A
Blacksea Gentleman in New York Yavuz Akyazıcı ile Gamzelim üzerine...
New York’da 1990 yılından ve 2001 yılında 11 Eylül
olaylarına kadar çok güzel bir hava vardı. Ama gerçekçi olmak gerekirse şunu
söyleyebilirim. Son dönemlerde New York gibi bir yerde bile bir çok jazz kulübü
kapandı. Bazı yeni kulüpler açılmış olsa bile New York’da jazz’ın genel olarak
düşüşte olduğunu düşünüyorum. Kulelerin çökmesi jazz’ın mutfağı olan New York’u
olumsuz etkiledi.

Bizim Boğaziçi Üniversitesi alem bir yerdir. İnsan bir
yerinden girer bir yerinden çıkar. Çoğu zaman mezun olduğumuz bölümler ile
hayatın içeirinde yaptığımız şeyler bir birini tutmaz. Boğaziçi Üniversitesini
bitirdiğim gün elinden diplomamı aldığım rektörümüz benim mühendislik
fakültesinden mezun olduğumu sanıyordu. Halbuki ben o sırada üniversite’nin
‘Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’ denen tiyatro klübümüzden mezun oluyordum.
İşte belki de bu yüzden, kurduğu ‘Volcano’ grubuyla gerçekleştirdiği ‘Gamzelim’
albümünü dinlediğim, sonra kendisi ile tanıştığım Yavuz Akyazıcı’nın da
Boğaziçili olduğunu öğrenince aklıma bu soru geldi. Geldi ama soramadım.
Karşımda New York’dan yeni dönmüş bir jazz müziyeni vardı,
gitar çalıyordu, besteci idi ve artık bizim üniversitenin hangi bölümünde
okuduğu da çok önemli değildi. Onun da benim gibi okuldan aldığı ilham farklı
bir bölümden gelmişti:
1966’da doğdum, 1985-1989 arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde
okudum. Boğaziçi Üniversitesi’nde okuduğumuz dönemde bir müzik kulübümüz vardı.
Oradan bir çok müzisyen yetişti, arkadaşım herkesin bildiği şarkıcı Teoman da
oradandır. Üniversitelerdeki müzik kulüpleri öğrencilerin sanatsal yönlerini
olumlu olarak etkiliyor. Bende de böyle oldu. Jazz müziğinde yaptığım bir çok
şeyi oradaki başlangıçlara borçluyum. O müzik kulübü Önder Focan’ı davet
etmişti, bu şekilde jazz’la tanınmış olduk. Bu şekilde başlayan ilgi devam
etti, Selim Selçuk ile tanıştım, o kendi tecrübesine dayanarak bana New York’a
gitmemi jazz’ı orada öğrenebileceğimi söyledi. Ama hemen gidemedim, burada bir
müddet rahmetli Ajlan Büyükburç ile Moon Bar’da jazz çaldım. O dönemin hemen
arkasından New York’a gittim ve orada New School Jazz Performance okuluna 5 yıl
devam ettim ve 1995 yılında bitirdim.
Okul süresince Jim Hall, Billy Harper, gibi insanlarla
birebir çalışma fırsatı buldum. Billy Harper beni grubuyla çalmam için zaman
zaman davet ediyordu. Bir nevi stajyerlik gibi, veya atölye çalışması gibi
onunla çaldım. O her zaman beni gittiğim yolda yürümem için son derece
cesaretlendirdi. Bu dönemin hemen arkasında ‘Fiftyfive Bar’ diye Mike Stern
gibi isimlerin yer aldığı bir kulüpte çaldım. Burası benim çaldığım ilk önemli
yer oldu. Daha sonra da zaten gerisi geldi ve Village Gate ve Birdland gibi
dünyaca ünlü kulüplerde çalmaya başladım. Mesela Birdland’de bir gün ben çalıyordum,
ertesi gün de Pat Metheny çalıyordu. Burası önemli insanların geldiği yerlerdi.
Bir kaç kere jazz radyosuna da çıktım. Ondan sonra zaman içerisinde yavaş yavaş
popülerleştim, müzik dünyasındaki müzisyenleri tanıdım ve jazz işi ile
yoğrulmaya başladım.
Önce jazz standartları çalıyordum ama sonra kendi
şarkılarımı çalma zamanım geldiğini hissettim. Türk yanımı jazz standartları
çerçevesinde de çıkartabiliyordum ama bu bir yere kadar oluyordu. Bestekar
yönümü yeterince ortaya koyamıyordum. Erkan Oğur gibi bir ud geçmişim yoktu.
