Akbank
Jazz Festivalinin ardından...

Jazz’ın parlak yüzü
KURT ELLING
4 Ekim, Aya İrini Müzesi
Aya İrini, tam da tahmin ettiğim gibi, sonbaharın en “şık”
jazz konserlerinden birine ev sahipliği yapmış oldu. Zaten, genel bir kaide
olarak: Unutulmaz bir konser mi izlemek istiyorsunuz? Buyrun Aya İrini’ye!
Belki sesler bir parça sağa sola kayar, biraz yankı olur. Ama başka nerede
böyle ruhani, dingin bir ışık, böyle tarih kokan bir hava bulacaksınız? Hele ki
festivalin bu ilk konserinin şansına, size mavi bir gökyüzüyle ılık bir hava
eşlik ediyorsa...
Şans eseri iki şarkıcı yan yana oturmuşuz. Konseri
beklerken, uzaklarda birinin sesini açmakta olduğuna dikkat çektim, “Bir
kadın...” diye düşündük, Elling’in kendisi olabileceğine ise hiç ama hiç
ihtimal veremedik: ses öyle ince ve berraktı ki… Ama Elling, ilk şarkıdan sonra
işi biraz gösterişe vurup, dört oktavlık hazinesini dinleyiciye sunmaya
başladığında bakakaldık!
Yeni bir crooner edasında sahneye çıkan Elling, pek de
şaşırtıcı olmayan bir şekilde Sinatra’nın bir parçası olan “My Foolish Heart”
ile başladı konsere. Sahnede kulağımızı en çok okşayan diğer iki müzisyenden
biri, davulcu Willie Jones idi. Stil içinde yaratıcı davranabilen, yer yer
gizemli, yer yer enerjik karakterlere bürünen müzisyen, usta piyanist Laurence
Hobgood ile birlikte keyifli düzenleme ve sololara imza attı. Elindeki kağıt
yardımıyla Türkçe konuşarak bize mutluluğunu ifade eden Elling, sahnedeki
mütevazi, esprili ve rahat tavırlarıyla da dinleyiciyi avucunun içine aldı.
Elling, emprovizasyonları sırasında yüksek ve alçak perdeler arasında geçişler
yaparak, şarkılara yeni sözler uydurarak, hatta Tuva usulü gırtlaktan söyleyip
birçok nota birden duyurarak bize sesinin sınırlarını keşfettirdi.
Şarkılarından birinin sözlerinin, Mevlana Celaleddin i Rumi’den esinlenerek
yazıldığını anlattı. “April in Paris” ve konseri bitiren “Nature Boy” yorumları
da geceye imzasını attı.
Gürültünün güzeli
ACOUSTIC LADYLAND ve POLAR BEAR
05 Ekim, BABYLON

Polar Bear ‘i yazmadan Acoustic Ladyland’i yazamayacağım...
Festivalin en sıra dışı konserlerinden birini vermesini umduğum Acoustic
Ladyland ve ön grup olarak sahne alacak Polar Bear’in aynı elemanlardan
oluştuğunu, konserin başlamasına dakikalar kala öğrendim. Ancak ikinci gruba
duyduğum heyecanın yarısını ilk grup için duyamadım!
Hepsi İngiliz olan elemanlardan davulcu, basçı ve
saksafoncu, iki grubun ortak elemanları. Beste ve aranjmanların çoğu saksafoncu
Pete Wareham’a ait. İki grupta ortak olarak rastladığımız kısa cümleler, bol
virgüllü melodiler; jazz, rock, punk, disco öğelerini ve “dozunda” elektronik
tınılar da, Wareham’ın aranjman anlayışını özetliyor.
Modern ve kişisel bir jazz müziği sunan Polar Bear, davulcu
Sebastian Rochford sayesinde ilginç bir tınıya bürünüyor. “Grunge” tarzına yakın
keyifli bir doku yaratan Rochford, geçtiğimiz yıl BBC Jazz Ödülleri’nde “Jazzın
Yükselen Yıldızı” ünvanını almış. Kabarık, kıvırcık saçlı, utangaç görünümlü
davulcu, basit ritimleri karmaşık, karmaşık ritimleri de basit çalarak
dinleyicinin dikkatini üzerinde tutmayı başarıyor. İlgi çeken ikinci bir
müzisyen ise, bilgisayara bağlı bir joystick ile Rochford’a eşlik eden
Leafcutter John. Bu ismin kendi alanında son derece değerli bir “yükselen
yıldız” olarak anıldığını belirtmeden geçmeyelim.
Eveet, gelelim Acoustic Ladyland’e. İki grubun müziği
birbirine çok benzeseydi, The Observer dergisi, 2005’in olağanüstü 5 canlı
performansından biri olarak tek başına Acoustic Ladyland’i göstermezdi.
