Dolu
dolu yaşanmış bir evin müzikle yazılmış öyküsü; GEVENDE
Onları ilk kez geçtiğimiz temmuz ayında yapılan 13. İstanbul
Jazz Festivalinde tanımış ve dinlemiştim. Farklıydılar, coşkuluydular ve benim
için her şeyden önemli olan bir şeye sahiptiler, yaptıkları işte samimiydiler.
Adları da tuhaf bir şeydi, Gevende diye bir kelime bilmiyordum.

Ama büyüklerimiz ne demişler, bilmemek değil öğrenmemek
ayıptır. Gevende geçenlerde ilk albümünü çıkarttı. Türkiye’de popüler türlerin
dışında müzik albümü yapabilmek her baba yiğitin harcı değildir. Önce insanın
parası yetmez, yetse bile satışlardan gelen para albümün giderini karşılamaz.
Ama daha da önemlisi farklı bir şey yapmak ve bunu belirli kalıplara göre
yaşayan insanlara sunmak çok zordur.
Neyse, sözü uzatmamayım, önce albümün haberini gazetede
okudum, kapak resmini çok ilginç buldum ve sonra da uzun uzun dinledim. Daha
sonra sıra Gevende’yi daha yakından tanımaya geldi. Ne yazık ki kendileri ile
buluştuğum gün ekibin 5 üyesinden 2 tanesi eksikti. 5 kişi olmadan resim bile
çektirmeyen bir grubun 3 üyesiyle sohbet etmek onların sunduğu kavramın bütünü
anlamak için yeterli olmayabilir. Ama boş olanı görmek yerine bardağın beşte
üçü dolu diye bakabiliyorsanız kalanını da bir gün tadabileceğinizi
umabilirsiniz. Taksim’de Gezi otelinin keyifli atmosferinde buluştuğumuzda önce
grubun ilk kurucularından olan Ahmet Bilgiç sözü aldı:
Ben grubun gitarist ve vokalistiyim. Benim müziğe girmem
orta okulda okuduğum yıllarda “Geleceğe Dönüş” filmini görmemle başladı. O filmde
Chuck Berry’nin “Johnny Be Good” adlı bir unutlmaz müziği vardır ve artık
klasik olmuştur. O zamanlar şimdi olduğu gibi internet falan yoktu, ben parçayı
TV’den teybe kaydettim. Ağabeyim eve bir gitar getirmişti, bu parçayı o gitarda
çıkartmaya başladım ama bu sırada rock and roll’a merak sardım. Üniversitede
işletme okurken okuldaki gruplarda rock and roll ve blues çalmaya başladım. Bir
müzik eğitimi almamış olmanın eksikliğini çok hissettim ama artısını da
hissettim. Fakat eksisi insanı sürekli olarak zorluyor. Nota bilmek, armoni
bilmek önemli.
Gevende’nin temelini 1999-2000 yılları arasında Eskişehir’de
attık. Grubumuzun yaş ortalaması o zamanlar 17-18 gibi bir şeydi, şimdi 24
oldu. İlk başta rock and roll, blues ve swing tipi müzikler çalıyorduk. Bunlar
popüler olmuş, sıkılmadan kolayca dinlenebilen parçalardı, cover parçalar da
diyebiliriz. Sonra cover’dan sıkıldık ve yavaş yavaş kendi parçalarımızı
yapmaya başladık. Kadromuzda da ufak tefek değişiklikler oldu ve 2003 yılında
bu günkü kadro oluştu. İlk ortaya çıktığımızda adımız Gevende eğlencelik oda
orkestrası idi. Şimdi sadece Gevende’yiz.
Gevende kelime anlamıyla Adıyaman ve diğer güneydoğu Anadolu
bölgesinde düğün çalgıcılarına verilen isimdir. Güneydoğu ağzından türemiş bir
kelime de diyebiliriz.