Ama kompozitör olarak bizim ezgilerimizi alıp jazz’ın içine entegre
edebileceğimi hep düşünmüştüm. Sonra yazmaya ve kendi yazdıklarımı çalmaya
başladım. Her yazdığım parçaya çok olumlu tepkiler gelmeye başladı. Bazı
müzisyenler bu parçaları alıp kendi gruplarında çalmaya ve hatta kendi
albümlerine almaya başladılar. Derken bu şekilde benim kafamada bir sound ve
yön oluştu.
O yıllarda çok sevdiğim bir trio’m vardı, orada Selim Selçuk
davul ve bu albümde bas çalan Joe Fonda bas çalardı. Uzun yıllar birlikte
çalıştık. Müziğimizi bazen doğu yönüne çekebiliyorduk, bazen avant garde
olabiliyorduk. Birlikte bir çok değişik yerde çaldık. İdealimdeki basçıyı
artık bulmuştum.
Ondan sonra ilk quartetimi kurdum. Bu grupta Ori Kaplan diye
çok yetenekli İsrailli bir saksofoncu ile tanıştım. Uzun yıllar birlikte
çalıştık. Ori alto çalıyordu ama benim kafamda her zaman kendi müziğim için
istediğim bir soprano sesi vardı. Chico Hamilton Band’in gitarisiti Kay
Dimitris ile tanıştım ve onlarla da çalmaya başladım. Bu grubun saksofoncusu
Erik Parson ile çok kimyamız uyuştu. Onun çalışında hayalimdeki soprano
saksofon sesini bulmuş oldum. Uzun yıllar onunla da çaldım.
Kafamdaki ideal davul sesini bulmam ise biraz daha fazla
vakit aldı. Bu ses jazz sınırları içinde perküsyon gibi çalınan bir davul
sesiydi. Çünkü benim kullandığım Türk ezgilerinde kullanılan darbuka veya zil
gibi ritim enstrümanları davuldan çok perküsyona yakın. Sonunda kafamdaki
davulcu olan Mat Wilson’ı da buldum. Mat çok ilginç ve sürpriz dolu bir
insandır, ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Mesela bir gün öğlen yemeği
yedikten sonra stüdyoya dönüp çalmaya devam ettiğimizde biraz evvel yediği
sandviçin kese kağıdını alıp mikrofonların önünde ritmik şekilde buruşturarak
bir takım sesler çıkartığını ve bunu kayıtta kullandığını bilirim. Bir
keresinde de mikrofon kutularını çalmıştı. Sınırları olmayan çılgın ve son
derece yaratıcı bir arkadaştır. Bu sene Down Beat dergisi tarafından beşinci
kez üst üste ‘number one star jazz’ ödülünü aldı.
Sonunda benim kendi müziğimi çamam için dünyadaki en ideal
grubu bulmuş odum ve elinizdeki albümü yaptık. Bu ilk albümüz, ikinci albümümüz
Bridge önüzmüzdeki Nisan Mayıs aylarında çıkacak.
Albümün yapımında bir çok ilginç ayrıntı var. Yavuz kendi kafasındaki
ideal sound’a ulaşmak için az uğraşmamış. Ayrıca bu bir konsept albümü, tıpkı
ünlü ‘The Wall’ gibi. İçindeki her parçanın ayrı bir öyküsü var ve kronolojik
bir sırya göre yazılmışlar. Öykülerin bir araya gelmesinden daha büyük bir öykü
ortaya çıkıyor:
Albümün giriş parçası ‘Lost in the City’ New York hakkında
yazıldı. Oraya ilk gittiğim günlerde hissettiğim küçüklük ve kaybolmuşluk
duygularını anlatıyor. New York çok büyük ve tehditkar bir şehir ve insan
kendisini onun içinde kaybolmuş gibi hissediyor. Gerçi uzun bir aradan sonra
İstanbul’a dönüncede bu tip kaybolmuşluk duygularını yaşadım.
New York’da daha çok ‘upper east side’ da yaşadım ve çok
güzel günlerim oldu. Ama 11 Eylül’de kuleler çökünce hayat da yavaş yavaş
değişti ve benim için eski tadı kalmadı. Tabi bir yandan da İstanbul özlemi
içimi sardı.
