“Ertegün
Kardeşler” artık yok!
Ertegün Kardeşler’in küçüğü Ahmet Ertegün dünyaya veda
etti. Ağabeyi Nasuhi Ertegün 1989’da ölmüştü. Amerika’nın müziğini yönlendiren
iki Türk, geriye büyük bir miras ve varlığını onlara borçlu olan sanatçılar bıraktı.
Seksen üç yaşındaki Ahmet Ertegün, Rolling Stones’un, sabık ABD Başkanı Bill
Clinton’ın 60’ncı doğumgünü şerefine verdiği konserde sahne arkasında kayıp başını
vurduktan sonra önce komaya, sonra bitkisel hayata girmişti. Belki de, hayata
bir müzik etkinliği sırasında kendini kaybederek veda etmeyi tercih ederdi.

Atlantic Records’un kurucu ve yöneticilerinden Ahmet
Ertegün, birkaç döneme damgasını basmıştı. Aslında meslek hayatı, özellikle
ABD’ye yerleşmiş bir Türk için inanılmaz bir eğri çiziyor. Bir Amerikan rüyası
hikâyesi, masallara layık bir başarı hikâyesi bu. Bir yabancının,
Afrika-Amerika müziğini çok sevdiği için popüler müzik tarihinin (ona
bakarsanız, jazz tarihinin de) önde gelen isimlerinden biri olmayı başarmış bir
Türk’ün hikâyesi. 1947’de ortağı Herb Abramson’la birlikte, aile dostu bir diş
hekiminden aldığı on bin dolarla Atlantic Records’ı kurdu. 1956’da ağabeyi
Nasuhi Ertegün de şirkete katıldı. Bağımsız Atlantic, keşfedip geliştirdiği
yeteneklerle devrin büyük plak şirketlerinin karşısına bir tehlike olarak
çıktı. Çok geçmeden de ülkenin önde gelen R&B şirketi oldu. 1950’li
yıllarda sanatçıları arasında Ruth Brown, Big Joe Turner, Ray Charles, LaVern
Baker, Drifters, Coasters ve Clovers gibi şarkıcılarla gruplar yer alıyordu.
Ahmet Ertegün, Atlantic’in plaklarının çoğunun yapımcısıydı, bazılarına da
adının tersten okunuşu olan “Nugetre” imzasıyla müzik yapardı. 1960 ve
70’lerde, Atlantic soul ve rock mevzilerini de fethetmişti. Aretha Franklin’den
Led Zeppelin’e, Otis Redding ve Wilson Pickett’ın Güneyli “soul”larından
Rolling Stones’a uzanan bir yelpazesi vardı.
İstanbul’da doğmuştu, ama büyükelçi babasının görevi
nedeniyle o ve Nasuhi, Bern, Paris ve Londra gibi şehirlerde büyüdüler,
okudular. 1930’ların büyük jazz orkestralarına gönül verdikleri şehir
Londra’ydı. Ahmet Ertegün, dokuz yaşında Cab Calloway Orkestrası’nı dinlediğini
ve “Beyaz, pırıl pırıl giysileri içindeki bu karaderili centilmenlerin göz
kamaştırıcı varlığının” tadını çıkardığını anlatıyor. “Müziklerinin ritmi ile
heyecanının” da. Geleneksel bir eğitim gördü, bu eğitimi, karaderili gösteri
dünyasının merkezi olan Howard Theatre’ın ona verdiği sıradışı eğitimle
tamamladı. “Hemen hemen her hafta giderdim oraya, çünkü her hafta bir başka
büyük orkestra vardı, hiçbirini kaçırmak istemezdim. Ben müzik eğitimimi
Howard’da yaptım.”
Ertegün kardeşler, ırk ayrımı olan bir şehirde yerel jazz ve
blues kulüplerinden eksik olmazlardı. Ahmet, Atlantic’in ilk hit’lerini
sağlayan Ruth Brown’ı 1947’de Crystal Caverns’da keşfetti. Bu yüzden kimileri
Atlantic’e “Ruth’un inşa ettiği ev” derdi. Jazz ve blues 78’likleri de
toplarlardı. “Irk” plaklarına bayıldıkları için karaderili mahallerinde ev ev
dolaşırlardı, çünkü bu plakları ancak oralarda bulabilirdin. Pazar günleri
Türkiye Büyükelçiliğini konuk müzisyenler için herkese açık bir brunch mekânına
çevirirlerdi. Burada gerçekleştirilen ve iki ırktan müzisyenlerin de katıldığı
jam session’larda pek çok kalıcı dostluk doğmuştur. Şehrin, beyaz ve kara
derili müzisyenlerin birlikte çaldığı ilk konserini de, neredeyse yeniyetme
çağındayken, onlar düzenlemiştir. Yahudi Cemaati Merkezi’nde, çünkü başka
hiçbir yer iki ırktan müzisyenlerle dinleyicileri kabul etmiyordu. 1944’te
babaları vefat edince, Ahmet ve Nasuhi, ABD’de kalmayı tercih ettiler. Ahmet Ertegün,
başka teklifleri geri çevirerek müzik işine girmeye karar verdi.
