi bu mesela?

SS: Mesela Aşkın Arsunan hem vizyon, hem müzikal birikim hem de teknik açıdan kendimizi rahatlıkla teslim edebileceğimiz bir prodüktör olurdu.

 

ÖK: Albümün yardımcı prodüktörü Yahya Dai. Yahya nerelerde imdadına yetişti?

SS: Yahya grup sound’unun bütünlüğü için bayağı bir emek sarfetti ve özellikle mix ve editing kısımlarında benim duyumlarımın tıkandığı noktalarda prodüksiyonu yönlendirdi.

SB: Yahya Türkiye’nin en iyi saksofoncularından biri. Birçok stili hakkını vererek çalan, çalışkan ve işini disiplinle yapan bir müzisyen. Motivasyon sahibi, grup çalışmasına yatkın ve müzikte müzikten başka kaygısı olmayan bir adam.

 

ÖK:  E o zaman sıra Yahya’ya gelmişken Spin’in diğer kahramanlarından da bahsedelim.

SS: Erdal yapıcı ve müziğe çok geniş açıdan bakabilen bir müzisyen, en başından beri bizle birlikteydi ve kendini adamış bir şekilde gruba sahip çıktı.

SB: Ferit ise akademik olarak yaşına göre çok bilgili, çok çalışkan, zevk sahibi ve çok müzik dinleyen bir davulcu, müziğimize çok şey kattı.

 

ÖK: İlk albümünüz ‘İLK’ piyasada.  Jazz severler ne bekleyebilir bu albümden, müziğinizi dinlememiş olanlara nasıl anlatırsınız?

SS: ‘İLK’ bugünü içinde barındıran beste yapılarının bulunduğu bir albüm, ne armonide ne de müzikalitede çok fazla geçmiş yok, bugüne daha yakın, Avrupa’dan çok Amerika ve New York var.  Bu albümden beklenebilecek olan, bugün çağdaş jazz yapan Amerikalı bir grubun albümünden beklenebilecek olanla aynı. Bizimkisi klasik jazz albümü değil.

Bir de müziğimizin iletişime açık bir müzik olduğunu söyleyebilirim. Bütün parçalarda melodi ön planda, her parçanın bir melodisi ve formu var, yani dağınık formatta bir beste yapımız yok. Buna dikkat ediyoruz çünkü dinleyiciyle iletişim kurmak bizim için önemli.

 

Erdal Akyol

 

ÖK: Yani kolay algılanabilir bir albüm öyle mi?

SS: Aslında dediğin doğru, müziğimizin komplike olmaktan uzak, takip edilebilir olmasına dikkat ediyoruz. Ama bunu müziği basitleştirmek adına yapmıyoruz, bu bizim hem hayat hem de müzikteki duruşumuz.

SB: Ama buradan  bizim avangard ya da soyut müziğe karşı bir duruşumuzun olduğu anlaşılmasın.

SS: Tabii ki öyle değil, çok daha komplike şeyler dinliyor ve keyif alıyoruz, sadece bizim beste yapımızda bu var.

SB: Ben burada şunu söylemek istiyorum.  Bizim, avangard olmama çabamız, anlaşılmama endişemiz yok.

 

ÖK: Yani bu hesaplı, anlaşılma çabasıyla varılmış bir basitlik değil diyorsun…

SB: Yok yok kesinlikle. Yani şöyle de bir söylem vardır ya, “Biz anlaşılabilir müzik yapıyoruz.”, yok öyle bir derdimiz.

 

ÖK: Ben zaten Sıtkı’nın söylediğinden, daha anlaşılabilir bir müzik yapmaya çalıştığınız sonucunu çıkartmıyorum ama bunun üzerinde durmaktaki endişeni de anlıyorum.

SS: Ben zaten müzik iletişim kurabilen bir müzik diyorum, biz iletişim kursun diye formatladık demiyorum ki.

SB: Evet evet, doğru. Bizimkisi standart jazz kalıplarının dışında, melodisiyle bir şeyler ifade etmek isteyen ama emprovizasyona da açık bir müzik. Bir de tempoyla alakalı kaygılardan uzak durmaya çalıştık, kompozisyon bütünlüğü neyi gerektiriyorsa onu çaldık. Minor Things sound’umuz ve müzikal ifademizin en iyi örneği, bu yüzden albümün açılışına onu seçtik.

 

ÖK: Shining On You da sizi iyi ifade eden parçalardan biri öyle değil mi?

SB: Evet öyle, Sıtkı bana parçayı getirdiği zaman melodiyi duydum ve sound da kafamda hemen oluştu.

 

ÖK: Peki ya Fay Hattı? 1998 depreminin artçı sarsıntıları eşliğinde yapılmış olmasının dışında, yapısal olarak nasıl ortaya çıktı?

SS: Grubun ilk bestelerinden biriydi. Ben parçaya başlarken ‘Kuzey’ sound’u duydum ama Selim’in fikri katkısıyla parça içindeki farklı varyasyonlarla basit ana melodi farklı bir parça bütünlüğüne doğru gitti.

 

ÖK: Selim Benba, neden sadece I’ll Be There Tomorrow’yla yetinmemiz gerekiyor?

SB: Ben kendimi daha çok yorumcu olarak görüyorum. Rock çaldığım yıllarda beste yapardım hatta iki bestem Milliyet Müzik Yarışması’nda ödül almıştı ama jazz’a geçtikten sonra kendimi daha çok yorumcu olarak görmeye başladım.

 

Selim Benba, Sıtkı Sırtanadolu

 

ÖK: Buna karşı olduğumu söylemek isterim. Önce şahsi fikrimdi ama konserinizde bu parçanın ardından gelen alkışı gördükten sonra yandaşlarım olduğunu anladım, izninle ‘Selim Benba daha çok beste yapsın’ kampanyasını başlatıyoruz.

SS: Ben şahsen buna üzülüyorum zira Selim bu armoni ve teorik bilgisiyle bizi bir sürü güzel besteden mahrum ediyor. Örneğin ortak bestemiz Two Kinds’da parçaya ben başlamıştım ama Selim benim takıldığım yerde, gitmek istediğim yönü bulmama yardımcı oldu ve besteyi birlikte tamamladık. Bu da onun besteci kimliğiyle de varolması gerektiğinin en güzel örneği.

ÖK: Son olarak da albümün kapanışında yer alan ve albüm sound’undan ayrı bir yerde duran akustik gitar-piyano düeti Ancyra’dan bahsedelim. Parça albümün en ilgi çeken parçalarından biri oldu.

SS: Bu gitarla bestelediğim bir parça olmasına rağmen aklımda hep gitar piyano düeti vardı.

SB: Ben de parçayı ilk dinlediğimde aynen bunu duydum.

SS: Bu Selim’le benim geleneksel jazz dışındaki müzikal kalıplara yakınlığımızı sergilemesi açısından iyi bir örnek oldu.

 

Yahya Dai

 

ÖK: Son soru. Ferit Amerika’da. Konserlerde davulu kim devralıyor?

SS: Cem Aksel… zaten grubun ilk zamanlarında birlikte çalmıştık.

SB: Cem müzikal kimliğine alışkın olduğumuz ve birlikte zevkle müzik yaptığımız bir davulcu. Onun kendine has farklı tatları da müziğimize büyük katkı sağlıyor.

 

ÖK: Teşekkür ederim beyler.

SS & SB: Biz teşekkür ederiz.

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


66831 - unknown - 38.107.179.237