Daima genç, daima
heyecanlı…

Yazı/Text: CEREN ÜNLÜ Fotoğraflar/Photos: GÜRCAN ÖZTÜRK
Oyunlarından önce büyük bir heyecan yaşadığını
söyleyen Gazanfer Özcan, “Bazı arkadaşları kıskanıyorum, son ana kadar değişik
konularda konuşabiliyorlar.
Ben konuşamam, çünkü kendimi işime kanalize ederim,
kafam ordadır, anca ona yetebilir,”diyor.

Gazanfer Özcan’ı, Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü Tiyatrosu’nun
yeni oyunu ‘Öp Babanın Elini’ başlamadan hemen önce kuliste yakaladık.
Tiyatroyla dolu dolu geçen 57 senenin ardından Özcan, hala tiyatro sahnesi ve
dizi seti arasında geçen tempolu bir koşuşturmanın içinde. Oyun saatini kalp
çarpıntıları içinde beklediğini söyleyen bu her dem genç oyuncuyla tiyatrodan,
sinemadan ve dizi oyunculuğundan konuştuk.
Tiyatro maceranız nasıl başladı?
İlk defa 1947 Taksim Erkek Lisesi’nde bayağı ciddi bir
jürinin seçimi sonucu Hisse-i Şaika isimli oyunda Bican Efendi rolünü
üstlendim. Bir takım adaylar vardı, adaylar arasından seçilmek dahi bugün
anlatırken gurur veriyor. Çünkü ciddi bir jüriydi, o zamanki ünlü gazeteci Sami
Ayanoğlu vardı, okulun edebiyat hocaları önünde sınavdan geçtik. O günkü
ölçülere göre oyunumu başarılı saydılar. İlk virüsü öyle kaptım yani. Sonra hiç
farkında olmadan birdenbire Eminönü Halk Temsil Kolu’na müracaat ettim. Bir yıl
sonra İstanbul Şehir Tiyatroları çocuk bölümüne katıldım. Orada da çok kısa
sürede, şansım yaver gitti, güzel güzel roller oynamaya başladım. Hayatımın
dönüm noktası ise, 1955’te Komedi Tiyatrosu’nda oynanan “Mahallenin Romanı”
adlı oyundur. Benim orda küçük bir gazeteci rolüm vardı. Reşit Gürzap ise çok
güzel bir roldeydi, bir akşam karmakarışık oldu ortalık, cumartesi akşamıydı
hiç unutmuyorum, Reşit Gürzap şeker komasına girmiş, salon dolu ve oyunun
oynanması lazım. Beni uygun görmüş nedense büyükler, sen yaparsın, biz sana
yardım ederiz dediler, gerçekten de çok yardımları oldu ve oyun çok iyi geçti.
O benim hayatımın dönüm noktası oldu. Çünkü hemen sonra beni kadroya aldılar,
ondan sonra 1962’ye kadar hem çocuk tiyatrosunda, hem de büyük tiyatrosunda
oynadım.
50 seneyi aşkın bir zamandır tiyatroyla iç içesiniz.
Geriye dönüp baktığınızda geçen bu süreyi nasıl tanımlıyorsunuz?
Ben hiç farkında değilim geçen sürenin. Bir dönüşü olsa bu
işin, tekrar dünyaya gelsem, bütün zorluklarına, bütün şikayetlere rağmen yine
aynı işi yapmak isterim. Öyle ki biz hayatımızı hastalığımızı, üzüntülerimizi,
sevinçlerimizi burada yaşıyoruz, buraya geldiğim zaman ben ferahlarım, bütün
sıkıntılarımı atarım, şu çatı altındaki anlar en rahat hissettiğim anlardır. Ve
yıllardır, tiyatroya iki üç saat önce gelirim. Farkına varmadan geldi geçti ve
hep güzel geçti. Çok şanslı sayıyorum kendimi. Ben de çok şanslıyım, eşim de
çok şanslı, çok iyi ellere düştük. Geçmişin gerçek konservatuarı sayılan
İstanbul Şehir Tiyatroları’nda çok şey öğrendik. Her zaman söylediğim gibi o
zamanki büyüklerimizin hepsi hoca vasıflı insanlardı. Bütün imkansızlıklara
rağmen, televizyon olmadığı halde yalnızca radyoda kendimizi gösterirdik, buna
rağmen bütün hoca vasıflı insanlar seyirci tarafından şahsen tanınırdı.
