26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

İstanbul’un en zengin varisi: Zeyrek

 

Yazı/Text: YELİZ ERKOÇ Fotoğraflar/Photos: FATİH PINAR

 

Haliç’ten İstanbul Boğazı’na doğru akan tatlı kızıllık az sonra batacak güneşin son habercisi. İstanbul’un dördüncü tepesi üzerinden izlenen bu eşsiz panoramik manzaranın evsahibi, kentin zengin geçmişinin varislerinden Zeyrek semti. Tarihi yarımadanın önemli dini merkezlerinden bazılarını içine alan semt, dik yokuşları, hamamları, türbeleri, cumbalı evleri ve ünlü evliyalarıyla da akıllara kazınmış.

 

 

Zeyrek; Bizans ve Osmanlı tarihinin kilit noktalarında yer alan bir semt. Bu önemli merkez, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethine değin kiliseleri ve ibadethaneleriyle tam bir Hıristiyan semtiydi. Ancak fetihten sonra bazı önemli ibadethanelerle birlikte dönüşüm geçirdi ve Türk-İslam kültürünün merkezlerinden biri oldu. Zeyrek’teki en önemli ibadethane şüphesiz bugünkü adıyla Zeyrek Cami, önceki adıyla Pantokrator Kilisesi. Yana, iç içe ve bitişik üç şapelden oluşan bu kilise 12. yüzyıldan kalma. Oldukça geniş bir manastır kompleksinin kilisesi olduğu sanılıyor. Bugüne manastırdan hiçbir iz kalmamış. Yapı başlı başına çok görkemli… Fakat yapının en ilgi çeken tarihi gerçekliği, fetihten sonraki ilk patrik olan Gennadios'un bu manastırda keşişlik yapmış olması. İstanbul'un 1204'te Haçlı Seferi'nde Latinler tarafından işgalini izleyen yıllarda, gün geçtikçe çöktüğünün bilincindeki Bizans'ta en önemli siyasi tartışma, kiminle uzlaşmak gerektiği üzerineydi. Gennadios da farklı görüşlere sahip bir din adamıydı. Ortodoks ve Katolik mezhepleri arasında hiçbir yakınlaşma olmaması gerektiğini savunmuş, o sıra yürürlükteki politikayla ters düştüğü için Pantokrator Manastırı'nda inzivaya çekilmişti. Fetih’ten sonra Fatih Sultan Mehmed, muhtemelen daha önce haberdar bu din adamını buldu, uzun uzun görüştükten sonra onu bir süredir boş olan patriklik makamına getirdi. Kendi cami ve külliyesini yaptırıncaya kadar, Fatih Sultan Mehmed, Pantokrator'un ayakta kalan binalarını medreseye çevirdi. Medresenin ve caminin başına da, o dönemin önemli bilginlerinden Zeyrek Mehmed Efendi'yi getirdi. Semtin bugünkü adı Farsça’da “anlayışlı, uyanık, zeki” anlamlarına gelen ‘zeyrek’ lakabını taşıyan Mehmed Efendi’den geliyor.

Zeyrek Semti, sahip olduğu tarihi mirası, eşine az rastlanır mimarisi ve korunmuş semt dokusu sayesinde 1975 yılında SİT alanı ilan edildi, 1985'te de UNESCO tarafından Dünya Mirası Projesi kapsamına alındı. Tabii ki semt bu sürece girene kadar birçok badire atlatmış. Özellikle Haliç kıyısındaki imalathanelerde çıkan ve kuzey rüzgarının etkisi ile Zeyrek’e kadar yayılan yangınlar yapılar üzerinde ciddi tahribatlar yapmış ve yapıların yenilenmesi gerekmiş. Yangınlar, bölgede yaşayan insanların yoksullaşmasına neden olmuş ve Zeyrek’in yapılarının, mimarisinin ve sokak dokularının değişmesine neden olmuş. Dönüşümün eseri olarak ortaya çıkan betonlaşma; bölgenin SİT alanı ilan edilmesine kadar devam etmiş. Zeyrek’te 150 yıldır ayakta durmasına karşın bakımsız ama içinde halen insanların ikamet ettikleri ahşap konaklar var. 28 yaşındaki Ayşe Altıparmak iki çocuğuyla neredeyse yıkılmak üzere olan ahşap bir konakta yaşıyor. Doğma büyüme Zeyrekli olan Ayşe hanım ve ailesi ahşap yapıyı ne onarabiliyor, ne de yıkıp aslına uygun olarak bir yenisini yapabiliyor. Ayşe hanımın babası da yan binada oturuyor. Açık kapıdan “Kimse yok mu?” diye bağırdığımda elinde yamulmuş çiviler ve çivileri düzeltmek için kullandığı çekiciyle karşıma çıkıyor yaşlı adam. Bir yandan bana semtin tarihini anlatıyor, bir yandan da elindeki çivileri düzeltmeye çalışıyor çekiçle. Sohbet ilerledikçe ve daha üst katlara çıktıkça evin bu minicik çivilerle ayakta kalan mimari bir mucize olduğunu anlıyorum. Yaşlı adam, “Burada çok efendi insanlar vardı zamanında, babam Karabekir Paşa’yla bile komşuluk yapmış. Annem, babam pencerede oturur, her geçene selam verirdi, herkes tanırdı birbirini. Şimdi göçle gelen gelene, kimse tanımıyor birbirini. Ben şu gördüğün konakta doğdum büyüdüm. Babaannem merdivenlerini silmeye kıyamazdı. Öyle güzeldi bizim konak. Ama bir de şimdiki haline bak, çivilerle zor ayakta tutuyorum.” diyor kederle.

