|
Lars
Danielsson; jazz’da güzellik ve varoluşun izini sürmek...
Lars Danielsson, basa zarif, etkileyici bir melodik üslup
kazandırmış nadir müzisyenlerden biri. Onu jazz dünyası yaklaşık yirmi yıldır
tanıyor. Evet, onu öncelikle, İskandinav jazz’ının enteresan bir müzisyeni
olarak tanıdı dünya. Özellikle de 1990’lı yıllardaki dörtlüsüyle. David
Liebman, Bobo Stenson ve Jon Christensen’li bu dörtlüsünde, hem İskandinav, hem
de bir dünya jazz’cısı nasıl olduğunun müzikal belgelerini kompozisyonlarıyla
jazz severlere taşımıştı.

Sound’unda, baştan beri, büyülü bir lirizm dikkat çekiyordu.
Özel lisanı, birçok yapıt arasından sıyrılabilir mahiyetteydi. Yıllar geçtikçe
bu lisan daha rafineleşti. Bireyselleştikçe, melodilerine farklı anlamlar yüklü
bir boyut kazandırageldi. Dinleyenini şaşırtmaktan hiç vazgeçmedi. O, aslında,
basa başlamadan önce, konservatuarda cello eğitimi alıyordu. Süreç içinde bu
enstrümanın da özenli bir ustası olmayı başarmıştı. Kompozitör kimliği hepsinin
önündeydi. Dolayısıyla, gözardı edilmeyecek düzeyde bir piyanistti de. Yani,
uzun yıllardır, çok yönlülüğüyle, seçkinciliğiyle tanındı, izlendi.
Sanatçının, 2006’nın sonbaharında, tam anlamıyla, bir
olgunluk dönemi yapıtı diyebileceğimiz, onun andığımız birçok yönünü buluşturan
çekici bir albümü yayımlandı. Danimarkalı müzisyen, bu albümüne “Mélange Bleu”
adını vermişti. Bu albümde, sanki benzeri olmayan bir lisanın özellikle altını
çiziyor. Albümde ortaya çıkan olgun ve yumuşak ton, iki yıl önce yayımlanan
“Libera Me”nin esinlerini anımsatsa da, bu çalışma bir bütün olarak, çok özel
bir mood’u temsil ediyor. Uçuşup giden, çekici melodik cümlelerle bezeli bir
müzikalite bu albümün neredeyse tümünü kuşatıyor. Benzerine az rastlanan zarif
atraksiyonlar çoğu parçada dikkat çekiyor. Herhangi bir tür ve akıma, imkanı
yok bağlanamayan bir sound’du ortaya çıkan. Özellikle ambiant esinli sound’lar
çoğu parçayı diplerden şekillendiriyor sanki. Bunu, öyle bir sanatkâranelikle
yapmış ki, insan şaşırıyor, heyecanlanıyor. Devreye, hakim, lirik hava da girince,
ortaya gerçekten etkili, değişik bir tonal evren çıkıyor. Melodiler
büyüleyici, saf sample’lar müzikal altyapıyı derinleştirmiş.
Bu büyülü atmosferin ortaya çıkmasında, “Mélange Bleu”da
çalan müzisyenlerin, özellikle de iki tanesinin dikkate değer katkıları var. Bu
isimlerden biri, Kuzey jazz’ını, benzersiz bir çizgi ve sound’a taşıyan,
piyanist Bugge Wesseltoft. Diğeri, yarattığını stil ve müzikal
orijinalitesiyle, çağdaş jazz’a farklı anlam boyutları kazandıran, trompetçi
Nils Petter Molvaer. Bu arada, Danielsson’un yankılar uyandıran dörtlüsünün
davulcusu olan ünlü ECM sanatçısı Jon Christensen de bu albümde yeni renk ve
tatların oluşmasında ciddi katkısı olan müzisyenlerden. Öyle çağdaş, dingin ve
dinleyeni kuşatan, kategorilere sığmayan bir jazz çıkmış ki ortaya, albüme
bir-iki dinleyişte nüfuz etmek gerçekten zor. Danielsson, cello ve akustik
basının yanında; Ferder bas, piyano ve Fender Rhodes çalıyor. Akustik bir
lezzet albümde hakim olan. Dikkat yüklü, zarif, ince nüanslarla kolayca anlaşılan,
hissedilen duygu hallerini, iç konuşmaları, albümün tüm yapısına serpiştirmiş.