Eskişehir Jazz Festivali, İstanbul Roxy Müzik Günleri,
Ankara Jazz Festivali derken en sonunda İstanbul Jazz Festivalinde çaldık. Daha
sonra internet sitemizi devreye soktuk. Eskişehir’deki en büyük avantajımız bu
şehrin bir üniversite şehri olması. Tüm şehir bir bütün olarak öğrencilere göre
planlanmış. İletişim, ulaşım çok kolay, özellikle insanlarla iletişim çok
önemli. Bir prova yapmak istediğimizde en fazla yarım saatte buluşabiliyorduk.
Kasaba gibi bir ortamdı, herkes bir birini tanıyordu.
Mekanlar ve müzik grupları arasında bir ilişki vardır,
mekanlar grupları, gruplar da mekanları tanımlar. Gruplar var oldukça canlı
müzik mekanları var olur.
Eskişehir’de Carpe Diem adlı bir bar vardı, bizim kendimizin
diye adlandırdığımız bir mekandı. Orası bizi çok destekledi. Bir sene boyunca
orada her çarşamba akşamı jam session gibi doğaçlama müzikler çaldık. Bu süreç
içerisinde bir çok bestemiz oluştu. Başka yönlerde de geliştik. Okul bitince
İstanbul’a gitmeye karar verdik. Bir yandan da Eskişehir’de yaşadığımız güzel
şeyleri ve birikimimizi bir albüme dökmek istedik. Elinizde tuttuğunuz “Ev”
işte bu tatlı birikimin albümü.
Ancak albümün yayınlanması kolay olmadı. Bir seneye yakın
zaman boyunca tüm müzik yapım şirketlerini tek tek dolaştık. Hiç bir tanesi bu
albümle ilgilenmedi. Ama bir gün şansımız döndü. Bizimle birlikte perküsyon
çalmış olan İzzet Kızıl sonradan albümü yayınlayacak olan Baykuş Müziğin sahibi
Sinan Sakızlı’yı tanıyormuş, bizi dinlemek üzere konserimize davet etmiş. Sinan
konserden sonra yanımıza geldi ve albümü yayınlamak istediğini söyledi. Bu
albümde kendisi de değişik parçalarda çaldı. Şimdi geriye baktığımızda
görüyoruz ki iyi ki böyle yapmışız. İlk albümüzde onunla işbirliği yapmaktan
dolayı çok memnunuz.

Gökçe Gürçay Ahmed’in bıraktığı yerden sözü aldı:
Ben bu grubun davulcusuyum. Ailem Bursalı. Davul çalmayı
önce evdeki koltuk ve yastıklarda çalarak öğrendim. Hiç bir ders almadım ama
Bursa’daki ağabeylerimiz bu işe ilk girdiğimde bana bir kaç şey göstermişlerdi
Eskişehir’e üniversitede turizim okumak için gelmiştim. Bursa’da okuduğum
yıllarda bir çok rock pop, jazz hatta reggie gruplarında çaldım. Bu dönemde
kendi bestelerimizi de seslendiriyorduk. Eskişehir’e gelince de bu devam etti.
Ben önce biraz evvel “evimiz” diye bahsetiğim Carpe Diem!de çalmaya başladım.
Burada 1.5 yıl kulübün sabit davulcusu olarak çalıştım, ben sabit kalıyordum
bir sürü grup önümden geçiyordu. Bir gün bu gruplardan bir tanesi önüme takıldı
kaldı, güzel bir takılma oldu. Beni bu gruba ne bağladığına gelince. Benim
seçme şansım vardı, bir çok grup gördüm ama Gevende’nin samimiyeti beni
etkiledi. İlk tanıştığımızda Ahmet ve Okan sahneye gitarları ve melodikaları
ile gelmişlerdi. Daha sonra yavaş yavaş birbirimize alıştık. Ben onları
kafelerde sattıkları demo disklerini dinlediğim için tanıyordum, zamanla
onların eski bestelerini de öğrendim. Beraber devam etmeye karar verdik. Gruba
girince fark ettim ki burada herkes gruba katılmadan önceki birikimini yani
müzik bahçesini güzel kullanıyordu. Yani kimse kendisini diğerlerine
kanıtlamaya çalışmıyordu. Egolar arka plana atılmıştı. Bu grupta herkes müzik
dünyasının bir başka tarafını tutuyor gibiydi. Bir yandan Türk müziğine, bir
yandan jazz’a diğer yandan new age müziğine yakındılar. Ama diğer yandan da
Balkan müziklerine, dünya müziklerine yöneliyorlardı.
