Davulun
özgün sesi; Terry
Clarke
Terry Clarke, jazz’ın altın çağını yaratanların yetiştirdiği
kuşağın en iyi temsilcilerinden. Davulcu olarak birlikte çaldığı isimler
“jazz’da kim kimdir” listesini oluşturan herbiri bu müzik türüne yön vermiş
müzisyenler.

Bunlardan sadece bazılarını sıralamak bile Clarke’ın jazz
hakkında edinmiş olduğu derinliği anlatmaya yeterli: Jim Hall, Oscar Peterson,
Freddie Hubbard, John Handy III, Toshiko Akiyoshi, Jay Leonhart, Ed Bickert,
Rob McConnell.
Vancouver, Kanada doğumlu müzisyen, davul çalmaya 12 yasinda
baslamis. New York jazz camiasında tanınmış ve birçok davul tekniği kitabının
yazarı Jim Blackley’den dersler almış ve bir nevi usta-çırak ilişkisi
içerisinde süren ilişkileri Clarke’a kariyerinde birçok kapı açmış. 1965 yılında
San Francisco’ya John Handy’nin grubunda çalmak üzere gitmiş ve Handy ile
Monterey Jazz Festivali’ndeki konserlerinin kaydından oluşan cok başarılı “Live
at Monterey Jazz Fest” albümüne davulcu olarak imza atmış. Bu sırada New York’a
yaptığı seyahatlerde birçok müzisyenle tanışmış. Jazz tarihinin en etkin
isimlerini dinleme ve yakından tanıma firsatını bu New York gezilerinde yakalamış.
Elvin Jones, Max Roach ve Tony Williams ile olan yakın ilişkileri ona sanatında
yeni kapılar açmış. Bu etkin isimlerden öğrendiklerini yeni nesillere aktarmanın
bir görev oldugu inancıyla halen University of Toronto’da öğretim üyeligi yapıyor.
İlk Amerika tecrübesinde bir dönem, ‘kısa ama çok yoğun bir dönem’ olarak tanımladığı
60’ların sonralarında ünlü pop-motown grubu The Fifth Dimension’da yeralmış.
Aklında New York’a yerleşmek varken, müziğe başladığı ilk yıllardan beri arkadaşı
olan Don Thompson‘nın Toronto’ya gelmesini tavsiye etmesiyle kendisini 70’li yılların
Toronto’sunda fırtınalı bir müzik sahnesinin ortasında bulmuş. Rob McConnell
ile 25 yıl sürecek olan ilişkisi, bir nevi kusucu üyesi olarak yeraldığı Boss
Brass Band ile başlamış. Yaklaşık 15 yıl Toronto’da çok yüksek bir tempoda çalıstıktan
sonra, nihayet yıllar önceki planına geri dönmüş ve New York’a taşınmış. İlk
Amerika macerasından tanıştığı dostları sayesinde kısa zamanda New York’un çok
aranılan davulcularından biri haline gelmiş. Daha sonra evlenip, çocuk sahibi
olunca Toronto’ya yerleşmeye kadar vermiş. Grammy kazanmış albümlerde çalmış
olan, bir çok Juno ödülüne sahip müzisyen, geçtiğimiz son beş yıldır üstüste
Kanada Jazz Ödülleri’nde “En İyi Davulcu” ödülünü kazandı.
Terry Clarke ile birçok sevdiğimiz albümün ortaya çıkış
hikayelerini öğrenmemize ve jazz tarihindeki bir takım önemli noktaları birleştirmemize
yardımcı olacak bol içerikli hoş bir sohbet yaptık. Umarım siz de beğeniyle
okursunuz.
Yeni turdan döndünüz. Kimler vardı turda?
Piyanist Bill Mays ile turum vardı, yeni bitti. New
York’ludur, orada birlikte çok çaldık. 10 yıl önce New York’da üflemeli
dörtlüsü ve ritim dörtlüsü olarak bir proje yapmıştık, adını da Manhattan
Chamber Jazz Ensemble olarak koymuştuk. Ekip dört üflemeli ve bir jazz
dörtlüsünden oluşuyordu. Nutcrackers’dan, Ravel’den parçalar alıp jazz yorumlarını
yapıyorduk. Basın için fotoğraflar hazırlandı, albüm kaydedildi. Yapımcımız
Japonya’da bu çalışmanın çok büyük heyecan yaratacağını düşünmüştü, Japonya
için tur hazırlığı yaparken yapım şirketi iflas etti. Proje öylece ortada kaldı.