Danielsson’un müzik eğitimi aldığı kurum Gothenburg Müzik
Konservatuarı. Tabii ki önce klasik müzik ve cello. Ama, o kısa sürede bas’ı
öne çıkartıp, bu alanda yetkinleşti. Hatta, onu jazz dünyası bir bas melodisti
olarak tanır. Hem de, double ve elektrikli bas. İlk albümü “Time Unit” 1983’te
yayımlandığında, Danielsson henüz yirmibeş yaşındadır. Onu jazz dünyası,
ağırlıklı 1990’larda, başta değindiğimiz dörtlüyle tanısa da, bu ekipte yaptığı
ilk albüm olan “New Hands”, tam yirmi yıl önce, 1986’da çıkmıştır. Dikkate
değer, genç bir yetenektir bu zaman diliminde. Birçok İskandinav jazz’cının
albümlerinde çalar. Randy ve Michael Brecker’dan John Scofield’e Mike Stern’den
Charles Lloyd’a sayısız jazz efsanesinin performans ve yapıtlarında çalar.
Danielsson devreye girdiğinde, içinde yer aldığı çalışmalarda melodik
cümlelerin hep ön planda olduğu söylenebilir. Stilinde gitgide derinleşen lirik
atmosfer, birlikte çaldığı projeleri hep etkiler. Örneğin, Nils Landgren’in
2002’de çıkan büyülü albümü “Sentimental Journey”ye getirdiği lirik üslubu
unutmak mümkün değildir. İskandinavya’nın en önemli jazz şarkıcılarından Rigmor
Gustafsson’un “I Will Wait For You” albümündeki kuşatıcı esini anımsatmamak
olmaz. Onun çekici yanı, soundl’ar akustik de elektrikli de olsa, o garip
melodik havanın hep yakalanıyor olmasıdır.
Kompozitör yanı, ilk gençliğiyle birlikte pekişir. Özellikle
son on yılı içinde, senfoni orkestrası veya big-band müziği için de
kompozisyonun yanında etkili bir aranjör olmayı becerir. Andığımız David
Liebman’lı dörtlüsünün çıkan albümlerinde bu becerileri ciddi ön plana
çıkmıştır. Belli bir dönemdir de, Danimarka’nın ünlü Radyo Konser
Orkestrası’nın bestecisi, aranjörü ve prodüktörüdür.
1991’de çıkan “Poems” albümü, bizce, Danielsson’un sıkça
andığımız dörtlüsüyle çıkan son derece etkili, Amerikan jazz’ıyla, İskandinav
jazz’ının ilginç bileşenlerinde gezinen bir çalışmadır. Aynı yıl çıkan “Fresh
Enough” albümünde dörtlüsü biraz daha farklıdır. Dörtlüden yalnız Liebman
vardır bu albümde. Onun yanında saksofonuyla Bill Evans ve davuluyla Jack De
Johnette’a da rastlanır. Danielsson’un albümlerinde çaldığı, gruplarının üyesi
olduğu piyanist Niels Lan Doky ve gitarist Ulf Wakenius’da yapıta özel bir jazz
tadı kazandırmıştı. 1994 “Far North” albümün Liebman, Stenson ve Christensen’li
asıl dörtlüsünün bu zaman dilimine kadar yaptığı en çekici çalışmadır. Avrupa
jazz’ına ilginç bir müzikal vizyon taşımıştır bu albüm. Tutku, bu albümde ciddi
ön plana çıkar. Artık, insana devamlı içine işleyen melodik cümlelerle, dünya
jazz’ındaki yerinin altı çizilmektedir. Bir yıl sonra çıkan “European Voices”
adlı albümde, onun son albümünün de konuğu olan trompetçi Niels Petter Molvaer
ve Nils Landgren’in de yer aldığı, Avrupa’nın büyük ustalarını bir araya
getiren, sofistike bir albüm çıkmıştır ortaya. Avrupa jazz’ının sesini, ruhunu,
kaynaşımını en iyi yansıtan albümlerden biridir bu. Müzisyenin 1994’de çıkan,
John Abercrombie ve Adam Nussbaum’dan oluşan “Continuation” adlı bir albümü
daha yayımlanır.
Danielsson, son on yıl orkestral müzikle daha yoğun biçimde
ilgilenir. Bu tür kompozisyon ve orkestral projelerle yoğun bir tempoya
girmiştir. Değindiğimiz, Danimarka’daki Radyo Orkestrası özel çalışma alanlarından
biridir. Bu yeni ve yoğun vizyonun somut sonucu uzun yıllar sonra ortaya çıkar.
2004 yılına gelindiğinde, Danielsson, bir tür big-band’le bu yıl “Libera Me”
adlı etkili ve şaşırtıcı bir albüm yayımlayacaktır. John Christensen’den David
Liebman’a, Nils Petter Molvaer’den Anders Kjellberg’e birçok eski yol arkadaşı
da bu çalışmada yer alır. Hep andığımız Radyo Konser Orkestrası da albüme
katkıda bulunmaktadır. Bu albüm, özellikle Avrupa jazz ortamında yankılar
uyandıracaktır. Kendisi cello, piyano ve gitar da çalmaktadır. Artık bu yapıt
grubunda sample’lardan perküsyona yeni müzikal tatlar devreye girmiştir.