Semte son 10 yılda özellikle Doğu illerinden yoğun göç yaşanmış. Her eve sekiz, on çocuklu aileler yerleşmiş. Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın Zeyrek’te faaliyet gösteren birimi özellikle bu ailelerin çocuklarına okul sonrası sosyal faaliyetler için mekan ve hizmet sunuyor. Projede gönüllü olarak birçok kişi çalışıyor. 28 yaşındaki Evren projeye destek verenlerden. Evren, “Burası özellikle Bitlis ve Siirt’ten yoğun göç alan bir bölge. Biz çocuklara okul dışı zamanlarını değerlendirmeleri için yol gösteriyoruz. Çocuklara ilgi ve sevgi gösteriyoruz” şeklinde açıklıyor etkinliklerini. Siirt’ten Zeyrek’e göçen on nüfuslu bir ailenin çocuğu olan 14 yaşındaki Adnan zamanını merkezde değerlendirenlerden. Annesi de merkezde okuma-yazma kursuna devam eden Adnan, “Hem sınavlarıma çalışıyorum hem de arkadaşlarımla iyi zaman geçiriyorum burada” diyor.

Zeyrek’in otuz senelik terzisi Naci Bey’in dükkanı ilk günkü dekorasyonunu koruyor. Baba mesleğini devam ettiren 46 yaşındaki terzi doğma büyüme Zeyrekli. Semtini çok seven bir esnaf Naci Bey. Yaşı oldukça ilerlemiş babası sobanın başında otururken, kendisi de hem anlatıyor, hem de işine devam ediyor. Çocukluğunun ikinci dereceden tarihi eser olarak kabul edilen ahşap bir binada geçtiğini ve anne-babasının hala aynı binada oturduklarını söylüyor. Naci bey, “Hanımın babaannesi bile burada otururmuş. Neden buraya yerleştiklerini şöyle anlatır eskiler; Fatih’in her bir yerine ciğer asmışlar. Ciğerin en geç kokuştuğu yer Zeyrek olduğundan burada oturmayı seçmişler” diye anlatıyor emektar terzi.

Ve bir çay molası için girdiğim dükkanda Zeyrek’in çınarına rastlıyorum. 73 yaşındaki Yusuf Koçyiğit kamburlaşmış beline rağmen çevredekilerin ısrarıyla çay ocağını işletmeye devam ediyor. Dükkanındaki aynadan iki eski fotoğraf yansıyor. Biri dedesi, bir de taparcasına sevdiği babası. Yusuf Bey, “Dedem bu mahallenin bekçisiymiş. En kıymetli konakların sahipleri bir yere giderken anahtarlarını dedeme emanet ederlermiş. Eskiden koskoca konaklarda en fazla dört-beş kişi otururdu. Şimdi bir odada on nüfus barınıyor. Ne olacak bu insanların hali bilmem” diyor. Hayatını babasına ve iki kız kardeşine adayan Yusuf bey, şikayet etmeden anlatıyor yaşadıklarını. “Babam çok genç yaşta felç geçirdi. Evin babası ben oldum mecburen. İki kız kardeşimi evlendirdim, ben bekar kaldım. İkisi de başka yerlere taşındılar. Ama babamı Zeyrek’ten koparamadım bir türlü. Tarihi bir evimiz var bizim. Babam öldükten sonra bitti ancak tadilatı. Bir gün olsun girip kalmadım içinde, içim kaldırmadı” diye ekliyor Yusuf Bey. Dükkanın önündeki ulu çınara dalıp gidiyorum. Ve ikimizi de hüzne boğan ve bir semtin ne kadar sevilebileceğini anlatan son sözü söylüyor, “Babama gel seni buradan götüreyim dedim, daha iyi bakılırsın dedim istemedi. Bana dedi ki: Beni bu çınarın altından ayırma, bırak burada huzurla öleyim.”

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


66881 - unknown - 38.107.179.239