1999’da New York’tan Toronto’ya taşındığımda bu konuyu CBC’ye görtürdüm. Bu çalışmayı
Toronto Chamber Jazz Ensemble diye Toronto’da yapabiliriz dedim. Fikri beğendiler,
4 yıl önce CBC’sinin Glenn Gould salonunda konser verdik, kaydettik. Sonra o
ekiple üç tane tur yaptık. Bu da onlardan biriydi. Bu kez genelde Batı kıyısında
British Columbia’daydık. İki hafta kadar sürdü.
Son zamanlarda başka kimlerle çaldınız?
Ondan önce Kasım ayında Village Vanguard’da Jim Hall ile
konserimiz vardı.
Jim Hall ile çalışmalarınz devam ediyor yani!
Evet, iki yil önce Avrupa turuna çıktık. Geoffrey Keezer da
bizimleydi. Geçen yıl da Jeff ile duo olarak tur yaptılar, beni İspanya’da bir
dörtlü konseri için çağırmışlardı, onda çaldım. Mart ayında İtalya’da bir
konserimiz olacak, iki dörtlu birlikte çalacağız. Jim Hall, Chris Potter, Scott
Colin ve ben; bir de yaylılar dörtlüsü. Grubun adı 4x4. Bütün müzikleri Jim hazırladı.
Yaylılar için de mi?
Evet, tabii. Jim 18 yaşından beri yaylılar dörtlüsü için
yazar. Cleveland Müzik Enstitüsü’nde öğrendi. Yaylılarla kaydettiğimiz
albümlerde de öyle, herşeyi kendi yazdı. Üflemelilerde de aynı şekilde. Aslında
“Life and Progress” diye bir belgesel film vardır, Jim Hall ile ilgili. Başta
sadece stüdyoda çekeceklerdi, bunu yaptılar sonra bu çalışmayı büyütüp söyleşiler
eklediler, film haline getirdiler. Joe Lovano, Sonny Rollins gibi Jim’in çaldığı
bütün müzisyenler o filmde. Ben de bu filmin bir parçasıyım. Hepimiz filmde Jim
ile anılarımızı anlatıyoruz. Filmde Jim’in diğer sanatçı kimlikleri de anlatılıyor.
Son projelere geri dönersek… Jazz vokalisti Helen Merrill
ile şubatta Japonya’da çalacağım. Helen Merrill, 1956’de çıkarttığı “Perfect
Ground” adında albümü ile tanınır.
Japonya bağlantğısı nereden geliyor?
Bilmiyorum, hakikaten vaktimin büyük bir bölümü orada
geçiyor. Sanırım jazz’ı çok seviyorlar. New York’ta yaşarken de hemen hemen hiç
New York’ta değildim. Ya Avrupa ya da Japonya’daydım. Bütün jazz müzisyenleri
için aynı herhalde. Japonya’ya 1976’den beri gidiyorum. İlki Jim’leydi.
Jim Hall ile Toronto’da kaydettiğiniz bir albüm var. “Jim
Hall Live”. Don Thompson da bas çalıyor.
Evet, çok başarılı bir albüm. Dünyanın heryerinde,
gitaristlarin hepsinde vardır bu albüm.
O albümün ortaya çıkışıyla ile ilgili şöyle bir söylenti
var: Albüm aslında kazara ortaya çıkmış, albüm olarak çıkarılması planlanmamış.
Don Thompson kayıt aletleriyle denemeler yapayormuş o zamanlar ama kayıt iyi
kalitede çıkınca piyasaya sürmeye karar vermişsiniz. Doğru mu?
Evet. Don Thompson’un 4-kanal Sony kayıt cihazı vardı. Banta
kayıt yapanlardan. 1974’den bahsediyoruz. 70’li yıllarda burada, Toronto’da
“Bourbon Street” adında bir jazz kulübü vardı, o zamanlar çok ünlüydü. Orada
kaydedildi. Bourban Street ve Basin Street aynı binada altlıüstlü iki jazz
kulübüydü. Don, elinde Sony kayıt cihazıyla sahneye geldi. İki mikrofon davula,
bir mikrofon basa, bir mikrofon da gitar amfisine koydu. Düşünsene sadece dört
kanal! Bütün haftanın konselerini çektik. En az üç dört plaklık kayıt çıktı
ortaya. Bunlardan seçip 45’lik bir plak çıkardık. Plak A&M Records’dan çıktı.
A&M Records, Herb Alpert ve Jerry Moss’un kurduğu 70’lerin büyük plak şirketlerindendir.
Şimdi remastered uyarlaması var piyasada, sanırım
Verve’den çıkıyor.
