26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Dolu dolu yaşanmış bir evin müzikle yazılmış öyküsü; GEVENDE

    

Onları ilk kez geçtiğimiz temmuz ayında yapılan 13. İstanbul Jazz Festivalinde tanımış ve dinlemiştim. Farklıydılar, coşkuluydular ve benim için her şeyden önemli olan bir şeye sahiptiler, yaptıkları işte samimiydiler. Adları da tuhaf bir şeydi, Gevende diye bir kelime bilmiyordum.

 

 

Ama büyüklerimiz ne demişler, bilmemek değil öğrenmemek ayıptır. Gevende geçenlerde ilk albümünü çıkarttı. Türkiye’de popüler türlerin dışında müzik albümü yapabilmek her baba yiğitin harcı değildir. Önce insanın parası yetmez, yetse bile satışlardan gelen para albümün giderini karşılamaz. Ama daha da önemlisi farklı bir şey yapmak ve bunu belirli kalıplara göre yaşayan insanlara sunmak çok zordur.

Neyse, sözü uzatmamayım, önce albümün haberini gazetede okudum, kapak resmini çok ilginç buldum ve sonra da uzun uzun dinledim. Daha sonra sıra Gevende’yi daha yakından tanımaya geldi. Ne yazık ki kendileri ile buluştuğum gün ekibin 5 üyesinden 2 tanesi eksikti.  5 kişi olmadan resim bile çektirmeyen bir grubun 3 üyesiyle sohbet etmek onların sunduğu kavramın bütünü anlamak için yeterli olmayabilir. Ama boş olanı görmek yerine bardağın beşte üçü dolu diye bakabiliyorsanız kalanını da bir gün tadabileceğinizi umabilirsiniz. Taksim’de Gezi otelinin keyifli atmosferinde buluştuğumuzda önce grubun ilk kurucularından olan Ahmet Bilgiç sözü aldı:

 

Ben grubun gitarist ve vokalistiyim. Benim müziğe girmem orta okulda okuduğum yıllarda “Geleceğe Dönüş” filmini görmemle başladı. O filmde Chuck Berry’nin “Johnny Be Good” adlı bir unutlmaz müziği vardır ve artık klasik olmuştur. O zamanlar şimdi olduğu gibi internet falan yoktu, ben parçayı TV’den teybe kaydettim. Ağabeyim eve bir gitar getirmişti, bu parçayı o gitarda çıkartmaya başladım ama bu sırada rock and roll’a merak sardım. Üniversitede işletme okurken okuldaki gruplarda rock and roll ve blues çalmaya başladım. Bir müzik eğitimi almamış olmanın eksikliğini çok hissettim ama artısını da hissettim. Fakat eksisi insanı sürekli olarak zorluyor. Nota bilmek, armoni bilmek önemli.

Gevende’nin temelini 1999-2000 yılları arasında Eskişehir’de attık. Grubumuzun yaş ortalaması o zamanlar 17-18 gibi bir şeydi, şimdi 24 oldu. İlk başta rock and roll, blues ve swing tipi müzikler çalıyorduk. Bunlar popüler olmuş, sıkılmadan kolayca dinlenebilen parçalardı, cover parçalar da diyebiliriz. Sonra cover’dan sıkıldık ve yavaş yavaş kendi parçalarımızı yapmaya başladık. Kadromuzda da ufak tefek değişiklikler oldu ve 2003 yılında bu günkü kadro oluştu. İlk ortaya çıktığımızda adımız Gevende eğlencelik oda orkestrası idi. Şimdi sadece Gevende’yiz.

Gevende kelime anlamıyla Adıyaman ve diğer güneydoğu Anadolu bölgesinde düğün çalgıcılarına verilen isimdir. Güneydoğu ağzından türemiş bir kelime de diyebiliriz.

