Chick
Corea
Chick Corea, 40 yıllık müzik hayatını bizlere anlatmaya,
bizlerle birlikte kutlamaya Türkiye’ye geliyor.

Müzik yaşamına atıldığından itibaren, onlarca projesiyle
jazz tarihine damgasını vurmuş müzisyenlerden biri olan Corea, 15 Ocak Pazartesi
akşamı Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda ve 17 Ocak Çarşamba
akşamı ise Ankara MEB Şura Salonu’nda bulunacak. Özellikle son yıllar
içerisinde sıklıkla İstanbul’u ziyaret eden Corea’nın bu konserinin teması,
kendi müzik hayatı olacak; bizlere kendi müzik yaşamını özetleyen bir proje
hazırlamış. Aya İrini’de gerçekleştirdiği, Bayerische Kammerphilarmonie ile
birlikte gerçekleştirmiş olduğu son konserde de dinleyicilerin hayranlığını bir
kez daha kazanan müzisyen, bu konserde de İstanbullu jazz severlerin yoğun
ilgisiyle karşılaşacak.
Jazz Dergisi olarak da, Corea’nın konseri öncesinde
kendisiyle çok özel bir söyleşi gerçekleştirdik. Müzik yaşamında 40’ıncı yılını
kutlayan müzisyenin bu kırk yıllık serüvenini sizlere anlatırken, kendisiyle
yapmış olduğumuz söyleşiye yer vererek, sizlere Corea’nın ağzından sizlere
anekdotlar aktaracağız.
Geride kalan kırk yıllık müzik yaşamının ardından, Chick
Corea’nın, yirminci yüzyılın en yaratıcı, yetkin ve özgün besteci ve
yorumcularından biri olduğunu söyleyebiliriz. Bebop’tan, çocuk şarkılarına,
hard-bop’tan fusion’a, klasik orkestra eserlerinden solo çalışmalara kadar
birçok tarzda ve formatta çalan ve eserler üreten müzisyen, günümüzde de aynı
heyecan ve istekle çalışmalarına devam etmekte, hem üretme hem de yorumlama
sürecinde başarılı bir şekilde ilerlemektedir.
Chick Corea, tam adıyla Diego Armando Corea, müziğe çok
küçük yaşlarda başlamış. 1941 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nin
Massachusets eyaletinde doğan müzisyen, dört yaşında piyano çalmaya başlamış.
Ailesinin, özellikle babasının desteğiyle müzikle ilgilenmeye başlayan Corea,
küçük yaşlarda daha jazz’a adım atmadan klasik müzikle daha çok ilgileniyormuş.
Ancak, evde ve etrafta o yılların yükselen değerlerinden biri olan jazz sürekli
olarak Corea’nın çevresinde varlığını sürdürüyormuş.
Beethoven ve Mozart çalmaktan çok hoşlanan Corea, sonraki
yıllarda özellikle Horace Silver ve Bud Powell gibi iki eski toprak müzisyenin
etkisi altında klamış ve ilk yıllardaki müzikal üslubu bu doğrultuda gelişmiş.
Ancak 21 yaşında ilk konserini Cab Calloway ile gerçekleştirme fırsatını bulan
müzisyen, sonraki yıllarda 1960’ların gözde genç müzisyenleriyle birlikte
çalışma imkânını bulmuş.
Chick Corea’nın ilk önemli albümlerinden biri 1966 yılında
kaydetmiş olduğu Tones for Joan’s Bones’dur. Bu albümde, Woody Shaw, Joe
Farrell, Steve Swallow ve John Chambers’la birlikte çalan Corea, aslında bu
albümü çıkarmadan önce, yine dönemin yükselen yıldızlarından olan Herbie Mann,
Stan Getz ve Blue Mithcell gibi jazz müzisyenleriyle birlikte çaldı.