Remastered değil aslında, bir değişiklik yapmadılar, sadece
CD’ye aktardılar. Bizi aramadan yaptılar, arasalardı biz üç dört parça daha
verirdik onlara. 70 dakikaya kadar müzik koyabilirsin bir CD’ye.
1976’da bu albümden hemen sonra Japonya’ya gittik. Anlayacağın
Japonya o şekilde başladı. Jim o sırada Chet Baker ve Paul Desmond ile CTI için
de kayıt yapıyordu. O üçlüyle Japonya’da konser kaydı da yaptık. “Live in
Tokyo”. 85’de New York’a taşındım. Daha sonraları Jim ile, sonra da Helen
Merrill ile sık sık Japonya’ya gittim.
New York’a taşındığında oradaki jazz camiasını iyi tanıyor
muydunuz?
Evet, 1967’de Don Thompson ile New York’ta çalmıştık. O sırada
bir çok müzisyenle tanıştık. John Handy’yle de orada tanıştık. O zamanlar
Charles Mingus’la çalıyordu.

John Handy’yle çok ünlü bir albümünüz var: 1965 Monterey
Jazz Festival.
Evet, albümde Michael White (keman), Jerry Hahn (gitar) ve
Don Thompson (bas) var. Çok iyi bir gruptu, o zamanların en ateşli gruplarındandı.
Columbia Records’dan John Hammond yapımcımızdı. John Hammonds o sırada iç yeni
grupla anlaşma imzalamıştı. Biz, John Hendix Quintet, Denise Aiklin, Charlie
Haden, Jerry Brunele üçlüsü ve George Benson adında genç bir gitarist. Sonra
bizi New York’a götürdü, Carnegie Hall’da konser verdik. 1967’den bahsediyorum,
yapımcılığını üstlendiği bütün müzisyenler programdaydı. Bob Dylan’ı da keşfeden
John Hammond’dır.
O zamanlar Village Vanguard sadece haftada dört gün açıktı.
Sonra o kadar iyi tuttu ki, yedi gün program yapmaya başladılar. Sonra
Rock’n’Roll dönemi başladı ve tabii jazz piyasasi çok büyük zarar gördü. Ama
bir ara New York’ta aynı günlerde biz bir kulüpte, Bill Evans Trio başka bir
kulüpte, Chick Corea, Steve Swallow başka bir kulüpte çalıyorduk. Çok ateşli
jazz günleriydi.
Yani ben 60’larda New York’daki günlerimde jazz dünyasından
pek çok ismi tanıdım ve 85’te oraya taşındığımda zaten pek çok müzisyeni bildiğimden
hemen çalışmaya başladım. Yine Jim Hall ile çalıştım ve Toshiko Akiyoshi
Orchestra’ya katıldım.
60’larda yerleşik düzenim San Fransisco’ydu. 1970’de
Toronto’ya geldim. Yeşil kartımı bekliyordum, hemen New York’a gitmeyi planlıyordum
ama Toronto’da birden kendimi çok yoğun bir temponun içinde buldum, ayrılmam 15
yıl aldı. Çok stüdyo çalışması yaptım, birçok film ve TV projesinde yeraldım.
Nota okuyabildiğim için oldukça çok iş geliyordu, sabah akşam çalışıyordum.
Don Thompson’la arkadaşlığınız çok eskilere gidiyor, nasıl
tanışmıştınız?
Ben aslen Vancouver’liyim. Don da o bölgenin biraz kuzeyde
küçük bir şehirden. Onunla Vancouver’a geldiğinde tanışık, birlikte çalmaya başladık.
John Hand, Flat Five adında yerel bir kulüpte çalmak için gelmişti. Konseri
için Vancouver’dan ritim müzisyeni arıyordu, bizi buldu. Ben 18 yaşlarındaydım.
Bir sonraki gelişinde yanında Freddie Redd adında bir piyanist de getirmişti.
Freddie Redd, “Connection” diye çok ünlü bir oyunun müziklerini yazmıştır.
Jackie Mclean, Michael White da geldiler. Don ve ben de onlara katıldık,
birlikte beşli olarak çalışmalar yaptık.
Sizi nasıl buldular, birileri önermiş olmalı? Sadece 18
yaşındaydınız.
