İstanbul’un en
zengin varisi: Zeyrek

Yazı/Text: YELİZ ERKOÇ Fotoğraflar/Photos: FATİH PINAR
Haliç’ten İstanbul Boğazı’na doğru akan tatlı kızıllık
az sonra batacak güneşin son habercisi. İstanbul’un dördüncü tepesi üzerinden
izlenen bu eşsiz panoramik manzaranın evsahibi, kentin zengin geçmişinin
varislerinden Zeyrek semti. Tarihi yarımadanın önemli dini merkezlerinden
bazılarını içine alan semt, dik yokuşları, hamamları, türbeleri, cumbalı evleri
ve ünlü evliyalarıyla da akıllara kazınmış.

Zeyrek; Bizans ve Osmanlı tarihinin kilit noktalarında yer
alan bir semt. Bu önemli merkez, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethine
değin kiliseleri ve ibadethaneleriyle tam bir Hıristiyan semtiydi. Ancak
fetihten sonra bazı önemli ibadethanelerle birlikte dönüşüm geçirdi ve
Türk-İslam kültürünün merkezlerinden biri oldu. Zeyrek’teki en önemli
ibadethane şüphesiz bugünkü adıyla Zeyrek Cami, önceki adıyla Pantokrator
Kilisesi. Yana, iç içe ve bitişik üç şapelden oluşan bu kilise 12. yüzyıldan
kalma. Oldukça geniş bir manastır kompleksinin kilisesi olduğu sanılıyor.
Bugüne manastırdan hiçbir iz kalmamış. Yapı başlı başına çok görkemli… Fakat
yapının en ilgi çeken tarihi gerçekliği, fetihten sonraki ilk patrik olan
Gennadios'un bu manastırda keşişlik yapmış olması. İstanbul'un 1204'te Haçlı
Seferi'nde Latinler tarafından işgalini izleyen yıllarda, gün geçtikçe
çöktüğünün bilincindeki Bizans'ta en önemli siyasi tartışma, kiminle uzlaşmak
gerektiği üzerineydi. Gennadios da farklı görüşlere sahip bir din adamıydı.
Ortodoks ve Katolik mezhepleri arasında hiçbir yakınlaşma olmaması gerektiğini
savunmuş, o sıra yürürlükteki politikayla ters düştüğü için Pantokrator
Manastırı'nda inzivaya çekilmişti. Fetih’ten sonra Fatih Sultan Mehmed,
muhtemelen daha önce haberdar bu din adamını buldu, uzun uzun görüştükten sonra
onu bir süredir boş olan patriklik makamına getirdi. Kendi cami ve külliyesini
yaptırıncaya kadar, Fatih Sultan Mehmed, Pantokrator'un ayakta kalan binalarını
medreseye çevirdi. Medresenin ve caminin başına da, o dönemin önemli
bilginlerinden Zeyrek Mehmed Efendi'yi getirdi. Semtin bugünkü adı Farsça’da
“anlayışlı, uyanık, zeki” anlamlarına gelen ‘zeyrek’ lakabını taşıyan Mehmed
Efendi’den geliyor.
Zeyrek Semti, sahip olduğu tarihi mirası, eşine az rastlanır
mimarisi ve korunmuş semt dokusu sayesinde 1975 yılında SİT alanı ilan edildi,
1985'te de UNESCO tarafından Dünya Mirası Projesi kapsamına alındı. Tabii ki
semt bu sürece girene kadar birçok badire atlatmış. Özellikle Haliç kıyısındaki
imalathanelerde çıkan ve kuzey rüzgarının etkisi ile Zeyrek’e kadar yayılan
yangınlar yapılar üzerinde ciddi tahribatlar yapmış ve yapıların yenilenmesi
gerekmiş. Yangınlar, bölgede yaşayan insanların yoksullaşmasına neden olmuş ve
Zeyrek’in yapılarının, mimarisinin ve sokak dokularının değişmesine neden
olmuş. Dönüşümün eseri olarak ortaya çıkan betonlaşma; bölgenin SİT alanı ilan
edilmesine kadar devam etmiş. Zeyrek’te 150 yıldır ayakta durmasına karşın
bakımsız ama içinde halen insanların ikamet ettikleri ahşap konaklar var. 28 yaşındaki
Ayşe Altıparmak iki çocuğuyla neredeyse yıkılmak üzere olan ahşap bir konakta
yaşıyor. Doğma büyüme Zeyrekli olan Ayşe hanım ve ailesi ahşap yapıyı ne
onarabiliyor, ne de yıkıp aslına uygun olarak bir yenisini yapabiliyor. Ayşe
hanımın babası da yan binada oturuyor. Açık kapıdan “Kimse yok mu?” diye
bağırdığımda elinde yamulmuş çiviler ve çivileri düzeltmek için kullandığı
çekiciyle karşıma çıkıyor yaşlı adam. Bir yandan bana semtin tarihini
anlatıyor, bir yandan da elindeki çivileri düzeltmeye çalışıyor çekiçle. Sohbet
ilerledikçe ve daha üst katlara çıktıkça evin bu minicik çivilerle ayakta kalan
mimari bir mucize olduğunu anlıyorum. Yaşlı adam, “Burada çok efendi insanlar
vardı zamanında, babam Karabekir Paşa’yla bile komşuluk yapmış. Annem, babam
pencerede oturur, her geçene selam verirdi, herkes tanırdı birbirini. Şimdi
göçle gelen gelene, kimse tanımıyor birbirini. Ben şu gördüğün konakta doğdum
büyüdüm. Babaannem merdivenlerini silmeye kıyamazdı. Öyle güzeldi bizim konak.