1967 yılında Sarah Vaughn’a eşlik etme fırsatını bulan
müzisyenin asıl çıkışı ise 1968 yılında Miroslav Vitous ve Roy Haynes ile trio
formatında kaydettiği Now He Sings, Now He Sobs albümüdür. Bu albüm, jazz
tarihinin gidişatını değiştiren albümler arasında yer almış, günümüzde de
önemli bir klasik olarak belirtilmektedir.
Chick Corea’nın, 1970’lerdeki elektronik akımın öncülerinden
biri olması, akustik piyanonun dışında birçok farklı enstrüman çalarak çok
farklı yetkinlikler kazanması, bu yetkinliklerini de yeni sound’lar ve tarzlar
oluşturmak için kullanması 1960’ların sonunda yaşadığı önemli bir tanışma
sonucunda gerçekleşir. Miroslav Vitous ve Roy Haynes ile kaydettiği albümü
dinleyen ve Corea’dan çok etkilenen Miles Davis, grubunda çalan Herbie
Hancock’un ayrılmasından sonra, Corea’yı kendisiyle çalması için davet eder.
1968 yılının sonbaharında Miles Davis ile birlikte çalmaya başlayan Corea,
Davis’in müzik anlayışından, yaratılıcılığından ve yenilik arayışından çok
etkilenir. 1968’de kaydettikleri Filles de Kilimanjaro albümü, Corea’nın ilk
kez Fender Rhodes çaldığı albümdür.
Corea’ya, özellikle enstrüman seçimlerinde dikkat ettiği
noktaları ve elektronik ve akustik müziğe yaklaşımını sorduk, Corea da bizi şöyle
yanıtladı:
“Geçtiğimiz on yıl içerisinde, genellikle Yamaha CFIIIS 9ft
Grand Piano çalmayı tercih ediyorum. Tabi ki seyahatlerimde kendi piyanomu
taşımam çok güç olduğundan dolayı birçok farklı piyano ile tecrübem oldu.
Özellikle Yamaha’nın bu modelinin bulunmadığı yerlerde harika Hamburg
Steinway’ler çaldım. Sound olarak özellikle sıcak ve zengin bir geri dönüş
almak istiyorum piyanomdan.
Aslında akustik ve elektronik müzik birbirinden çok farklı
değil. Söylemek istediğiniz şeyi sadece farklı seslerle, farklı anlayışlarla
söylüyorsunuz. Ancak sonuçta hepsini icra ederken ben çalıyorum ve enstrümanın
bana sağladığı sınırları zorlayarak istediğimi aktarmaya çalışıyorum. Doğrusunu
söylemek gerekirse, 1969 yılına kadar piyanodan başka bir şey çalmamıştım. Etrafta
farklı enstrümanlar çalan arkadaşlarım vardı, ancak piyano çalmaktan çok
memnundum ve başka bir arayış içerisinde değildim enstrüman olarak.
1969 yılında, Miles Davis’in topluluğuna katılmamla
birlikte, Miles elektrik klaviye çalmam için çok ısrar etti ve kendi sound’unu
oluşturmak açısından bunun kesinlikle zorunlu olduğunu söyledi. Miles’ın
ısrarlarından sonra ilk kez Fender Rhodes çaldım onun Filles de Kilimanjaro
albümünde. Burada, bu enstrümanlar çok büyük bir deneyimim olmamasına rağmen,
onun istekleri doğrultusunda kendi aradığını ona sağlamak için elimden geleni
yapmaya çalıştım.”
1970’lerde yaşanan elektronik akımına öncülük eden Miles
Davis’le birlikte, Chick Corea da Fender Rhodes ve synthesizer kullanımında,
akustik piyanoda olduğu gibi çok başarılı olduğunu ve müziğe genel anlamdaki
bakış açısı içerisinde yenilikçiliğin çok büyük bir pay sahibi olduğunu
göstermiş oldu. Tabi ki Filles de Kilimanjaro’dan sonra 1970’e kadar Davis’le
çalışan Corea, daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, jazz’ın geleceğine yön
veren In A Silent Way, Bitches Brew, Live-Evil ve Live at the Fillmore East
albümlerinde yer aldı.