Eski türden, alaylı bir müzik patronuydu, şirketini, her
türlü riski göze alarak ve müziğe duyduğu sevgi nedeniyle kurmuştu. Sadece
popüler müzikle ilgilenmedi, Atlantic Records’a John Coltrane, Charles Mingus,
Modern Jazz Quartet ve Ornette Coleman gibi sanatçıları da bağladı. Hem de
1950’li yıllarda ki, cesaret işidir. İkna kabiliyeti olan, zarif bir adamdı.
Paranın yanısıra seçkin bir zevke de sahipti. Anlatacak hikâyeleri vardı, sohbeti
tatlıydı. Aynı zamanda iyi bir müzik kulağı olan, bir “hit”i duydu mu tanıyan,
yolu üzerinde pek çok dehaya rastlamış kurnaz bir işadamıydı.
Ama, Taylor Hackford’un “Ray” filmindeki karaktere o kadar
da benzemiyordu. Ertegün bir söyleşide iki filmde (“Ray” ile “Beyond the Sea”)
onu oynayan iki karakterden de söz etmişti. Taylor Hackford’un çok iyi bir film
yaptığını, Ray Charles ile kendisi arasındaki duyguları da gerçeğe uygun bir
şekilde yakaladığını düşünüyordu. Kendisini oynayan Curtis Armstrong’un da iyi
bir aktör olduğu görüşündeydi. “Ancak,” diyordu, “”ben filmde portresi çizilen
utangaç küçük adam değilim.” Onu oynayan adamın neye benzediği falan umurunda
değildi, ama şöyle biraz daha havalı olmasını istiyordu anlaşılan. Bobby
Darin’in hayatı üzerine kurulu “Beyond the Sea”yi ise beğenmemişti. “Kevin
Spacey çok iyi oynuyor, ne yazık ki şarkıları da söylemek istemiş. Bir şarkıcı
üzerine kurulu biyografik filmde, müzikleri gibi kendi seslerinin de olması
gerekir.”
Bir şey daha vardı: Bobby Darin’i Ahmet Ertegün keşfetmişti.
Atlantic’in bekleme odasında oturuyormuş. Odada bir de piyano varmış. Darin,
dinlesinler diye birtakım kayıtlar getirmiş. Kayıtlar berbatmış ama Ahmet
Ertegün onun beklerken piyanoda çaldıklarını duymuş ve kayıtlardakinden çok farklı
bir şarkıcı olduğunu anlamış. Hemen imzayı basmış. Ray Charles’la da böyle bir
hikâyesi var. Dedik ya, hep anlatacak hikâyesi olan bir adam. Ray Charles’ı
talep ettiğinde kimse şarkıcının peşinden koşmuyormuş. Charles plak yapıyormuş
gerçi ama, plaklar satmıyormuş. “1949’da ya da 1950’de “Baby, Let me Hold Your
Hand”i dinledim ve yaşayan en büyük şarkıcı olduğunu anladım. Kimse ondan hit
plak çıkacağını düşünmüyordu, bense emindim.”
Nereden nereye? Atlantic’in gündüzleri büro, geceleri kayıt
stüdyosu olan Manhattan’daki mekânında, düşük bütçeli kayıtlarda kontrol
odasında çalışmaktan mesleğinin zirvesine çıktıysa eğer, müzik aşkı, yanılmaz
kulağı ve işbilirliği sayesindedir. Ahmet Ertegün Müslüman’dı, Yahudi
yapımcılarla (özellikle, Jerry Wexler’le) ve kökleri kilisede olan
Afrikalı-Amerikalı müzisyenlerle çalıştı. Zaten gene bir söyleşisinde,
“Afrika-Amerika müziğinin vakarını arttırmak için, ne kadar büyük olduğunun
anlaşılması için biraz bir şeyler yapan bir adam” olarak hatırlanmak istediğini
söylemişti. Rock and Roll Hall of Fame’e ve Rock and Roll Müzesi’ne de öncülük
etmişti. Sonuna kadar da sevdiği yerlere gitmeyi sürdürdü. Şık kılığıyla,
pahalı ayakkabılarıyla R&B mekânları, dumanlı barlar ve punk kulüplerinde
ne kadar rahatsa, Madison Square Garden’ın sahne arkasında, sosyetenin
göbeğinde de aynı derecede rahattı. Ahmet Ertegün, sınırları aşmaktan hiç
çekinmezdi. Bunun için ne kadar şükretsek yeridir...