Gevende’nin parçalarında bu saydıklarımın hepsinden bir
şeyler bulabilirsiniz. Ama dinledikçe aslında hiç birine ait olmadıklarını da
göreceksiniz. Her birimiz ayrı müzikleri seviyoruz ama iş beraber çalmaya gelince
bunların hepsini kendi yaptığımız müziğin içerisinde eritiyoruz. Doğaçlamaya
yakın olmamızın ve doğaçlam yapmayı sevmemizin kaynağı da bu gibi. Herkes
elinde ne varsa onunla ortaya çıkıyor ve bunları sahnede birleştirebiliyor.
Ortaya da herkesin katılmak istediği sohbet gibi bir müzik çıkıyor. Bu müziği
hiç bir katogeriye sokmak mümkün değil. Zaten müziğinizi bir katogeriye
sokarsanız kendinizi de kilitlemiş olursunuz. Bundan sonra sizden hep o
beklenmye başlar, siz de kendinizden onu beklemeye başlarsınız. Bu yüzden biz
kendimizi hiç bir müzik türü ile sınırlamıyoruz.
Okan Kaya ise kendini yarışmaya katılan bir insan havasında
tanıtınca hepimiz güldük:
1982 Ankara doğumluyum, şey galiba biraz yarışmalarda
konuşulduğu gibi oldu, peki o zaman biz de diğer yarışmacılara iyi şanslar
dileyelim. Müzik küçük yaşlarımdan beri ilgimi çekiyordu ama uğraşamıyordum.
Evimizde bir mandolin bir de bağlama vardı. Önce onlarla uğraştığımı
hatırlıyorum. Babam Türk Halk Müziği, annem de Türk Sanat Müziği dinlemeyi severlerdi.
Küçüklüğümde onların dinlediği müziklerle kulaklarımda bir repertuar oluşmuştu.
Sonra acaba bağlama kursuna mı yoksa gitar kursuna mı gitsem diye düşündüm.
Enstrümanın kursta öğrenileceğini sanıyordum. Sonra gitar kursuna gitmeye karar
verdim ve bir gitar aldım. Gitarı aldığım dükkan müşterilerine bir ay bedava
gitar kursu veriyordu, böylece bir ay ücretsiz klasik gitar kursuna devam
ettim. Daha sonra lisede çeşitli rock gruplarıyla çaldım. Liseyi bitirdiğim yıl
üniversite sınavlarını kazanamadım, ama o yıl benim gerçekten müzikle
tanıştığım yıl oldu. Ankara’da dört arkadaş bir eve çıktık ve müzik dinlemeye
ve müzik yazmaya başladık. Jazz’ı ve dünya müziklerini ilk defa o vakitler
dinlemiştim. O seneden sonra hayatımın geri kalanında sadece müzik yapmaya
karar verdim ve Eskişehir’e geldim. Üniversitede bölüm seçerken rahatça müzik
yapabilecek zamanımın olmasını ön planda tuttum ve opera bölümünü seçtim. Bu
bölümde eğitim seviyesi çok yüksek değil ve insanı çok sıkmıyorlar. Epey boş
vaktim oldu ve onların hepsinde müzik çalıştım ve kendim gibi düşünen insanlar
aradım.
Önce Ahmet’le tanıştım, onların o devirde yaptıkları blues
ve rock müziklerini sevmiyordum. Ama zamanla bir birimizi tanıdık, onun
doğaçlama yapmaya olan ilgisini keşfettim. Yeteneğini yakından gördüm. Sonra
birlikte müzik yapmakatan hoşlandık. Onlara katıldığımda başka bir Gevende
vardı sonra birlikte bu Gevende’yi oluşturduk. Daha sonra davulcumuzla
anlaşamadık, ama karşımıza Gökçe çıktı ve Gevende tamamlandı.