‘Gamzelim’ ise albüme adını veren parça, ona da bir çeşit
aşk şarkısı diyebiliriz çünkü eşim Emel için yazdım. Onun gerçekten çok güzel
gamzeleri var. Emel ile İstanbul’dan tanışıyorduk, sonra iki ay ara ile New
York’a gittik ve orada yaşadık.
‘Birth’ de tahmin edebileceğiniz gibi oğlum Volkan’ın
doğuşunun hikayesi. Daha çok meditasyon gibi bir parça. Tatlı bir melodisi var,
bizim Türk müziğinin tek ton üzerine çalınması gibi. Mat bu parçayı kaydederken
içinde çalıştığımız ‘Asia Minor’de gördüğü bir darbukayı çaldı. İlk anda ritimi
9/8 lik gibi gözükse bile aslında parça 4/4 lük.
Diğer parçalar da aynı şekilde farklı öyküleri anlatıyor. Bu
albümde istediğim sound’u elde etmek için değişik tasarımlardan esinlenerek 8
tane mikrofon preamplisi yaptım. Hepsi baskılı devresinden lehimlerine kadar el
emeğiyle gerçekleştirildi. Bu kaydı bir Loft’ta yaptık. Bu söz lügat anlamında
tek mekan ve çok büyük bir alan anlamında kullanılıyor. Seçtiğimiz Loft Amerika’da
çok tanınmış bir halıcı olan Asia Minor’un deposu. Etrafta bir çok halı ve
kilim vardı, bunlar ahşapla birleşince ortaya çok güzel bir sound çıktı.
Bana burada kayıt yapmayı öneren Boğaziçi Üniversitesi’nden
yakın arkadaşım olan Teoman oldu. O yılda iki defa New York’a gelir. Fikir
ondan çıktı ama sonuçtan da çok memnun kaldım.
Tüm bunlardan sonra ortaya çıkan albüm sound olarak
kafamdaki şey, umarım sevmişsinizdir.

Bana göre albüm gerçekten el emeği göz nuru bir çalışma ve
sapına kadar da jazz müziği. Ama işin okul yıllarından da öncesine, çocukluk
yıllarına uzanan bir geçmişi var. Yavuz ile biraz da o günlere gittik.
Altı çocuklu bir ailenin en küçüğüyüm. Ailemiz Trabzon’un Of
ilçesinden geliyor. Ağabeylerimin hepsi iş adamıdır. En büyük ağabeyim ise
Canan Kozmetik şirketinin sahibidir. Ailemizden bir iki tane de mimar çıktı.
Benden bir büyük olan ablam Selma Akyazıcı Koçak Osmanlı Mimarisi konusunda
uzmandır. Doktorasını Londra’da yaptıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde
hocalık yapmıştır. Şimdi Toronto Üniversites’inde çalışıyor. Evimizdeki müziğe
en yakın insan bir süre bizde kalmış olan büyükbabamdı. Çok güzel sesi vardı ve
her gün uzun uzun türküler söylerdi. Ben de blok flüt alıp ona eşlik etmeye
çalışırdım.
Gitar her zaman benim hayallerimi süsleyen enstrüman oldu.
Ailemden kimse gitar çalmam için beni motive etmedi. Ben kendi kendime gitar
metoduna bakarak klasik gitar çalmaya başladım. Sonra biraz ‘blues’ dan
etkilendim. Dinledikçe Albert Collins, B.B King, ve Jimi Hendrix gibi önemli
müzisyenlerin de üzerimde etkileri oldu. Ama gitara başladıktan sonra beni ilk
olarak jazz müziğine çeviren kişi John Coltrane’dir.
Birgün onun ‘A Love Supreme’ albümünü dinleyince hayatım
değişti. O zaman rock müziğindeki yüksek enerjinin çok daha üst seviyede trans
halinde bir insana etki edebileceğini görmüş oldum. İlk dinlediğimde bunun
benim istediğim müzik olduğunu hissettim. Uzun süre jazz’dan başka bir şey
dinleyemez oldum.
Daha sonra Miles Davis, Sonny Rollins, Wayne Shorter,
Canonball Adderly ve Charlie Parker gibi müzisyenleri dinlemeye ve ne
yaptıklarını incelemeye başladım. Sonrası malum, anlatmıştım, jazz içimize
girmiş oldu.