Ladyland’i seyretmeye gitmeden önce tanıtım yazılarını fazla okumamak ve
albümlerini bulup dinlememek iyi bir fikir olabilir. Zira “bana göre değil, ben
gürültü istemem” diye kesip atacak olursanız aslında müzikalitesi bir hayli
yüksek olan, hafızanızda uzun süre yer edecek bir deneyimi ucundan kaçırmış
olursunuz. Evet, şarkılarının içine trash ve death metal sokuşturan, isminin
tersine hiç de akustik olmayan Ladyland’i dinlemek, teorik olarak zor
görünebilir. Oysa eminim konser gecesi Babylon’da bulunan dinleyiciler,
kulaklarının yorulduğunu konser bitip de mekandan çıkmadan anlayamamışlardır.
Grup, sahnedeki enerji seviyesini, şaşırtma anlarını, yükselmeleri ve
alçalmaları incelikle kurgulayıp, şarkılarını büyük bir ustalıkla çalıyor.
Onlar, The Doors, Velvet Underground, David Bowie gibi
isimlerin yanı sıra John Coltrane, Miles Davis, Duke Ellington’dan da
etkilendiklerini söylüyorlar. Bense müziği dinlerken sık sık John Lurie&the
Lounge Lizards’ın esprili melodilerini, John Zorn’un Klezmer havalarını ve
genel eklektik tavrını, bir de sahnede çok güzel gürültü yapan dEUS’u
anımsadım.
Grup için belki de “aranjmanları çok iyi” demek gerekir, ama
sahnedeki müzik albümdekinden kat be kat daha heyecan verici. Konser sonrası
güzel bir hatıra olsun diye albümü aldım, ama -muhtemelen kayıt sonrası
aşamalar sırasında- hayli “düzleştirilmiş” olan müziğin enerjisi, ne yazık ki
albümde hemen hiç hissedilmez olmuş.
Teknolojinin pek çok imkan sunduğu çağımızda, “konserin
albümden güzel olduğu” yorumunu her grup için yapamıyoruz. Acoustic Ladyland
ise gerçek bir konser grubu olarak hafızalara kazınıyor.
Elektro-akustik hayal kırıklığı
PSAPP
07 Ekim, Yeni Melek Gösteri Merkezi

PSAPP grubu, “Grey’s Anatomy”, “Nip/Tuck” gibi popüler
Amerikan dizilerinin müziklerini yaparak ün kazanmış. Bense tanıtım yazısındaki
“elektro-akustik” bildirgesine ve Akbank Jazz Festivali çerçevesinde
sunulmasına aldanarak, bu gruptan daha fazlasını bekledim.
Davul-bas-gitar-klavye altyapısına oyuncak enstrümanlar ve kemanlarla eşlik
eden iki vokalist, müziğiyle bir tür lunapark havası yaratıyordu. Basit melodilerle
birbirine eşlik eden bir geri-vokal ve keman, müziğin ana hattını
oluşturuyordu. Ortaya çıkan müzik, sevimli olmakla birlikte heyecansız bir pop
müziğiydi. Neden sonra grubun bazı şarkılarını İnternet ortamında dinlediğimde,
grubun kayıt üzerinde daha yaratıcı olduğunu gözlemledim. Psapp, albümlerinde
davul yerine orijinal ve “elektro-akustik” tanımını gerçekten hak eden bi
ritmik altyapı kullanmış.
Aykırı üçlü
ALVIN CURRAN, FRED FRITH, CENK ERGUN
08 Ekim 19:00 / BABYLON
Akbank Jazz Festivali’nin bu yıl bize sunduğu en heyecan
verici ve yaratıcı deneyimlerden biri, kuşkusuz avangard müziğin iki önemli
ismiyle bir Türk müzisyenini –kendi tabiriyle bir “laptop müzisyeni”ni-
birleştiren bu konserdi.
Curran-Frith-Ergün tarzı bir konseri izlemeye girerken,
bildiğiniz müzik ve estetik kavramlarının çoğunu kapıda bırakmanız gerekir
(çıkarken geri alabilirsiniz!). Alvin Curran, 50’li yıllardan bu yana kendini
kuralları yıkmaya ve kendi deyimiyle sesleri özgürleştirmeye adamış, doğaçlama
müziğiyle dinleyicisine pek çok şeyi sorgulatma yetisine sahip bir müzisyen.