Tam hatırlamıyorum. Jim Blackley olabilir. Ama çok tedirgin
olduğumu hatırlıyorum. John Handy daha yeni 1964’deki Monterey Jazz
Festivali’nde Charles Mingus ile çalmıştı. Ortalığı kasıp kavurmuşlardı. Dolayısıyla
onunla çalışacağım için çok heyecanlıydım, biraz da tedirgindim tabii. Çünkü
çok büyük bir olaydı. Charles Mingus ile çalmış bir müzisyen! Charles Mingus
benim idollerimden biridir. 15 yaşındayken Vancouver’da izlemiştim. John Handy
o konserden sonra bu beşli ekibe o kadar inandı ki San Fransisco’da bir kulüple
anlaştı ve bizim için çalışma izni almak üzere imza toplamaya başladı. Yasal işlemleri
takip etti, sonra müzisyenler sendikasını ikna etmeye çalıştı. Tabii Amerikalı
müzisyenler Kanadalı müzisyelerin gelip de kendi işini elinden almasını
istemez. John sendikanın yönetim kurulunda birkaç kişiyi ikna etti. Yani gittiğimizde
bize karşı biraz olumsuz bir hava vardı. Daha sonra San Fransisco gazetesinden
bir yazar bizimle ilgilendi, hakkımızda yazılar yazdı. Atlantik Records’dan
gelip dinlediler, en sonunda Columbia Records ile anlaştık. Bizi Monterey Jazz
Festivali’ne göndermek için çalıştılar. Normalde programın bir parçası değildik.
İki parça çaldık, kaydedip Columbia Records’a dinletmişler. O da benim ilk kaydım
oldu. 20 yaşındaydım.
“Live at Monterey” albümünden bahsediyoruz değil mi?
Evet, albüm 1966’de çıktı. Üç yıl kadar San Fransisco’da yaşadık.
Carnegie Hall’deki konserden sonra Los Angeles’daki ünlü Shelly's Manhole’da
konserimiz vardı. Ondan sonra çalışma iznini uzatamadık ve ülkeden ayrılmamız
gerekti. Ben Vancouver’a geri döndüm. O sırada Los Angels’tan The Fifth
Dimension adında bir grup Vancouver’a gelmişti ve davulcu arıyorlardı.
Vancouver’daki konserlerinde çaldım. Ve onlarla Amerika’ya geri döndüm, o şekilde
bir üç yıl daha çalışma iznim oldu.
The Fifth Dimension bir pop grubuydu, tamamen farklı bir
tarza yöneldiniz.
Evet, o sırada yolumu biraz pop ve motown müziğine doğru değiştirmek
istemiştim. Eklektik kişiliğim gereği hep değişik türlere merakım olmuştur, herşeyi
öğrenmek isterim. San Fransisco’da yaşarken, Brezilyalı müzisyenlerle de çalmıştım.
O şekilde Brazilya müziğine dair çok şey öğrendim. Müzikte çeşitliliği
seviyorum. Bir çok insan buna anlam veremiyor. Bu sayede dünyanın bir çok
yerini gördüm, 1968’de Democratic Convention’ına katıldım, Richard Nixon için
Beyaz Saray’da çaldım. Çok fırtınalı zamanlardı ve pek çok şeyi çok yakından
tecrübe etme şansım oldu. Tek beyaz davulcuydum. Ama herkes herkesle çalışıyordu.
Ondan sonra çalışma iznim gene doldu ve Toronto’ya taşındım. Tekrar geri dönmek
için yeşil kart almaya çalışıyordum, ama Toronto’da kalmaya karar verdim.
O zamanlarda Toronto’da jazz ne durumdaydı?
Yeni birçok müzik akımı vardı. Birçok kayıt çalışması vardı.
Kanada devleti CRTC’yi (Canada's Regulator for Telecoms, Radio and Television
Services) kurmuştu ve yeni kanuna göre medya içeriğinin en az yüzde otuzunun
yerli olması gerekiyordu. Bu da daha fazla müzik demekti, o da daha fazla kayıt
demekti. Gece gündüz kayıt yapıyorduk. Müziğin altın yıllarıydı. San
Fransisco’da tanık olduğum o yaratıcılık akımı Toronto’da da başlamıştı, üç yıl
geriden geliyordu ama olsun. Hippi zamanıydı, 70’ler John Lennon-Yoko Ono ve
uzun saç zamanı… Müzik icin rönasans dönemiydi. İstediğim kadar jazz çaldım,
hayatımı kazandım, kayıt konusunda iyice profesyonel oldum.
Kimler vardı, kimlerle çaldın?
Rob McConnell’ın yönettiği Toronto jazz orkestrası, 21 kişilik
big band, Boss Brass Band’te çaldım. Çok sayıda albüm çıkardık. Grammy aldık. O
grupla 25 yıl çaldım. NY’a taşındıktan sonra bile geri dönüp onlarla turlara çıktım.
Monterey’da çaldık, Los Angeles’da çaldık. Kanada’da bir çok Juno ödülü aldık.
