26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

A Blacksea Gentleman in New York Yavuz Akyazıcı ile Gamzelim üzerine...

    

New York’da 1990 yılından ve 2001 yılında 11 Eylül olaylarına kadar çok güzel bir hava vardı. Ama gerçekçi olmak gerekirse şunu söyleyebilirim. Son dönemlerde New York gibi bir yerde bile bir çok jazz kulübü kapandı. Bazı yeni kulüpler açılmış olsa bile New York’da jazz’ın genel olarak düşüşte olduğunu düşünüyorum. Kulelerin çökmesi jazz’ın mutfağı olan New York’u olumsuz etkiledi.

 

 

Bizim Boğaziçi Üniversitesi alem bir yerdir. İnsan bir yerinden girer bir yerinden çıkar. Çoğu zaman mezun olduğumuz bölümler ile hayatın içeirinde yaptığımız şeyler bir birini tutmaz. Boğaziçi Üniversitesini bitirdiğim gün elinden diplomamı aldığım rektörümüz benim mühendislik fakültesinden mezun olduğumu sanıyordu. Halbuki ben o sırada üniversite’nin ‘Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’ denen tiyatro klübümüzden mezun oluyordum. İşte belki de bu yüzden, kurduğu ‘Volcano’ grubuyla gerçekleştirdiği ‘Gamzelim’ albümünü dinlediğim, sonra kendisi ile tanıştığım Yavuz Akyazıcı’nın da Boğaziçili olduğunu öğrenince aklıma bu soru geldi. Geldi ama soramadım.

Karşımda New York’dan yeni dönmüş bir jazz müziyeni vardı, gitar çalıyordu, besteci idi ve artık bizim üniversitenin hangi bölümünde okuduğu da çok önemli değildi. Onun da benim gibi okuldan aldığı ilham farklı bir bölümden gelmişti:

 

1966’da doğdum, 1985-1989 arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde okudum. Boğaziçi Üniversitesi’nde okuduğumuz dönemde bir müzik kulübümüz vardı. Oradan bir çok müzisyen yetişti, arkadaşım herkesin bildiği şarkıcı Teoman da oradandır. Üniversitelerdeki müzik kulüpleri öğrencilerin sanatsal yönlerini olumlu olarak etkiliyor. Bende de böyle oldu. Jazz müziğinde yaptığım bir çok şeyi oradaki başlangıçlara borçluyum. O müzik kulübü Önder Focan’ı davet etmişti, bu şekilde jazz’la tanınmış olduk. Bu şekilde başlayan ilgi devam etti, Selim Selçuk ile tanıştım, o kendi tecrübesine dayanarak bana New York’a gitmemi jazz’ı orada öğrenebileceğimi söyledi. Ama hemen gidemedim, burada bir müddet rahmetli Ajlan Büyükburç ile Moon Bar’da jazz çaldım. O dönemin hemen arkasından New York’a gittim ve orada New School Jazz Performance okuluna 5 yıl devam ettim ve 1995 yılında bitirdim.

Okul süresince Jim Hall, Billy Harper, gibi insanlarla birebir çalışma fırsatı buldum. Billy Harper beni grubuyla çalmam için zaman zaman davet ediyordu. Bir nevi stajyerlik gibi, veya atölye çalışması gibi onunla çaldım. O her zaman beni gittiğim yolda yürümem için son derece cesaretlendirdi. Bu dönemin hemen arkasında ‘Fiftyfive Bar’ diye Mike Stern gibi isimlerin yer aldığı bir kulüpte çaldım. Burası benim çaldığım ilk önemli yer oldu. Daha sonra da zaten gerisi geldi ve Village Gate ve Birdland gibi dünyaca ünlü kulüplerde çalmaya başladım. Mesela Birdland’de bir gün ben çalıyordum, ertesi gün de Pat Metheny çalıyordu. Burası önemli insanların geldiği yerlerdi. Bir kaç kere jazz radyosuna da çıktım. Ondan sonra zaman içerisinde yavaş yavaş popülerleştim, müzik dünyasındaki müzisyenleri tanıdım ve jazz işi ile yoğrulmaya başladım.