Avangard müziğin bir başka büyük adı Fred Frith ise, gitarı gitar gibi
kullanmak zorunda hissetmeyen, ondan her türlü sesi çıkartabilen, benzersiz bir
gitarist. Oakland’da yaşayan Cenk Ergün’ün ise heyecan verici bir CV’si var: Bu
güne dek birlikte sahne alma şansı bulduğu sanatçılar arasında Pauline
Oliveros, George Alley, Alarm Will Sound, Janus, Ossia, Musica Nova gibi
yenilikçi sanatçı ve grupları sayabiliyor. Yaptığı işleri de “oda müzikleri”,
“dans müzikleri” ve “laptop müzikleri” olarak kategorilere ayırıyor.
Sahnede Alvin Curran, piyanonun yanısıra synthesizer ve
sampler da kullandı. Konser başladıktan kısa bir süre sonra gecikmeli olarak
içeri girdiğimden, dikkatimi ilk çeken şey piyano ve gitar seslerinin doğal
biçimleriyle çalınmadığı, dolayısıyla da kimin neyi çaldığını iyi
ayrıştıramıyor olmamdı. Curran, üzerindeki bahçıvan kıyafeti, beyaz kasketi,
kabarık saçları ve yuvarlak gözlükleriyle çizgi filmlerden fırlamış bir deneyci
gibiydi, aletlerinin başında “çalışıyordu”. Frith ise konser boyunca çoğunlukla
gitarı kucağına yatırmış, keman yayı ve uzaktan çıkaramadığım pek çok umulmadık
alet kullanarak, ayırt etmesi son derece güç efektler yarattı. Curran’in
aklınıza gelebilecek her tür sesi kıta kıta dolaşarak topladığını, bilgisayarda
işleyip dönüştürdüğünü bildiğimden, kulağıma gelen arya, kahkaha, country
müziği, yodel ve bulgar vokallerinin, ilerleyen dakikalarda ise saz, kanun ve
ezan sample’larının tümünü Cenk Ergün’den bilmem doğru olmaz. Aynı şekilde
üstüste bindirilen ve bazen ciddi bir kaos yaratan sesler için de kimi suçlamam
gerektiğini bilmiyorum! Üçlü, hemen hemen tüm konser boyunca fonda hafif
uğuldayan sesleri “drone” misali tutmayı tercih etti. Özellikle elektronik
enstrümanların dozunu hafifletmelerini hayal ettiğim anlar oldu. Curran’in
çalış tarzını ve enstrümanlarını kullanmasını seyretmek zevkli olsa da, üç
kişinin üstüste çok fazla öğe kullandığı duygusu bende ağır basıyordu. Bununla
birlikte festivalin en renkli ve zenginleştirici konserlerinden birini
izlediğimiz kanısındayım.
Gerçek bir DJ şovu
BIRDY NAM NAM
12 Ekim, Babylon

DJ’ler hakkında ne biliyorum? Yıllar önce keşfettiğim,
virtüozite gösterisini hızlı değil yavaş eliyle yapan DJ Shadow’un “live”
albümü hala hepsinin üstünde tutmam dışında?
Fransa’nın en “ağır” disc jockey’lerinden dördünün bir araya
gelip hazırladığı Birdy Nam Nam projesi, sadece türün meraklıları için değil,
benim gibi kırk yılda bir bir DJ gösterisi görmek isteyenler için de kaçmaz
fırsattı. Sadece bu DJ’lerin vücut dillerini nasıl kullandıklarını,
kulaklıklarını omuzlarının yardımıyla nasıl manipüle ettiklerini ve nasıl
süratle plak değiştirdiklerini görmek için bile gitmeye değerdi.
Babylon sahnesi o gece çok değişik bir görünümdeydi: Upuzun
yüksek bir masa, masada altı pikap (dört DJ’den ikisi, iki pikap birden
kullanıyordu).
DJ’ler, sürekli rolleri değiştirmek üzere biri bas, bi davul
olmak kaydıyla müzikleri “göndermeye” başladılar. Kimin neyi yaptığını bulmak
pek kolay olmuyordu. Aralarında kimi zaman sözlü, kimi zaman mimikli, kimi
zaman sadece dinleyerek kurulan diyaloğu seyretmek ilginçti. DJ’lerin
bilgisayar programları veya sample’lar kullanmadan sadece “scratch”
tekniklerini konuştururarak ortaya çıkardığı şey, bildiğimiz modern tınılı
disko müziğiydi. Zaman zaman ritmi hızlandırırken yüzlerinin aldığı ifadeden,
bu işi sade kulak ve büyük bir konsantrasyonla yapmanın ustalık istediğini
anlayabilirdiniz. Müziğe ve dans etmeye karşı koyarcasına gece boyunca sahneye
dönük durarak DJ’leri seyreden dinleyicinin de beni şaşırttığını söylemem
gerekir.