Davis’in topluluğundan ayrılan Corea, bu topluluktan
arkadaşı Dave Holland’la Circle adını verdikleri topluluğu kurdular. Her ne
kadar birlikte sadece üç albüm çıkarmış olsalar da, bu çalışmaları da müzikte
yeni açılımlar oluşturdu. Circle’da Holland ve Corea’ya Anthony Braxton ve
Barry Altshcul eşlik ediyordu.

Corea’nın 1970’lerin başında başlayan ve sonraki yıllarda
devam eden solo çalışmaları da büyük beğeni topladı. 1971 yılında ECM şirketi
tarafından yayınlanan Piano Improvisations adlı solo emprovizasyon çalışması,
hem daha klasik görüşlü, hem de daha modern görüşlü müzik eleştirmenleri
tarafından çok beğenildi.
1971 yılında Corea, bir kez daha efsanevi bir çalışmanın
başlangıcını oluşturan tohumları attı. Return To Forever projesinde bu sefer
Corea, synthesizer ve akustik piyano çalarak hem elektronik v akustik müzik
anlayışının iç içe olabileceğini göstermiş oldu, hem de yine birçok yeni
müzisyene farklı bir kapı açtı. Akustik basta Stanley Clarke, saksofon ve
flütte Joe Farrell, vurmalılarda Airto Moreira ve vokalde eşi Flora Purim’le
birlikte bu proje çerçevesinde çaldılar.
Bu projede oluşturmaya çalıştığı sound için de genellikle
Rhodes kullanan Corea, bize bu konudaki görüşlerini şu şekilde iletti: “Return
To Forever topluluğunu oluşturduğum zaman, akustik piyanodan ziyade Fender
Rhodes kullanmayı tercih ettim. Özellikle bu şekilde Joe Farrell’ın flütü ve
soprano saksofonuyla daha uygun bir sound yaratabildiğimi fark ettim. Ayrıca,
Rhodes’un sound’u ve genel yapısının Airto’nun perküsyonuna enerji ve renk
katabildiğini gördüm. Ancak sonraki yıllarda yine Return To Forever
topluluğuyla gerçekleştirdiğim çalışmalarda, synthesizer’ları araştırmaya
çalıştım. Onlar bana bu zamanda çok yeniydi, ve yaptığım araştırmalar sonucunda
aslında synthesizer kullanarak çok farklı yapılar oluşturabileceğime, genel
sound’un çok daha zengin ve güçlü olabileceğine, başka bir deyişle “orkestral”
olabileceğine karar verdim”.
Bir yıl sonra, 1972’de, Corea, bu sefer farklı bir ekiple,
ancak benzer bir sound’la yeni bir albüm kaydetti. Stanley Clarke, Airta
Moreiro, Tony Williams ve Stan Getz ile birlikte Captin Marvel adlı albümü
kaydettiler.

1970’li yıllarda Return To Forever’ın sound’unu ufak
değişikliklerle sürdüren Corea, bu süreç içerisinde toplulukta birçok farklı
müzisyenle birlikte çalmış olmasına karşın, hem sürdürülebilen, hem gelişmeye
açık, hem de tutarlı bir çizgi içerisinde hareket etti. Light As A Feather
albümü de bu çizginin bir devamı olarak kaydedildi. 1970’li yılların
ortalarında, fusion akımının içerisinde ilerleyen topluluk elektronik seslere
ve rock esintilerine yer verdi sonraki albümlerinde. Hymn of the Seventh Galaxy
albümü, Corea’nın müziğini yansıtırken, bir yandan da kendisinin ruhani
dünyasında çıktığı arayışları da yansıtıyordu.
Corea, son yıllar içerisinde adı özellikle Hollywood
ünlüleri hakkında çıkan haberlerde de çok geçen bir ruhani anlayışa sahip.