Eskişehir Jazz Festivali, İstanbul Roxy Müzik Günleri, Ankara Jazz Festivali derken en sonunda İstanbul Jazz Festivalinde çaldık. Daha sonra internet sitemizi devreye soktuk. Eskişehir’deki en büyük avantajımız bu şehrin bir üniversite şehri olması. Tüm şehir bir bütün olarak öğrencilere göre planlanmış. İletişim, ulaşım çok kolay, özellikle insanlarla iletişim çok önemli. Bir prova yapmak istediğimizde en fazla yarım saatte buluşabiliyorduk. Kasaba gibi bir ortamdı, herkes bir birini tanıyordu.

Mekanlar ve müzik grupları arasında bir ilişki vardır, mekanlar grupları, gruplar da mekanları tanımlar. Gruplar var oldukça canlı müzik mekanları var olur.

Eskişehir’de Carpe Diem adlı bir bar vardı, bizim kendimizin diye adlandırdığımız bir mekandı. Orası bizi çok destekledi. Bir sene boyunca orada her çarşamba akşamı jam session gibi doğaçlama müzikler çaldık. Bu süreç içerisinde bir çok bestemiz oluştu. Başka yönlerde de geliştik. Okul bitince İstanbul’a gitmeye karar verdik. Bir yandan da Eskişehir’de yaşadığımız güzel şeyleri ve birikimimizi bir albüme dökmek istedik.  Elinizde tuttuğunuz “Ev” işte bu tatlı birikimin albümü.

Ancak albümün yayınlanması kolay olmadı. Bir seneye yakın zaman boyunca tüm müzik yapım şirketlerini tek tek dolaştık. Hiç bir tanesi bu albümle ilgilenmedi. Ama bir gün şansımız döndü. Bizimle birlikte perküsyon çalmış olan İzzet Kızıl sonradan albümü yayınlayacak olan Baykuş Müziğin sahibi Sinan Sakızlı’yı tanıyormuş, bizi dinlemek üzere konserimize davet etmiş. Sinan konserden sonra yanımıza geldi ve albümü yayınlamak istediğini söyledi. Bu albümde kendisi de değişik parçalarda çaldı. Şimdi geriye baktığımızda görüyoruz ki iyi ki böyle yapmışız. İlk albümüzde onunla işbirliği yapmaktan dolayı çok memnunuz.

 

 

Gökçe Gürçay Ahmed’in bıraktığı yerden sözü aldı:

Ben bu grubun davulcusuyum. Ailem Bursalı. Davul çalmayı önce evdeki koltuk ve yastıklarda çalarak öğrendim. Hiç bir ders almadım ama Bursa’daki ağabeylerimiz bu işe ilk girdiğimde bana bir kaç şey göstermişlerdi Eskişehir’e üniversitede turizim okumak için gelmiştim. Bursa’da okuduğum yıllarda bir çok rock pop, jazz hatta reggie gruplarında çaldım. Bu dönemde kendi bestelerimizi de seslendiriyorduk. Eskişehir’e gelince de bu devam etti. Ben önce biraz evvel “evimiz” diye bahsetiğim Carpe Diem!de çalmaya başladım. Burada 1.5 yıl kulübün sabit davulcusu olarak çalıştım, ben sabit kalıyordum bir sürü grup önümden geçiyordu. Bir gün bu gruplardan bir tanesi önüme takıldı kaldı, güzel bir takılma oldu. Beni bu gruba ne bağladığına gelince. Benim seçme şansım vardı, bir çok grup gördüm ama Gevende’nin samimiyeti beni etkiledi. İlk tanıştığımızda Ahmet ve Okan sahneye gitarları ve melodikaları ile gelmişlerdi. Daha sonra yavaş yavaş birbirimize alıştık. Ben onları kafelerde sattıkları demo disklerini dinlediğim için tanıyordum, zamanla onların eski bestelerini de öğrendim. Beraber devam etmeye karar verdik. Gruba girince fark ettim ki burada herkes gruba katılmadan önceki birikimini yani müzik bahçesini güzel kullanıyordu. Yani kimse kendisini diğerlerine kanıtlamaya çalışmıyordu. Egolar arka plana atılmıştı. Bu grupta herkes müzik dünyasının bir başka tarafını tutuyor gibiydi. Bir yandan Türk müziğine, bir yandan jazz’a diğer yandan new age müziğine yakındılar. Ama diğer yandan da Balkan müziklerine, dünya müziklerine yöneliyorlardı.