Ömer Öztüyen o gün aramızda yoktu. O da 24 Yaşında ve
gruptaki tek gerçek Eskişehirli. İlkokul 2 den beri Eskişehir’de yaşamış.
Grupta viyola çalıyormuş ama orta ikincı sınıfa kadar keman çalarak müziğe
başlamış. Halen Anadaolu Üniversitesi konservatuarında son sınıftaymış.
Grubun tanıyamadığım ikinci elemanı da Can Ömer Uygan’dı.
Trompet çalıyor ve Anadolu Üniversitesinden mezun. Albüme değişik katkılarda
bulunmuş tam 9 isim daha var. Bu noktada bana sorabilirsiniz, peki kardeşim
iyi hoş da bu Gevende ne arıyor, neyin peşinde koşuyor. Albümü dinleyen
insanlar “bindik bir alemete, gidiyoruz kıyamete” diye de düşünebilirler, bu
kişisel tercih ama onların ne aradığına gelince iyisi mi ben gene onlardan
duyduğum şeyleri sizlere aktarayım. Bakın bu noktada ilk söz alan Okan ne dedi:
Tek bir cümle ile söylersek şöyle diyebiliriz. Biz
müziğimizle insanlara yaşam sevincini ve olumluluğu iletmek istiyoruz. Bu
sevinç zamanla güzel düşüncelere dönüyor ve herkes kendi içindeki güzelliğe
yöneliyor. Bu gruptki tüm insanlar, hepimiz ayrı kişiliklere sahibiz, hepimiz
güzel müzikler yapmak istiyoruz. Sanki ortamızda bir direk var ve her birimiz
ellerimizdeki kumaşları o direğe sararak rengarenk bir doku meydana
getiriyoruz. Bana göre o direk de Gevende oluyor.
Ahmet bize olayın başka bir boyutunu anlattı:
Günümüzde müziğin matematiğine çok önem verilmeye başlandı.
Tüketim aşamasından başlayarak müziğin tüm süreçleri dinleyiciye verilmek
istenen mesaja kadar önceden tüm ayrıntılarıyla planlanıyor. Dinleyici bir
tüketici olarak kabul ediliyor, ya da piyasa ekonomisi böyle bakmayı gerekli
kılıyor. Albüm yapılırken tüketicinin beklentilerine göre matematiksel olarak
hesaplanıyor. Ancak bu konuda sadece albüm şirketlerini suçlamamak lazım. Yeni
ve değişik projelere destek verilmemesinde dinleyicinin de önemli bir katkısı
oluyor. Tabi bir yandan bunun ülkenin genel kültürüyle de bağlantısı var.
Albümümüzü yayınlatmak için uğraşırken bunu yakından yaşadık. Biz işin
matematiğini düşünmeden sadece kendimizi tatmin edecek şekilde müzik yapıyoruz.
Başkalarına göre değil. Bütün bunları özetlersek şu ortaya çıkıyor, bizim
müziğimizde samimiyet çok önemli.

Gökçe ise beni onların müziğine çeken yönünün ayrıntılarına
girdi:
Ben size en sevdiğim Gevende tarifini yapacağım. Dünyanın
tüm müzikleriyle barışık olun, elinizdeki enstrümanları belli bir seviyeye
getirin, sonra onları sanki o enstrümanlar değilmiş gibi çalın, herkesin
birbirini sevdiği bir grup oluşturun, işte o zaman ortaya Gevende müziği çıkar.
Albümde her bir parçanın özgün hikayesi var, ayrıca tüm
hikayelerin birleşiminden de başka bir hikaye çıkıyor denilebilir. Gelin ben
size o gün öğrendiğim öykülerden bazılarını aktarayım.