Scientology denilen bu anlayış, bilimkurgu yazarı L. Ron Hubbard tarafından
ortaya konmuştu. Yaptığımız röportajda da, Corea kendi inanışından bahsetti ve
bu konuyu şu şekilde vurguladı: “Scientology düşüncesi benim hayatımda çok
büyük bir önem taşımaktadır. L. Ron Hubbard’ın Dianetics adlı kitabını ilk kez
1968 yılında okudum. Bu noktadan sonra da onun öğretileri doğrultusunda hayatım
değişti. Bir insanın müzikal anlayışı, onun hayatın genelindeki anlayışı ve
yetkinliklerinden ayrı tutulamaz. Her iki alanda da sürekli olarak kendimi
geliştirebiliyorum ve bu öğretiden aldıklarım doğrultusunda kendimi yenilemeyi
başarabiliyorum. Hayatımdaki en önemli dönüm noktalarından biri de söz ettiğim
bu kitabı okumamdır ve müziğimin gelişimini tetikleyen en önemli etken de
budur”.
İşte Hymn of the Seventh Galaxy albümünün Corea’daki
yansımaları kendi görüşleriyle bütünleşmiştir. Bu albüm, aslında sadece Corea
için bir dönüm noktası olmamıştır, aynı zamanda aynı dönemlerde çalışmalar
yürüten John McLaughlin’in topluluğu Mahavishnu Orchestra, Larry Coryell’in
Eleventh House ve Joe Zawinul ile Wayne Shorter tarafından yürütülen efsanevi
Weather Report gibi topluluklar için de yeni bir vizyon yarattı.
Corea’nın, kendi çalışmalarını başarıyla yürütmesinin yanı
sıra, genç müzisyenlere önderlik etmesi ve onların enerjisine, heyecanına
destek vermesi de onun başka bir önemli özelliğidir. Bize de özellikle bu
konudaki görüşlerini belirten Corea, Return To Forever topluluğuna 19 yaşındaki
Al Di Meola’yı dahil ederek, Al Di Meola’nın yeteneğini ve heyecanını
kullanması için kendisine gerekli ortamı ve fırsatı vermiştir. Where Have I
Known You, No Mystery, Romantic Warrior, Music Magic, Return To Forever Live
gibi albümler Di Meola’nın da performansıyla birlikte, jazz dinleyicileri
tarafından olduğu kadar, rock dinleyicileri tarafından da çok büyük bir beğeni
kazandı.
Birbirinden farklı projeleri aynı zamanda yürüten ve
yoğunluğu içerisinde sürekli olarak yeni üretimler gerçekleştirmeyi başaran
Corea, 1977 yılında Herbie Hancock ile turneye çıktı. Topluluklarının yanı sıra
solo performanslarında da çok büyük başarı kazanan Corea gibi Hancock da
akustik ve elektronik çalışmalarıyla Corea’ynın çizgisinden ilerlemekte, bazen
kendisi Corea’dan etkilenmekte, bazen de Corea’yı etkilemekteydi. Birlikte
çıktıkları turnede, iki akustik piyanoda karşılıklı harikalar yaratan ikilinin
performansları iki farklı albüm olarak dinleyicilere sunuldu; Homecoming, An
Evening With Herbie Hancock and Chick Corea. Corea’nın La Fiesta ve Hancock’un Maiden Voyage eserlerinin birlikte yorumlanışı jazz tarihindeki en iyi
yorumlardan biri olarak kabul edilebilir.
1982’de, Miroslav Vitous ve Roy Haynes ile bir araya gelen
Chick Corea, kendileri için çok büyük bir önem taşıyan Now He Sings, Now He
Sobs albümünden tam 13 yıl sonra, Trio Music albümünü kaydetti. Bu sırada,
sonraki yıllarda da birçok farklı projede bir araya gelecek olan Michael
Brecker, Eddie Gomez ile Steve Gadd ile birlikte Three Quartets albümünü
kaydetti.