Gevende’nin parçalarında bu saydıklarımın hepsinden bir şeyler bulabilirsiniz. Ama dinledikçe aslında hiç birine ait olmadıklarını da göreceksiniz.  Her birimiz ayrı müzikleri seviyoruz ama iş beraber çalmaya gelince bunların hepsini kendi yaptığımız müziğin içerisinde eritiyoruz. Doğaçlamaya yakın olmamızın ve doğaçlam yapmayı sevmemizin kaynağı da bu gibi. Herkes elinde ne varsa onunla ortaya çıkıyor ve bunları sahnede birleştirebiliyor. Ortaya da herkesin katılmak istediği sohbet gibi bir müzik çıkıyor. Bu müziği hiç bir katogeriye sokmak mümkün değil. Zaten müziğinizi bir katogeriye sokarsanız kendinizi de kilitlemiş olursunuz. Bundan sonra sizden hep o beklenmye başlar, siz de kendinizden onu beklemeye başlarsınız. Bu yüzden biz kendimizi hiç bir müzik türü ile sınırlamıyoruz.

 

Okan Kaya ise kendini yarışmaya katılan bir insan havasında tanıtınca hepimiz güldük:

1982 Ankara doğumluyum, şey galiba biraz yarışmalarda konuşulduğu gibi oldu, peki o zaman biz de diğer yarışmacılara iyi şanslar dileyelim. Müzik küçük yaşlarımdan beri ilgimi çekiyordu ama uğraşamıyordum. Evimizde bir mandolin bir de bağlama vardı. Önce onlarla uğraştığımı hatırlıyorum. Babam Türk Halk Müziği, annem de Türk Sanat Müziği dinlemeyi severlerdi. Küçüklüğümde onların dinlediği müziklerle kulaklarımda bir repertuar oluşmuştu. Sonra acaba bağlama kursuna mı yoksa gitar kursuna mı gitsem diye düşündüm. Enstrümanın kursta öğrenileceğini sanıyordum. Sonra gitar kursuna gitmeye karar verdim ve bir gitar aldım. Gitarı aldığım dükkan müşterilerine bir ay bedava gitar kursu veriyordu, böylece bir ay ücretsiz klasik gitar kursuna devam ettim. Daha sonra lisede çeşitli rock gruplarıyla çaldım. Liseyi bitirdiğim yıl üniversite sınavlarını kazanamadım, ama o yıl benim gerçekten müzikle tanıştığım yıl oldu. Ankara’da dört arkadaş bir eve çıktık ve müzik dinlemeye ve müzik yazmaya başladık. Jazz’ı ve dünya müziklerini ilk defa o vakitler dinlemiştim. O seneden sonra hayatımın geri kalanında sadece müzik yapmaya karar verdim ve Eskişehir’e geldim. Üniversitede bölüm seçerken rahatça müzik yapabilecek zamanımın olmasını ön planda tuttum ve opera bölümünü seçtim. Bu bölümde eğitim seviyesi çok yüksek değil ve insanı çok sıkmıyorlar. Epey boş vaktim oldu ve onların hepsinde müzik çalıştım ve kendim gibi düşünen insanlar aradım.

Önce Ahmet’le tanıştım, onların o devirde yaptıkları blues ve rock müziklerini sevmiyordum. Ama zamanla bir birimizi tanıdık, onun doğaçlama yapmaya olan ilgisini keşfettim. Yeteneğini yakından gördüm. Sonra birlikte müzik yapmakatan hoşlandık. Onlara katıldığımda başka bir Gevende vardı sonra birlikte bu Gevende’yi oluşturduk. Daha sonra davulcumuzla anlaşamadık, ama karşımıza Gökçe çıktı ve Gevende tamamlandı.