Ama bir de şimdiki haline bak, çivilerle zor ayakta tutuyorum.” diyor kederle.
Semte son 10 yılda özellikle Doğu illerinden yoğun göç
yaşanmış. Her eve sekiz, on çocuklu aileler yerleşmiş. Türkiye Eğitim
Gönüllüleri Vakfı’nın Zeyrek’te faaliyet gösteren birimi özellikle bu ailelerin
çocuklarına okul sonrası sosyal faaliyetler için mekan ve hizmet sunuyor.
Projede gönüllü olarak birçok kişi çalışıyor. 28 yaşındaki Evren projeye destek
verenlerden. Evren, “Burası özellikle Bitlis ve Siirt’ten yoğun göç alan bir
bölge. Biz çocuklara okul dışı zamanlarını değerlendirmeleri için yol
gösteriyoruz. Çocuklara ilgi ve sevgi gösteriyoruz” şeklinde açıklıyor
etkinliklerini. Siirt’ten Zeyrek’e göçen on nüfuslu bir ailenin çocuğu olan 14
yaşındaki Adnan zamanını merkezde değerlendirenlerden. Annesi de merkezde
okuma-yazma kursuna devam eden Adnan, “Hem sınavlarıma çalışıyorum hem de
arkadaşlarımla iyi zaman geçiriyorum burada” diyor.
Zeyrek’in otuz senelik terzisi Naci Bey’in dükkanı ilk günkü
dekorasyonunu koruyor. Baba mesleğini devam ettiren 46 yaşındaki terzi doğma
büyüme Zeyrekli. Semtini çok seven bir esnaf Naci Bey. Yaşı oldukça ilerlemiş
babası sobanın başında otururken, kendisi de hem anlatıyor, hem de işine devam
ediyor. Çocukluğunun ikinci dereceden tarihi eser olarak kabul edilen ahşap bir
binada geçtiğini ve anne-babasının hala aynı binada oturduklarını söylüyor.
Naci bey, “Hanımın babaannesi bile burada otururmuş. Neden buraya
yerleştiklerini şöyle anlatır eskiler; Fatih’in her bir yerine ciğer asmışlar.
Ciğerin en geç kokuştuğu yer Zeyrek olduğundan burada oturmayı seçmişler” diye
anlatıyor emektar terzi.
Ve bir çay molası için girdiğim dükkanda Zeyrek’in çınarına
rastlıyorum. 73 yaşındaki Yusuf Koçyiğit kamburlaşmış beline rağmen
çevredekilerin ısrarıyla çay ocağını işletmeye devam ediyor. Dükkanındaki
aynadan iki eski fotoğraf yansıyor. Biri dedesi, bir de taparcasına sevdiği
babası. Yusuf Bey, “Dedem bu mahallenin bekçisiymiş. En kıymetli konakların
sahipleri bir yere giderken anahtarlarını dedeme emanet ederlermiş. Eskiden
koskoca konaklarda en fazla dört-beş kişi otururdu. Şimdi bir odada on nüfus
barınıyor. Ne olacak bu insanların hali bilmem” diyor. Hayatını babasına ve iki
kız kardeşine adayan Yusuf bey, şikayet etmeden anlatıyor yaşadıklarını. “Babam
çok genç yaşta felç geçirdi. Evin babası ben oldum mecburen. İki kız kardeşimi
evlendirdim, ben bekar kaldım. İkisi de başka yerlere taşındılar. Ama babamı
Zeyrek’ten koparamadım bir türlü. Tarihi bir evimiz var bizim. Babam öldükten
sonra bitti ancak tadilatı. Bir gün olsun girip kalmadım içinde, içim
kaldırmadı” diye ekliyor Yusuf Bey. Dükkanın önündeki ulu çınara dalıp
gidiyorum. Ve ikimizi de hüzne boğan ve bir semtin ne kadar sevilebileceğini
anlatan son sözü söylüyor, “Babama gel seni buradan götüreyim dedim, daha iyi
bakılırsın dedim istemedi. Bana dedi ki: Beni bu çınarın altından ayırma, bırak
burada huzurla öleyim.”