1990’lardaki sound’unu, gitgide daha Avrupa eksenli bir çizgiye yöneltmiş, yeni
bir zarafet, tutku ve sound’unda rafinelik ön plana çıkmaya başlamıştır. Yer
yer, kozmik bir esin ve atmosfere de bu albümde rastlanmaktadır. Artık
Danielsson, öncelikle gerçek anlamda bir müzik adamıdır. Sound’un
rafineleşmesinde, ECM firması yoluyla yakından tanıdığımız, Jan Erik Kongshaug,
yine bu isimle özdeşleşen Norveçteki Rainbow stüdyolarında bu albümü
kaydetmiştir. ACT Company’den çıkan bu çalışma, firmanın da seçkin
albümlerinden biri kabul edilir.
Başta da andığımız, elimizdeki son albüm “Mélange Bleu”da,
Rainbow’da, yine andığımız “kayıt sihirbazı” tarafından hayat geçirildi. Zarif,
içli yer yer de melankolik havanın bu albümde belirginleşmesinde, kayıttaki
sofistikeliğin önemli payı var. Kendisi dışında, yedi müzisyen farklı
parçalarda yer alıyor. Ama, özellikle ikisi, piyanist Bugge Wesseltoft ve
trompetçisi Nils Petter Molvaer’in yeri ağırlıklı. Gitarist Eivind Aarset,
sample’larıyla Jan Bang ve özellikle de yine Jon Christensen’in yumuşak ve
etkili davul stilinin açık etkilerine rastlanıyor. Ayrıca, Kopenhag Konser
Orkestrası’nın da dört parçada büyülü bir rolü var.
Wesseltoft’un bu albümde bestesi de var. Sanatçı, bilindiği
gibi, Kuzey jazz’ına yepyeni bir tanım getiren, 1994’de ortaya çıkan “New
Conception Of Jazz’da, yeni jazz algısını, tekniğini beraberinde getirmişti. Bu
albümde çok temiz çalan, özenle Danielsson’un jazz vizyonuna sadık,
varyasyonlarından uzak bir Wesseltoft’la baş başa kalıyoruz. Elektronik
köklerine hiç başvurmuyor. Danielsson’a aynı türden bir saygı ve özenli icrayı
Nils Petter Molvaer’in trompetçiliğinde de yakalamak mümkün. O, trompete yeni
sesler, sound’lar kazandıran, trompeti elektronikayla buluşturan, ama o denli
de mistik ve özel bir jazz tavrı kurmuş bir isim. Özellikle ECM’den çıkan iki
albümü, insanı gerçekten farklı bir kosmosa taşıyordu. Bu iki sofistike
müzisyen, Danielsson soundunun bu albümdeki orijinalitesine ciddi katkılarda
bulunuyor. Wesseltoft, albümdeki dört parçada, Molvaer üç tanesinde yer alıyor.
“Mélange Bleu”, öncekiden de farklı bir jazz çizgisini
temsil ediyor. Çoğu müzisyenle, bu basçının önemli ortak paydası, bir mood
jazz’ına eğilimli olmaları. Ambiant esinli sound’lar albümde ciddi bir
kuşatıcılığa sahip. Albümdeki temizliği, zarafeti yaratan da bu. Akustik
enstrümanlar ve orkestral düzenlemelerin, elektronik kesitlerle buluşması
noktasında, Danielsson özel beceri ve bireyselliklerini çokça
belirginleştirmiş. Tonundaki yumuşaklık ve olgun hava tüm parçalara sindikçe
de, sanatçıya özgü bir lirizm adım adım parçalarda su yüzüne çıkmış. Bu ortak
duyuş ve dinginlik, albümü bir bütün müzikal yapıymış gibi dinleyenine
aktarıyor.
Albüme adını veren “Mélange Bleu” da elektronik seslerle
lirik tınılar iç içe. Garip bir melankolik hava kuşatmış parçayı. Danielsson’un
piyanist kimliğini öne çıkardığı bir örnek bu. En çok da aklımıza, ECM sound’u
esinleri geliyor. “Makro” adlı bestede trompetçi Molvaer’in üslubu ve solist
kimliği öne çıkıyor. Ritmin etkili, büyüleyici bir güzelliğe dönüşmesinde, bu
parçada perküsyoncu Xavier Desandre Navarre’nin belirgin katkıları var. “Les
Coulisses” adlı parçanın bizce dikkat çeken en önemli yanı, orkestrasyondaki
zarafet ve kuşatıcılık. Wesseltoft’un inanılmaz lirik piyano cümleleriyle
birlikte bu parça bizce albümün en çarpıcı yanlarından biri. Ünlü vokalist
Caecilie Norby, de bir parçada yer alıyor. Latin renklerle de bezeli bu parçada,
ünlü şarkıcı vokal değil farklı tonlardaki sesleriyle parçaya katkıda
bulunuyor.