Ömer Öztüyen o gün aramızda yoktu. O da 24 Yaşında ve gruptaki tek gerçek Eskişehirli. İlkokul 2 den beri Eskişehir’de yaşamış. Grupta viyola çalıyormuş ama orta ikincı sınıfa kadar keman çalarak müziğe başlamış. Halen Anadaolu Üniversitesi konservatuarında son sınıftaymış.

Grubun tanıyamadığım ikinci elemanı da Can Ömer Uygan’dı. Trompet çalıyor ve Anadolu Üniversitesinden mezun. Albüme değişik katkılarda bulunmuş tam 9 isim daha var.  Bu noktada bana sorabilirsiniz, peki kardeşim iyi hoş da bu Gevende ne arıyor, neyin peşinde koşuyor. Albümü dinleyen insanlar “bindik bir alemete, gidiyoruz kıyamete” diye de düşünebilirler, bu kişisel tercih ama onların ne aradığına gelince iyisi mi ben gene onlardan duyduğum şeyleri sizlere aktarayım. Bakın bu noktada ilk söz alan Okan ne dedi:

Tek bir cümle ile söylersek şöyle diyebiliriz. Biz müziğimizle insanlara yaşam sevincini ve olumluluğu iletmek istiyoruz. Bu sevinç zamanla güzel düşüncelere dönüyor ve herkes kendi içindeki güzelliğe yöneliyor. Bu gruptki tüm insanlar, hepimiz ayrı kişiliklere sahibiz, hepimiz güzel müzikler yapmak istiyoruz. Sanki ortamızda bir direk var ve her birimiz ellerimizdeki kumaşları o direğe sararak rengarenk bir doku meydana getiriyoruz. Bana göre o direk de Gevende oluyor.

 

Ahmet bize olayın başka bir boyutunu anlattı:

Günümüzde müziğin matematiğine çok önem verilmeye başlandı. Tüketim aşamasından başlayarak müziğin tüm süreçleri dinleyiciye verilmek istenen mesaja kadar önceden tüm ayrıntılarıyla planlanıyor. Dinleyici bir tüketici olarak kabul ediliyor, ya da piyasa ekonomisi böyle bakmayı gerekli kılıyor. Albüm yapılırken tüketicinin beklentilerine göre matematiksel olarak hesaplanıyor. Ancak bu konuda sadece albüm şirketlerini suçlamamak lazım. Yeni ve değişik projelere destek verilmemesinde dinleyicinin de önemli bir katkısı oluyor. Tabi bir yandan bunun ülkenin genel kültürüyle de bağlantısı var. Albümümüzü yayınlatmak için uğraşırken bunu yakından yaşadık. Biz işin matematiğini düşünmeden sadece kendimizi tatmin edecek şekilde müzik yapıyoruz. Başkalarına göre değil. Bütün bunları özetlersek şu ortaya çıkıyor, bizim müziğimizde samimiyet çok önemli.

 

 

Gökçe ise beni onların müziğine çeken yönünün ayrıntılarına girdi:

Ben size en sevdiğim Gevende tarifini yapacağım. Dünyanın tüm müzikleriyle barışık olun, elinizdeki enstrümanları belli bir seviyeye getirin, sonra onları sanki o enstrümanlar değilmiş gibi çalın, herkesin birbirini sevdiği bir grup oluşturun, işte o zaman ortaya Gevende müziği çıkar.

Albümde her bir parçanın özgün hikayesi var, ayrıca tüm hikayelerin birleşiminden de başka bir hikaye çıkıyor denilebilir. Gelin ben size o gün öğrendiğim öykülerden bazılarını aktarayım.