1985 yılına kadar çok fazla bölünen ve sayısız projeyi bir
arada yürüten Chick Corea, bu yıllar içerisinde Paco de Lucia, Al Di Meola,
Lenny White, Stanley Clarke, Steve Kujala, Gary Burton, Freddie Hubbard, Joe
Henderson gibi müzisyenlerle onlarca albüm çıkardı. Ancak 1985 yılından
itibaren biraz daha az iş üzerine yoğunlaşmaya karar veren müzisyen, fusion
çalışmalarına ağırlık verdi ve Dave Weckl, Eric Marienthal, John Pattitucci ve
Frank Gambale ile birlikte Elektric Band’i kurdu. Birlikte Elektric Band, Light
Years, Eye Of The Beholder, Indiside Out ve Beneath The Mask albümlerini
kaydettiler. 1993’te ise başka bir formasyonla aynı yola devam eden Corea, bu
sefer Jimmy Earl, Mike Miller, Gary Novak ve Eric Marienthal ile birlikte Paint
the World albümünü kaydetti.
Corea, sadece bir yorumcu veya besteci değil, aynı zamanda
hem bir lider, hem de bir yenilikçidir. 1992 yılında, kendi müzik anlayışını
taşıyan, ancak albüm kaydetmeyi başarmayan, müzikte yenilikler yapmak isteyen,
ancak bu yenilikleri aktaracak ortam bulamayan müzisyenler için Strech Records
adlı albüm şirketini kurdu. Bu şirketten ilk çıkan albümler Bob Berg, John
Pattitucci, Eddie Gomez ve Robben Ford’a aitti. Sonraki yıllarda da Corea,
kendi şirketinden Remembering Bud Powell adlı albümü Joshua Redman, Wallace
Roney, Kenny Garrett, Christian McBride ve 1960’ların başında bizzat Bud
Powell’la birlikte çalma fırsatını bulmuş olan Roy Haynes’le birlikte kaydetti.
Hem solo çalışmalarına, hem de farklı topluluklardaki çalışmalarına ağırlık
veren Corea, özellikle bu yıllardan sonra akustik anlayışa biraz daha yakın
durdu. Bu yıllarda, kendi müziğindeki klasik müzik kökenlerini de araştıran
Corea, The Mozart Sessions adlı albümü Bobby McFerrin’in yönetimindeki St. Paul
Chamber Orchestra’yla birlikte kaydetti.
2000 yılında yine Chick Corea’nın yeni bir projesini dinleme
fırsatı buldu jazz dinleyicileri ve Corea hayranları. Corea Concerto adlı
albüm, Corea’nın 1 Numaralı Piyano Konçertosu’nu ilk kez kaydettiği, aynı
zamanda 1971 yılından beri sürekli olarak çaldığı Spain adlı eserini farklı bir
anlayışla bir kez daha yorumladığı bir çalışma oldu.

Corea’nın İstanbul’da verdiği son konserde de hem kendi
orkestra eserlerini hem de Mozart’ın eserlerini yorumlamıştı. Her zaman için
vermek istediği duyguya ve durumun uygunluğuna göre enstrüman seçimini ve
orkestra yapısını oluşturmayı uygun gördüğünü belirten Corea, hem Corea
Concerto albümünde, hem de Bayerische Kammerphilarmonie ile verdiği konserde,
orkestra yapısını Mozart’ın orkestra dizilimi anlayışına göre oluşturduğunu
belirtti.
2004’te Elektric Band’i tekrar bir araya getiren Corea, bu
sefer müzikal ilhamını L. Ron Hubbard’ın romanlarında buldu. 2004 yılında To
The Stars, 2005 yılında ise The Ultimate Adventure albümlerini kaydeden Corea,
bu albümlerde, L. Ron Hubbard’ın hikayelerini, romanlarındaki karakterleri
müziğiyle canlandırmaya çalıştığını belirtti.
Corea’dan 40 yıllık müzik yaşamını kısaca değerlendirmesini
istedik, eski albümlerini, yeni çalışmalarını, sound arayışlarını, en çok
etkilendiği ve birlikte çalmaktan en çok zevk aldığı müzisyenleri bize anlattı.