Giriş parçası “Çelik Çomak” aynı adı taşıyan bir film için
yazılmış bir parçadan yola çıkıyor, çıkıyor dedik çünkü parça ilk çıktığı andan
beri gelişerek farklı bir boyuta varmış. Özellikle pirinç nefesli sazların
yoğunluğu bu parçaya Goran Brogovich’in müziğindekine benzer bir hava katıyor.
Kelimenin tam anlamı ile tatlı bir curcuna ve curcuna albüm boyunca hep devam
ediyor.
“Refik” ise bir teşekkür parçası. Refik bey Eskişehir’deki
Carpe Diem’in sahibi, hani Gevende ekibinin kendi evleri kabul ettikleri, hiç
bir kısıtlama olmadan doğaçlama çaldıkları yer. Burası onların kendi özgün
seslerini bulmalarında etkili olduğu için çok eğlenceli olan bu parçayı bir
teşekkür olarak Refik beye ithaf etmişler.
“Nem” ise kara iklimi olduğu için hemen hemen hiç nem
olmayan Eskişehir’de grubun tuttuğu eve gönderme yapıyor. Ne alaka diye soracak
olsanız, şöyle; Gevende’nin çalıştığı bodrum katı çok nemliymiş. Ancak
arkadaşları kısa film yönetmeni Seyfi Can Baskın bu müziği dinleyip bir de klip
yapınca parça bambaşka boyutlara gitmiş.
“Nayu” Ahmed’in hayatında ilk defa eline aldığı cümbüşte
çaldığı ilk arpejin sonradan müzik haline dönüşmüş hali. Tersten okuyunca
“uyan” oluyor. Bunun da bir sebebi var, Ahmet gece yarısı bu arpeji bulunca
koşa koşa Seyfi’nin evine gidiyor ve müziği bilgisayara kaydediyorlar. Meğer o
sırada Seyfi’nin üzerinde çalıştığı bir senaryoda rüya diyaloğu geçiyormuş,
derken, “ben dedim bayram haftası, o anladı mangal tahtası”. Doğaçlama mı
istiyorsunuz, işte size doğaçlama.
Bütün parçaları kullanma kılavuzu gibi aktarmamın anlamı
yok, ama şu ana kadar söylediklerimden albümün ardındaki keyif dolu curcunayı
hissetmişsinizdir. Kalanı ise dinlediğiniz zaman hissedeceğiniz keyif ki, gelin
her şeyi anlatarak ben bu keyfi bozmuş olmayayım.
Peki tüm hikayelerin birleşiminden bir hikaye daha çıkıyor
demiştik, ona gelince sıkı durun. Gevende bana göre jazz denen uçsuz bucaksız
ormanda yüz yıl sonra bile hala gidilecek daha çok yol olduğunun öyküsü. Bir
öykü daha, jazz ancak hayal gücünün bittiği yerde biter, bu sözün benzerini
Walt Disney kendi yarattığı Disneyland için bir gazeteciye söylemişti. Gazeteci
şunu sormuştu, “Disneyland ne zaman bitecek?” İşte size bir öykü daha.
Ben inanıyorum ki Gevende yeni evleri olan İstanbul’da da
öyküler yazmaya devam edecekler. Ama bu noktada Eskişehir’i bir üniversite
şehiri yapan Yılmaz Büyükerşen için de bir söz etmek isterim. Bakın Yılmaz bey,
yarattığınız güzel ortam ta nerelere kadar uzanmış, ne güzelliklere sebep
olmuş. Galiba buna “Karma Felsefesi”nde kelebek etkisi diyorlar.
Peki herşey güllük güllüstanlık mı? Ne gezer, geçirmiş
olanlar bilir, insanın 24 yaşlarında iken kafasında ne kavak yelleri eser, eser
de eser ama; Akıl o yelleri bozmadan iplik gibi örmekte, ve inanın bana ki bu
genç arkadaşlarımızda o akıl fazlasıyla var. Daha çok direk dikilecek, daha çok
kumaş dokunacak.
Son söz, akıl yaşta değil baştadır.