Caecilie Norby’nin bulunduğu bu parça, albümde özel bir
ayrıcalığı temsil ediyor. Adı “Judas Bolero”. Yalnız, yirmi dakikalık, uzun bir
parça olduğundan ayrıcalıklı değil. Ayrıca, Molvaer’in trompetindeki garip
içedönüklük ve Danielsson’un cellosundaki kuşatıcı esin ve melankolik
atmosferle de dinleyeni kuşatıyor. Kopenhag Konser Orkestrası’nın bu parçanın
kaoitik havasını beslediği söylenebilir. Danielsson ve iki süper konuğunun
kurdukları ortak müzik fikir ve duyguları en açık bu parçada belirginleşiyor.
Avrupa klasik müziğiyle etkili akrabalıklar yakalanıyor. Ama, tabii ki ortaya
Danielsson’a özgü bir jazz çıkmış. Bizce, İskandinav jazz’ının özgürlükçü bir
panoraması gibi. Etkili trompet ve cello kesiti, Danielsson basının baştan beri
söylediğimiz melodik cümle ve lirizmini ön plana çıkarmış. Basçının çeyrek
asırlık birikiminin damıtılmış bir ürünü bu beste. “Minor People”sa albümün
belki en gizemli, en içe dönük parçalarından biri. Ama, o denli de şık, temiz
bir parça. Christensen’in temiz tekniğini en iyi gösteren örneklerden biri bu.
“Sketches Of Twelve”se bir tür Miles Davis ve Gil Evans’e nazire. Danielsson’la Wesseltoft ortak bestelemiş bu parçayı. Dünya jazz’ının çağdaş ruhunu, nabzını simgeliyor bu
beste. Eski Davis/ Evans klasiğinin çok ötesinde bir yolculuk yakalanan. Yönü
belirsiz. Gerçekten de kuşatıcı bir tonal evren var bu parçada. Nefis bir
bas-piyano girişiyle başlayan “Nalve” adlı parça, aslında Danielsson-
Wesseltoft duygu akrabalığının da bir belgesi. Basçının içliliğini, karanlık
yanını ortaya çıkaran en iyi örneklerden biri bu. Wesseltoft’unsa uçarılığını
ve stilindeki benzersiz derinliğini parça boyu yakalıyor dinleyici. Lirik
havanın hüznüyle kuşatılmış “Naive”. Albümün, dinleyiciyi en çok şaşırtan
etkileyen bir başka parçası olan “Bacchanalia”da garip bir ruhsal enerji
yakalanan. Bas, Fender Rhode çalarak, biraz farklı algılara, duyumsayışlara
taşıyor insanı. Eivind Aarset gitarının ilk kez öne çıktığı, jazz geleneğiyle
de köprüler kurulabilecek bir örnek bu. Gitar, trompet ve perküsyon, ilk kez bu
parçada öne çıkıyor. Danielsson, sanki jazz’a dair tutkularını bu kompozisyona
taşımış. Albümün kapanış cümlesi “After Zero”, özellikle celloyla farklı bir lirizmi
yine parça boyu kanırtıyor. Müzisyenler arasında kurulan müzikal ve ruhani
köprü bir anlamda açıkça su yüzüne çıkıyor bestede.
Tüm bu değerlendirmelerin yetersiz olduğu açık. Dikkate
değer olan nokta, Danielsson’un sound’unu ve jazz vizyonunu devamlı yenileyip
derinleştirmesi. Müzikte bir zarafetin, inceliğin hatta “güzellik” arayışının
peşinde olduğu açık. Güzellikle giz tabii ki iç içe. Çekici olan, jazz lisanını
her çalışmasında daha benzersiz bir noktaya taşıması. İmge gücü de bu yeni
kompozisyonlarda daha bir yetkin. Sanki, birbiri ardına işlenen, farklı
gözüken, ama dipten dibe aynı lisanı işleyip zenginleştiren bir Danielsson var
bugün. Romantizmden hiç uzakta durmuyor. Müzikal örgü kaçınılmaz olarak
dramatik. Bir rafineliğin, güzellik arayışının sembolu bu müzisyen. Günümüzün
kaotik dünyasına, jazz’ıyla bir alternatif oluşturuyor. Acısı, hüznü, aradığı
güzelliklerin aslında kökleri durumunda. Güzelliği, saflığı müziğiyle ararken,
karşısına neler çıktığının, çıkacağının da farkında. Onun son dönem jazz’ına,
bir varoluş arayışı olarak bakmak gerek.

|
|