Önce jazz standartları çalıyordum ama sonra kendi şarkılarımı çalma zamanım geldiğini hissettim. Türk yanımı jazz standartları çerçevesinde de çıkartabiliyordum ama bu bir yere kadar oluyordu. Bestekar yönümü yeterince ortaya koyamıyordum. Erkan Oğur gibi bir ud geçmişim yoktu. Ama kompozitör olarak bizim ezgilerimizi alıp jazz’ın içine entegre edebileceğimi hep düşünmüştüm. Sonra yazmaya ve kendi yazdıklarımı çalmaya başladım. Her yazdığım parçaya çok olumlu tepkiler gelmeye başladı. Bazı müzisyenler bu parçaları alıp kendi gruplarında çalmaya ve hatta kendi albümlerine almaya başladılar. Derken bu şekilde benim kafamada bir sound ve yön oluştu.

O yıllarda çok sevdiğim bir trio’m vardı, orada Selim Selçuk davul ve bu albümde bas çalan Joe Fonda bas çalardı. Uzun yıllar birlikte çalıştık. Müziğimizi bazen doğu yönüne çekebiliyorduk, bazen avant garde olabiliyorduk.  Birlikte bir çok değişik yerde çaldık. İdealimdeki basçıyı artık bulmuştum.

Ondan sonra ilk quartetimi kurdum. Bu grupta Ori Kaplan diye çok yetenekli İsrailli bir saksofoncu ile tanıştım. Uzun yıllar birlikte çalıştık. Ori alto çalıyordu ama benim kafamda her zaman kendi müziğim için istediğim bir soprano sesi vardı. Chico Hamilton Band’in gitarisiti Kay Dimitris ile tanıştım ve onlarla da çalmaya başladım. Bu grubun saksofoncusu Erik Parson ile çok kimyamız uyuştu. Onun çalışında hayalimdeki soprano saksofon sesini bulmuş oldum. Uzun yıllar onunla da çaldım.

Kafamdaki ideal davul sesini bulmam ise biraz daha fazla vakit aldı. Bu ses jazz sınırları içinde perküsyon gibi çalınan bir davul sesiydi. Çünkü benim kullandığım Türk ezgilerinde kullanılan darbuka veya zil gibi ritim enstrümanları davuldan çok perküsyona yakın. Sonunda kafamdaki davulcu olan Mat Wilson’ı da buldum. Mat çok ilginç ve sürpriz dolu bir insandır, ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Mesela bir gün öğlen yemeği yedikten sonra stüdyoya dönüp çalmaya devam ettiğimizde biraz evvel yediği sandviçin kese kağıdını alıp mikrofonların önünde ritmik şekilde buruşturarak bir takım sesler çıkartığını ve bunu kayıtta kullandığını bilirim. Bir keresinde de mikrofon kutularını çalmıştı. Sınırları olmayan çılgın ve son derece yaratıcı bir arkadaştır. Bu sene Down Beat dergisi tarafından beşinci kez üst üste ‘number one star jazz’ ödülünü aldı.

Sonunda benim kendi müziğimi çamam için dünyadaki en ideal grubu bulmuş odum ve elinizdeki albümü yaptık. Bu ilk albümüz, ikinci albümümüz Bridge önüzmüzdeki Nisan Mayıs aylarında çıkacak.

 

Albümün yapımında bir çok ilginç ayrıntı var. Yavuz kendi kafasındaki ideal sound’a ulaşmak için az uğraşmamış. Ayrıca bu bir konsept albümü, tıpkı ünlü ‘The Wall’ gibi. İçindeki her parçanın ayrı bir öyküsü var ve kronolojik bir sırya göre yazılmışlar. Öykülerin bir araya gelmesinden daha büyük bir öykü ortaya çıkıyor:

 

Albümün giriş parçası ‘Lost in the City’ New York hakkında yazıldı. Oraya ilk gittiğim günlerde hissettiğim küçüklük ve kaybolmuşluk duygularını anlatıyor. New York çok büyük ve tehditkar bir şehir ve insan kendisini onun içinde kaybolmuş gibi hissediyor. Gerçi uzun bir aradan sonra İstanbul’a dönüncede bu tip kaybolmuşluk duygularını yaşadım.

New York’da daha çok ‘upper east side’ da yaşadım ve çok güzel günlerim oldu. Ama 11 Eylül’de kuleler çökünce hayat da yavaş yavaş değişti ve benim için eski tadı kalmadı. Tabi bir yandan da İstanbul özlemi içimi sardı.

‘Gamzelim’ ise albüme adını veren parça, ona da bir çeşit aşk şarkısı diyebiliriz çünkü eşim Emel için yazdım. Onun gerçekten çok güzel gamzeleri var. Emel ile İstanbul’dan tanışıyorduk, sonra iki ay ara ile New York’a gittik ve orada yaşadık.