Boss Brass dışında Moe Koffman, Ed Bickert, Sonny Greenwich ve Levenny Breau
ile çalıştım. Bu son üç isim bence Kanada’nın yetiştirdiği en iyi üç jazz
gitaristi. Sonny ve Ed ile birlikte bir albüm yaptık, Don Thompson da çaldı.
Don o zaman evinin bodrumunda kayıt stüdyosu kurmuştu, albümü orada kaydettik.
Don Thompson kayıt konusuna oldukça meraklıymış anlaşılan.
Evet, 4-kanal Sony’den sonra 8-kanal aldı. Aslında
Toronto’ya geri gelmemi söyleyen de o olmuştu.
New York’a neden geri döndünüz?
Hep aklımda vardı aslında. 85’de yeniden bekar olmuştum ve
bir değişiklik zamanı geldiğinin düşündüm. 40 yaşına gelmiştim. Biraz yokuş
yukarı bir yol olduğunun farkındaydım, birden stüdyo ortamından çıkmam gerekecektı
ama benim icin çok önemli değildi, sadece çalmak istiyordum. New York’a taşındım,
çok güzel bir apartman katı tuttum. Acele etmedim, bu kez biraz yavaştan aldım.
Blue Note’da Pazar günleri uzun kahvaltı yemekleri olurdu, orada Roger Kellaway
ile çalmaya başladım. Üçlü ve dörtlü ekiplerle çaldım. New York’ta bir müzisyen
olarak yaşamak her zaman hayalimdi ve yapabileceğimi görmek istedim.

New York (Big Apple), bütün müzisyenlerin hayali mi?
Evet, ama para ile gitmek gerekiyor. Taşınmadan buradaki
evimi sattım.
Tam anlamıyla göç ettiniz yani?
Evet, işin yasal kısımlarını halletmesi için kendime bir
avukat buldum. Amerika’da göçmen statüsünde yaşamak için buradaki şirketimin
bir şubesini Amerika’da açtık, sonra kendimi şirketin o şubesinde görevlendirdim.
Ta ki, Toshiko Akiyoshi beni sponsor edene kadar üç yıl yeşil kart için
bekledim. Bir Kanadalı’nın Amerika’da yaşaması öyle bir süreç, biraz sancılı.
Müzisyenler Sendikası’nı da ikna etmek gerekiyor. Burada öğrencilerimin birçoğu
aynı şeyi soruyorlar. Öğrenci olunca tabii daha kolay, burs alırsın vs. Ama çalışan
bir müzisyen olunca durum farklı, kaçak da çalışamazsın, yasal olarak bir
yolunu bulman lazım. Altı ay veya bir yıl çalışmadan kendini geçindirecek paran
olması lazım, yaşayacak bir yerin olması lazım. 11 Eylül’den sonra kurallar
daha da zorlaştı. Birinin seni işe alması ve o iş için senin gerekli olduğunu
kanıtlaması gerekiyor. Sendikayı ikna etmen lazım tabii yine. Sendika başkanı
benim arkadaşım, o Çalışma Bakanlığını benim için ikna etmişti. Onlar da
göçmenlik bürosu için sertifika çıkardılar. Bu üç yıllık bir süreçti. Orada
olduğum için sonuç başarılı oldu, buradan öyle bir işlem sürdüremezsin. En
kolayı bir Amerikalı ile evlenmek. Bunları yaptıktan sonra şimdiki eşimle tanıştım.
Ona sordum, üç yıl önce neredeydin, beni bunca zahmetten kurtarabilirdin diye.
Evlendik, iki çocuğumuz da New York’ta doğdu. Hepimiz çifte vatandaşız. İşte o
sıralarda, sanırım 1991’de NorthSea Jazz Festivali’nde çalmaya gittiğimizde,
oradan sadece bir günlüğüne İstanbul’a geçtik. İstanbul Jazz Festivali’nde çaldık.
Sonra hemen döndük ve New York’a gittik.
Jazz müzisyeni olarak hayatını kazanmanın tek yolu sürekli
seyahat halinde olmak, sürekli turda olmak. O yüzden 15 yıl sonra Kanada’ya
geri dönmeye karar verdik. En azından güvenilir bir sosyal ortamın, ailemin
geleceği için daha iyi olacağını düşündüm.
Şimdilik bu kadar… Gelecek sayıda Terry Clarke’ın Jim Hall,
Ed Bickert ve diğer tanınmış müzisyenlerle anılarına devam edeceğiz. Ayrıca
davul kurulumundan, kullandığı davul ve zillerden konuşacağız.