“Kadınlar her şeye rağmen
zamanın ötesinde”

Yazı/Text-Fotoğraf/Photo: OYLUM YILMAZ
Sekizinci romanı Muinar’la yazın hayatındaki
yürüyüşünü sürdüren Latife Tekin, “Kendi cinsime bir borcum vardı ve Muinar,
kendi cinsime ödediğim
borçtur. Gecikmemin sebebi en politik meselelerden
biri olan kadın-erkek meselesini feministlerin yaptığı gibi tartışmak
istememem, politik dilin dönüşmesini beklememdi. Şimdi eminim ki, kadının
içinde sakladığı şey gelecek için tek umudumuzdur.”
Başlangıcından itibaren eril bir sanat olarak kabul edilen
romancılık alanında ürün veren hemen her kadın yazarın belki de en büyük, en
öncelikli kaygısıdır dişil bir sese, kendi sesine ulaşmak. Ama ne yazık ki pek
az kadın yazar bu sese ulaşır. Ulaşanlar da dünya edebiyatına isimlerini
yazdırarak devam ederler yürümeye. Latife Tekin ise 1980’li yıllarda başladığı
roman sanatına daha ilk kitabında sesini veren, Türk edebiyatını şaşkına
çeviren birkaç Türk kadın yazardan biri hiç şüphesiz… İşte o yüzdendir ki ilk
romanı Sevgili Arsız Ölüm’le başlayan ve geçen ay yayımlanan sekizinci romanı
Muinar’la devam eden büyülü gerçekçi yürüyüşünü yıllardır efsunlanarak takip
etmekteyiz. Latife Tekin’le “Kendi cinsime karşı ödediğim bir vefa borcudur”
dediği Muinar’ı, onu Muinar’a, bu politik manifestoyu kaleme almasına kadar
getiren yazarlık serüvenini, Gümüşlük Akademisi’ni ve Akademi’nin yazarlığına
etkilerini konuştuk. Üstelik Gümüşlük’te, bahçenin ta derinliklerinde…
Bundan 5 yıl önce “Ben yüzü geçmişe dönük bir yazarım”
demiştiniz. Muinar’ın ardından Latife Tekin bana tüm zamanlara ait bir yazar
gibi geliyor…
Zaman aslında çok tartışmalı bir konu elbette. Ama insanın
kendi elleriyle yarattığı saatli bir zaman da var tartışmasız. İşte bu tür
zamana karşı bir duruşum var benim. Tektanrılı dinlerin ardından insan ruhunun,
zamanın içine hapsolduğunu düşünüyorum. Bunun mutsuzluk kaynağımız olduğunu da…
Saatli zamana inanmak için kuvvetli sebeplerimiz de var bir yandan. Mesela
yaşlanıyoruz, yıpranıyoruz. Ama bunun sebebi rüzgar da olabilir. Bir şey durduk
yerde de eskiyebilir. Neden olmasın… Çizgisel tarihe, ilerleme fikrine karşı
benim içimde hep bir inanmazlık vardı. Üstelik geçmişte, ilerleme düşüncesini
içeren bir politik hareketin içinde olmama rağmen. Bir yere doğru koşuyoruz,
ilerleyeceğiz, çağ atlayacağız… Oysa ki, döngüsel bir zaman duygum var benim
çocukluğumdan beri, yazarlığım süresince de böyle, Sevgili Arsız Ölüm’den
başlayarak... Her şey sanki dönüyor ve her şey hep eskiden olduğu gibi oluyor.
Belki de kadınların zamanıdır bu...
Evet, doğum, annelik özellikle böyle… Mesela bir kadının 5,
10 ve 15 yaşında üç çocuğu varsa, kadın bu üç yaşın, bu üç zamanın duygusunu
içinde taşıyor. Kadınlar, bununla birlikte zaten içlerinde bir şey saklıyorlar.
Muinar’ı yazarken daha çok anladım bunu. Galiba erkeklerin saatli zamanı
insanlığa dayatmasından önceki hayata dair bir şey sakladıkları… Çünkü
kadınlar, zamanı bu şekilde ölçmeye kalkmadılar, bu kesin. Hatta direndiler ve
zaten her şeye rağmen bir yanlarıyla bu zamanın ötesindeler, ben de öyleyim.