‘Birth’ de tahmin edebileceğiniz gibi oğlum Volkan’ın doğuşunun hikayesi. Daha çok meditasyon gibi bir parça. Tatlı bir melodisi var, bizim Türk müziğinin tek ton üzerine çalınması gibi. Mat bu parçayı kaydederken içinde çalıştığımız ‘Asia Minor’de gördüğü bir darbukayı çaldı. İlk anda ritimi 9/8 lik gibi gözükse bile aslında parça 4/4 lük.

Diğer parçalar da aynı şekilde farklı öyküleri anlatıyor. Bu albümde istediğim sound’u elde etmek için değişik tasarımlardan esinlenerek 8 tane mikrofon preamplisi yaptım. Hepsi baskılı devresinden lehimlerine kadar el emeğiyle gerçekleştirildi. Bu kaydı bir Loft’ta yaptık. Bu söz lügat anlamında tek mekan ve çok büyük bir alan anlamında kullanılıyor. Seçtiğimiz Loft Amerika’da çok tanınmış bir halıcı olan Asia Minor’un deposu. Etrafta bir çok halı ve kilim vardı, bunlar ahşapla birleşince ortaya çok güzel bir sound çıktı.

Bana burada kayıt yapmayı öneren Boğaziçi Üniversitesi’nden yakın arkadaşım olan Teoman oldu. O yılda iki defa New York’a gelir. Fikir ondan çıktı ama sonuçtan da çok memnun kaldım.

Tüm bunlardan sonra ortaya çıkan albüm sound olarak kafamdaki şey, umarım sevmişsinizdir.

 

 

Bana göre albüm gerçekten el emeği göz nuru bir çalışma ve sapına kadar da jazz müziği. Ama işin okul yıllarından da öncesine, çocukluk yıllarına uzanan bir geçmişi var. Yavuz ile biraz da o günlere gittik.

 

Altı çocuklu bir ailenin en küçüğüyüm. Ailemiz Trabzon’un Of ilçesinden geliyor. Ağabeylerimin hepsi iş adamıdır. En büyük ağabeyim ise Canan Kozmetik şirketinin sahibidir. Ailemizden bir iki tane de mimar çıktı. Benden bir büyük olan ablam Selma Akyazıcı Koçak Osmanlı Mimarisi konusunda uzmandır. Doktorasını Londra’da yaptıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde hocalık yapmıştır. Şimdi Toronto Üniversites’inde çalışıyor. Evimizdeki müziğe en yakın insan bir süre bizde kalmış olan büyükbabamdı. Çok güzel sesi vardı ve her gün uzun uzun türküler söylerdi. Ben de blok flüt alıp ona eşlik etmeye çalışırdım.

Gitar her zaman benim hayallerimi süsleyen enstrüman oldu.  Ailemden kimse gitar çalmam için beni motive etmedi. Ben kendi kendime gitar metoduna bakarak klasik gitar çalmaya başladım.  Sonra biraz ‘blues’ dan etkilendim. Dinledikçe Albert Collins, B.B King, ve Jimi Hendrix gibi önemli müzisyenlerin de üzerimde etkileri oldu. Ama gitara başladıktan sonra beni ilk olarak jazz müziğine çeviren kişi John Coltrane’dir.

Birgün onun ‘A Love Supreme’ albümünü dinleyince hayatım değişti. O zaman rock müziğindeki yüksek enerjinin çok daha üst seviyede trans halinde bir insana etki edebileceğini görmüş oldum. İlk dinlediğimde bunun benim istediğim müzik olduğunu hissettim. Uzun süre jazz’dan başka bir şey dinleyemez oldum.

Daha sonra Miles Davis, Sonny Rollins, Wayne Shorter, Canonball Adderly ve Charlie Parker gibi müzisyenleri dinlemeye ve ne yaptıklarını incelemeye başladım. Sonrası malum, anlatmıştım, jazz içimize girmiş oldu.