Albümünü dinleyen herkes Yavuz’un yüreğinde jazz’ın artık
hiç çıkmamacasına duran bir jazz duygusu olduğunu görebilir. Ben ona biraz da
jazz’ın geleceği hakkında neler düşündüğünü sordum:
Günümüzde jazz nereye gidiyor sorusuna cevap vermek kolay
değil. New York’da 1990 yılından ve 2001 yılında 11 Eylül olaylarına kadar çok
güzel bir hava vardı. Ama gerçekçi olmak gerekirse şunu söyleyebilirim. Son
dönemlerde New York gibi bir yerde bile bir çok jazz kulübü kapandı. Bazı yeni
kulüpler açılmış olsa bile New York da jazz’ın genel olarak düşüşte olduğunu
düşünüyorum. Kulelerin çökmesi jazz’ın mutfağı olan New York’u olumsuz etkiledi.
Ancak dünyada jazz’a karşı çok büyük bir ilgi ve talep var, bu yüzden de ben
jazz’ın geleceğini parlak görüyorum. Sadece şunu söylemek istiyorum, jazz
müzisyenlerinin belli hatalara düşmemesi lazım. Mesela Wynton Marsalis’in
jazz’a olan yaklaşımı benim anlayışıma son derece ters geliyor. O gitti,
Lincoln Center Jazz Orchestra’yı kurup jazz’ı klasik müzik gibi bir camekanın
içerisine taşımış oldu. Halbuki jazz müziğini sanayi tarzı bir müzikmiş gibi
kabul etmek büyük bir hata olur. Jazz bugünün pop müziği ile birebir ve içiçe
devam eden bir müziktir. Pop jazz’ı besler, bugün onda ne oluyorsa jazz’ın
içinde de aynısı yer alır. Gershwin’in şarkıları onun yaşadığı yılların pop
müzikleri idi. Herbie Hancock yaptığı ‘The New Standarts’ albümü ile insanlara
biraz bunu anlatmak ve yol göstermek istedi. Bugünkü pop müziklerini alıp
yeniden armonize ederek çalmak da bir anlatım yoludur. Kendi müziğinizi
yazmıyorsanız olan müzikleri yeniden biçimlendirerek sunmanıza karşı hiç bir
engel yok. Jazz’ı bir vitrine sokmak yerine günlük hayattan besleyerek ileri
götürmek lazım.
Sıra onun kendi geleceğine gelmişti. Kırk yaşında 14 aylık
bir oğlan çocuğunun babası olaral Yavuz kendi geleceği için şöyle söyledi:
Oğlum benim için çok önemli. Grubuma da onun adını verdim.
Albümdeki ‘Birth’ onun doğumunu anlatıyor demiştik. Volkan normal doğumla
dünyaya geldi ama bu tam 18 saat sürdü. Benim için uzun bir gün oldu. Benim
doğum günüm 2 Kasımdır, Volkan 3 Kasımda doğdu. Ben oğlumuza hamileyken eşime
hep takılırdım, çocuğumuzu benimle aynı gün doğur da bana doğum günü hediyesi
olsun derdim. Eh sonuçta ona yakın bir şey oldu. Onun doğumundan hemen sonraki
ay olan Aralık’ta kayda girince doğumda yaşadığım duygular albümdeki müziğe de
yoğun olarak yansıdı. Bundan sonrasına gelince; geleceği bugünden çok net
olarak göremiyorum ama yapmayı umut ettiğim şeyler var. Kendimle yarışarak
jazz’da, melodik emrovizasyonda uç noktalarda güzel performanslar yapmış olmak
istiyorum. Ve bunu da dünyanın değişik yerlerinde değişik insanlara sunmak
istiyorum. Türkiye’de neler yapmak istediğime gelince, hem buradaki
müzisyenlerle yeni kompozisyonlar yazıp konserler vermek istiyorum hem de
Amerika’daki grubumu buraya getirip onlarla konserler vermek istiyorum. Hem
şarkı yazmaya hem de emprovizasyona devam edeceğim.
Bizim Boğaziçi Üniversitesi alem bir yerdir. İnsan bir
yerinden girer bir yerinden çıkar. Çoğu zaman mezun olduğumuz bölümler ile
hayatın içeirinde yaptığımız şeyler bir birini tutmaz.
Yanından ayrıldığım sırada hala Yavuz’un Boğaziçi’nde ne
okuduğunu öğrenmemiş olduğumu fark ettim ama sonra kendi diplomam aklıma geldi.
Volkan aslında bizim üniversitenin müzik kulübünden mezun olmuştu, diplomayı
aldığı gün ne kendisi ne de o günün rektörü bunu biliyordu.
Zaten artık hiç bir önemi de kalmadı.
Evine hoş geldin Yavuz.