Giriş parçası “Çelik Çomak” aynı adı taşıyan bir film için yazılmış bir parçadan yola çıkıyor, çıkıyor dedik çünkü parça ilk çıktığı andan beri gelişerek farklı bir boyuta varmış. Özellikle pirinç nefesli sazların yoğunluğu bu parçaya Goran Brogovich’in müziğindekine benzer bir hava katıyor. Kelimenin tam anlamı ile tatlı bir curcuna ve curcuna albüm boyunca hep devam ediyor.

“Refik” ise bir teşekkür parçası. Refik bey Eskişehir’deki Carpe Diem’in sahibi, hani Gevende ekibinin kendi evleri kabul ettikleri, hiç bir kısıtlama olmadan doğaçlama çaldıkları yer. Burası onların kendi özgün seslerini bulmalarında etkili olduğu için çok eğlenceli olan bu parçayı bir teşekkür olarak Refik beye ithaf etmişler.

“Nem” ise kara iklimi olduğu için hemen hemen hiç nem olmayan Eskişehir’de grubun tuttuğu eve gönderme yapıyor. Ne alaka diye soracak olsanız, şöyle; Gevende’nin çalıştığı bodrum katı çok nemliymiş. Ancak arkadaşları kısa film yönetmeni Seyfi Can Baskın bu müziği dinleyip bir de klip yapınca parça bambaşka boyutlara gitmiş.

“Nayu” Ahmed’in hayatında ilk defa eline aldığı cümbüşte çaldığı ilk arpejin sonradan müzik haline dönüşmüş hali. Tersten okuyunca “uyan” oluyor. Bunun da bir sebebi var, Ahmet gece yarısı bu arpeji bulunca koşa koşa Seyfi’nin evine gidiyor ve müziği bilgisayara kaydediyorlar. Meğer o sırada Seyfi’nin üzerinde çalıştığı bir senaryoda rüya diyaloğu geçiyormuş, derken, “ben dedim bayram haftası, o anladı mangal tahtası”. Doğaçlama mı istiyorsunuz, işte size doğaçlama.

Bütün parçaları kullanma kılavuzu gibi aktarmamın anlamı yok, ama şu ana kadar söylediklerimden albümün ardındaki keyif dolu curcunayı hissetmişsinizdir. Kalanı ise dinlediğiniz zaman hissedeceğiniz keyif ki, gelin her şeyi anlatarak ben bu keyfi bozmuş olmayayım.

Peki tüm hikayelerin birleşiminden bir hikaye daha çıkıyor demiştik, ona gelince sıkı durun. Gevende bana göre jazz denen uçsuz bucaksız ormanda yüz yıl sonra bile hala gidilecek daha çok yol olduğunun öyküsü.  Bir öykü daha, jazz ancak hayal gücünün bittiği yerde biter, bu sözün benzerini Walt Disney kendi yarattığı Disneyland için bir gazeteciye söylemişti. Gazeteci şunu sormuştu, “Disneyland ne zaman bitecek?” İşte size bir öykü daha.

Ben inanıyorum ki Gevende yeni evleri olan İstanbul’da da öyküler yazmaya devam edecekler. Ama bu noktada Eskişehir’i bir üniversite şehiri yapan Yılmaz Büyükerşen için de bir söz etmek isterim. Bakın Yılmaz bey, yarattığınız güzel ortam ta nerelere kadar uzanmış, ne güzelliklere sebep olmuş. Galiba buna “Karma Felsefesi”nde kelebek etkisi diyorlar.

Peki herşey güllük güllüstanlık mı? Ne gezer, geçirmiş olanlar bilir, insanın 24 yaşlarında iken kafasında ne kavak yelleri eser, eser de eser ama; Akıl o yelleri bozmadan iplik gibi örmekte, ve inanın bana ki bu genç arkadaşlarımızda o akıl fazlasıyla var. Daha çok direk dikilecek, daha çok kumaş dokunacak.

Son söz, akıl yaşta değil baştadır.

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


66835 - unknown - 38.107.179.236