 

Albümünü dinleyen herkes Yavuz’un yüreğinde jazz’ın artık hiç çıkmamacasına duran bir jazz duygusu olduğunu görebilir. Ben ona biraz da jazz’ın geleceği hakkında neler düşündüğünü sordum:

 

Günümüzde jazz nereye gidiyor sorusuna cevap vermek kolay değil. New York’da 1990 yılından ve 2001 yılında 11 Eylül olaylarına kadar çok güzel bir hava vardı. Ama gerçekçi olmak gerekirse şunu söyleyebilirim. Son dönemlerde New York gibi bir yerde bile bir çok jazz kulübü kapandı. Bazı yeni kulüpler açılmış olsa bile New York da jazz’ın genel olarak düşüşte olduğunu düşünüyorum. Kulelerin çökmesi jazz’ın mutfağı olan New York’u olumsuz etkiledi. Ancak dünyada jazz’a karşı çok büyük bir ilgi ve talep var, bu yüzden de ben jazz’ın geleceğini parlak görüyorum. Sadece şunu söylemek istiyorum, jazz müzisyenlerinin belli hatalara düşmemesi lazım. Mesela Wynton Marsalis’in jazz’a olan yaklaşımı benim anlayışıma son derece ters geliyor. O gitti, Lincoln Center Jazz Orchestra’yı kurup jazz’ı klasik müzik gibi bir camekanın içerisine taşımış oldu. Halbuki jazz müziğini sanayi tarzı bir müzikmiş gibi kabul etmek büyük bir hata olur. Jazz bugünün pop müziği ile birebir ve içiçe devam eden bir müziktir. Pop jazz’ı besler, bugün onda ne oluyorsa jazz’ın içinde de aynısı yer alır. Gershwin’in şarkıları onun yaşadığı yılların pop müzikleri idi. Herbie Hancock yaptığı ‘The New Standarts’ albümü ile insanlara biraz bunu anlatmak ve yol göstermek istedi. Bugünkü pop müziklerini alıp yeniden armonize ederek çalmak da bir anlatım yoludur. Kendi müziğinizi yazmıyorsanız olan müzikleri yeniden biçimlendirerek sunmanıza karşı hiç bir engel yok. Jazz’ı bir vitrine sokmak yerine günlük hayattan besleyerek ileri götürmek lazım. 

 

Sıra onun kendi geleceğine gelmişti. Kırk yaşında 14 aylık bir oğlan çocuğunun babası olaral Yavuz kendi geleceği için şöyle söyledi:

 

Oğlum benim için çok önemli. Grubuma da onun adını verdim. Albümdeki ‘Birth’ onun doğumunu anlatıyor demiştik. Volkan normal doğumla dünyaya geldi ama bu tam 18 saat sürdü. Benim için uzun bir gün oldu. Benim doğum günüm 2 Kasımdır, Volkan 3 Kasımda doğdu. Ben oğlumuza hamileyken eşime hep takılırdım, çocuğumuzu benimle aynı gün doğur da bana doğum günü hediyesi olsun derdim. Eh sonuçta ona yakın bir şey oldu. Onun doğumundan hemen sonraki ay olan Aralık’ta kayda girince doğumda yaşadığım duygular albümdeki müziğe de yoğun olarak yansıdı. Bundan sonrasına gelince; geleceği bugünden çok net olarak göremiyorum ama yapmayı umut ettiğim şeyler var. Kendimle yarışarak jazz’da, melodik emrovizasyonda uç noktalarda güzel performanslar yapmış olmak istiyorum. Ve bunu da dünyanın değişik yerlerinde değişik insanlara sunmak istiyorum. Türkiye’de neler yapmak istediğime gelince, hem buradaki müzisyenlerle yeni kompozisyonlar yazıp konserler vermek istiyorum hem de Amerika’daki grubumu buraya getirip onlarla konserler vermek istiyorum. Hem şarkı yazmaya hem de emprovizasyona devam edeceğim.

 

Bizim Boğaziçi Üniversitesi alem bir yerdir. İnsan bir yerinden girer bir yerinden çıkar. Çoğu zaman mezun olduğumuz bölümler ile hayatın içeirinde yaptığımız şeyler bir birini tutmaz.

Yanından ayrıldığım sırada hala Yavuz’un Boğaziçi’nde ne okuduğunu öğrenmemiş olduğumu fark ettim ama sonra kendi diplomam aklıma geldi. Volkan aslında bizim üniversitenin müzik kulübünden mezun olmuştu, diplomayı aldığı gün ne kendisi ne de o günün rektörü bunu biliyordu.

 

Zaten artık hiç bir önemi de kalmadı.

Evine hoş geldin Yavuz.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


66832 - unknown - 38.107.179.238