Ben daha çok zaman dışı, tarih dışı insanları yazıyorum hep.
Yoksulların ve kadınların hikayeleri bunlar. Tarihte kadınların ve yoksulların
yeri yok. Onlar ne yapıyorlardı o sıralar, bilmiyoruz, bilemeyeceğiz de. Ben
buna karşın, bu olmayan tarihi kendi içime dönerek arıyor, düş kuruyordum,
benim içimde hangi kadınlar vardı? Benim için müthiş merak uyandıran bir şey
bu. Rüyalarımızdan yola çıkarak iz sürebiliriz, biz kimiz, kendi kişisel
tarihimizde neler var. Bence hayatı büyülü yapan şeylerden biri bu. Düş görmeye
çalışıp, gördüğüm düşlerin izini sürmeye başladım sonra. Anlık imgeler halinde
pek çok kadın vardı bu düşlerde. Şimdi bütün kitaplarımın ve özellikle
Muinar’ın ardından kendimi gerçekten çok zamansız hissediyorum.
Muinar için cinsiyetçi bir roman diyebilir miyiz?
Cinsiyetçi bir roman değil kesinlikle. 20 yaşından beri
yazıyorum ama Muinar’la karşılaşmam için, Ormanda Ölüm Yokmuş’u, Unutma
Bahçesi’ni yazmam için çok beklemem gerekti. Kendi cinsimle doğru hesaplaşmam
gerekiyordu. 18 yaşlarımda kadın hareketinin içindeydim, kadınlarla birlikte
düşünmeye tartışmaya başladım ve bu böyle devam etti. Ancak kadın hareketi
yükselirken bir çatışma yaşadım. Ben akışın aksine, ev içine doğru gidiyordum
Sevgili Arsız Ölüm’ü yazarken. Geleneksel kadın bilgisini taşıyan, erkeklerin
dünyasına girmemiş kadınların dünyasını yazıyordum. Çünkü orda önemli bir
şeyler olduğunu, kadınların bir şeyler sakladıklarını seziyor, kadınların
ezildiklerine bir türlü inanmıyordum. Mesela annem babamdan daha güçlü
geliyordu bana her şeye rağmen. Bir oyun oynanıyordu, kadınlar basbayağı rol
yapıyorlardı ve ben de bunu hiç sevmiyordum. Ama hayatın kendisi de böyle bir
şey, sürekli sahneler kurulup, sahneler kaldırılıyor, değil mi? Sonra sokaktaki
kadınlar, çalışan, erkeklerle iktidar çatışmasına giren kadınlar… Onların da
rol yaptığını anladım. Bütün bunlar benim yıllar boyu kadınlarla ilişkimi
gerginleştiren, dolayısıyla da bu konu üzerine düşündüren şeylerdi. Bu anlamda
Muinar’a geç kalmış bir roman bile denebilir. Kendi cinsime bir borcum vardı ve
Muinar, kendi cinsime ödediğim borçtur. Gecikmemin sebebi en politik
meselelerden biri olan kadın erkek meselesini feministlerin yaptığı gibi
tartışmak istememem, politik dilin dönüşmesini beklememdi. Şimdi eminim ki
kadının içinde sakladığı şey gelecek için tek umudumuzdur.
Zamanınızın çoğunu Gümüşlük Akademisi’nde geçiriyorsunuz.
Edebiyatınızı nasıl etkiledi?
Bu bahçeye çok şey borçluyum ben. Doğadan koparılmış bir
çocuktum. Ve bunu içimde bir türlü iyileştirememiştim. Buraya gelene kadar
çiçek bile yetiştirmezdim. Politik dönemde de iktisatçıların doğa tanımı
üzerinden görüyorduk dünyayı. Ben de ne söylesem, inanmıyordum, öyleydi ve doğa
özlemim dinmemişti. Buraya gelmeden önce ormana gitmeye başlamıştım, işte
oradan dönüş yoktu benim için. Gümüşlük’e gelişimle çok önemli bir şey
tamamlandı. İçimde kaybettiğim genişliği yeniden buldum. Doğanın bir parçası
olmadığımız yerde mutlu olamayız…