“Aslında şu an geldiğim noktaya gelmem çok uzun bir süreç
içerisinde oldu. Hem birçok harika müzisyenle çalışma fırsatını buldum, hem de
hayatımda çok farklı insanlardan çok farklı deneyimler edinerek vizyonumu
genişletmeye çalıştım. Her zaman akustik, elektronik projeler
gerçekleştirmekten mutluluk dudum. Orkestra ile birlikte çalışmaktan büyük zevk
aldım, Bartok, Stravinsky, Mozart başta olmak üzere birçok klasik müzik
bestecisinden etkilendim. Hem trio olarak, hem daha geniş bir jazz topluluğunun
içinde, hem de orkestra ile birlikte çalmaktan büyük mutluluk duydum. Bu
sırada, solo çalışmalarımda da kendimi çok daha derin ve açık ifade
edebildiğimi hissettim.

Şimdi eskiye dönüp, eskiden gerçekleştirdiğim kayıtlarımı
dinlemiyorum. Daha önce yapmış olduklarımla şu anda gerçekleştirdiklerimi
kıyaslamaktan hoşlanmıyorum. Çünkü benim için önemli olan sürekli olarak
yaratmak ve yaratıcılığımı kullanarak yenilikler üretmek. Geçmişe çok seyrek
bakıyorum ve her zaman geleceğe dönük projeler üretmeye çalışıyorum.
Müzik yaşantımın başından itibaren o kadar iyi müzisyenle
birlikte çalışma fırsatını buldum ki, onların arasında seçim yapamam. Tabi ki
Duke Ellington, Thelonious Monk, Bill Evans, Art Tatum, Red Garland ve Wynton
Kelly’den kendi çağdaşlarım olan Keith Jarrett, Herbie Hancock ve McCoy Tyner’a
ve aynı zamanda benden daha genç olan Gonzalo Rubalcaba, Makoto Ozoene ve Brad
Mehldau’ya kadar birçok farklı piyanisti dinledim, onlardan öğrenmeye çalıştım
ve onları anlamaya çalıştım. Ancak bu müzisyenlerin dışında Miles Davis’in
kesinlikle bende çok önemli bir yeri vardır.”
Corea, 40 yıllık müzik yaşantısı boyunca defalarca
Türkiye’yi ziyaret etti, İstanbul başta olmak üzere birçok farklı şehri ziyaret
etti ve buralarda konserler verdi. Türkiye’de bulunmayı her zaman için çok
sevdiğini belirten Corea, Türk dinleyiciler hakkında da şunları belirtti:
“Türkiye’de bulunmakta çok büyük mutluluk duyuyorum, çünkü gördüğüm kadarıyla
Türk dinleyicisi müziği gerçekten içinde hissediyor ve müziği gerçekten
dinliyor. Bu sebepten ötürü hangi proje olursa olsun, Türkiye’de bulunup burada
çalmak bana çok büyük bir zevk verdi. Şimdiye kadar hiçbir Türk müzisyenle
çalışma fırsatını bulamadım, ancak ileride böyle bir fırsat olursa çok
sevinirim. En kısa zamanda tekrar Türkiye’de olmak ve Türk dinleyicilerinin
karşısında çalmak istiyorum.”
Bir kez daha hatırlatmakta yarar var; jazz tarihinde çok
önemli bir yere sahip olan Chick Corea, bu yıl çok özel bir projeyle geliyor
ülkemize. Yukarıda sizlere bahsetmeye çalıştığımız, 40 yıllık müzik hayatından
kesitler sunacak bizlere, müzik yaşantısında önem taşıyan eserleri yorumlayacak
Chick Corea 15 ve 17 Ocak tarihlerinde İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası
Kongre ve Sergi Sarayı’nda ve Ankara MEB Şura Salonu’nda. Biz de heyecan ve sabırsızlıkla,
Chick Corea’yı bekliyoruz.