50-60’lı yıllarda çok sayıda sinema filminde rol
almışsınız, sonra uzun bir ara vermişsiniz, ta ki Komiser Şekspir’e kadar…
Ben hep ekonomik nedenlerle girdim sinema işine. Komiser
Şekspir’e kadar da büyük bir ara verdim. Pek anlaşamadım sinemayla, tabirimi
hoşgörün, sinemayı sevmedim. O da beni sevmedi. Ekonomik sıkıntılar olduğu
zaman başvurulacak tek yer orasıydı, televizyon da yoktu tabii. Tiyatroyla hiç
mukayese edilemez bir kulvar. Düşünün şimdi 100 küsur bölümdür bir televizyon
dizisi çekiyoruz. Beğenilen, istenen bir dizi, biliyorsunuz Avrupa Yakası, hep
birinci planda, fakat hala ben çok acemisiyim, yani ona kendimi veremedim.
Teknik bilmiyorum, gerek de görmüyorum, ne derlerse yapmaya çalışıyorum,
becerebildiğim kadar. Komiser Şekspir’de Sinan Çetin geldi, fakat öyle bir
tatlı dille anlattı ki senaryoyu, ‘peki’ demiş bulundum. Sonra anlamadım ne
olduğunu, o hayalinde bazı şeyleri çekmiş, bağladıktan sonra güzel oldu, ama
ben onun bilincinde olmadıktan sonra ne yapayım yani, sarmadı, biz alışmışız
baştan alıp götürmeye…
Oynadığınız baba rollerinde herkes babasından bir parça
buluyor sanki sizde. Sizce bunun sırrı nedir?
Bununla ilgili bir anım da var. Kuruntu Ailesi’ni
oynadığımız zamanlar, Ankara’ya gidiyorum uçakla. Bir grup genç kız… Bir tanesi
koştu geldi, ‘sizi öpebilir miyim, babama benzetiyorum sizi’ dedi, ‘tıpkı
babam’ demeye kalmadı, üç beş kişi hayır benim babam, benim babam diye
geldiler. Meğer onlar voleybol takımıymış, bir yerden dönüyorlarmış, hepsi
benimsemiş, çok hoşuma gitti tabii, benim de arzuladığım oydu, önemli olan orda
bir Türk ailesinin reisini temsil etmek. Benim hep esinlendiğim kişi babam
olmuştur, demek ki babam gerçek bir babaymış, oyunculuğumun yüzde sekseni onun,
çok etkisi altında kalmışım, iyi şeyler vermiş bana, ben de o iyi şeyleri
nakletmeye çalıştım. Bunları duyunca hoşuma gidiyor, babaya benzetilmek güzel
bir şey.
Peki siz nasıl bir babasınız?
Ben aslında iyi bir babayım da, biraz çocuklarımın şikayet
ettiği huylarım da var. Katı kuralları olan bir insanım. Çok kuralcıyımdır.
Fakat mantıksız, manasız kurallar değil bunlar, kendime göre bir mantık
çerçevesinde gelişmiş kurallar, kötü olduğunu da zannetmiyorum. Ama, çocuklar
için tabii hoş bir durum değil o. Zannetmiyorum kötü bir baba olduğumu, gerçek
bir Türk babasıyım. Fazla hoşgörülü değilimdir, yalnız aile içinde değil, iş hayatında
da öyle, çok iyi davranırım, insanlara her türlü imkanı tanırım, ama en ufak
bir şeyde çok çabuk bozulurum, iyi bir şey değil tabii. Yeni kuşak biraz
değişik, kafa yapılarımız değişik. Karşılıklı anlayış gösteriyoruz.
Uzun yıllardan sonra ilk defa Avrupa Yakası’nda, eşiniz
Gönül Hanım’dan farklı bir oyuncuyla; Hümeyra ile oynuyorsunuz…
Hiç yadırgamıyorum bunu. Hatta o kadar garip bir şey ki, ben
onu Gülse hanımın ustalığına veriyorum. Bizim eve sanki makine koyup dinlemiş
gibi bir takım şeyleri aktarıyor dizide. Biz aşağı yukarı bunları yaşıyoruz
diyorum, o kadar benzer şeyler var ki… Mesela son bölümlerden birinde İffet
yediklerime içtiklerime karışıyor, bitki çayları falan, bunları evde de
yaşıyoruz biz. Hatta nedir bu dedim, evde papara, sokakta papara, burada da mı
aynı şeyleri yaşayacağız? Demek ki bir yaştan sonra bu şeylere dikkat ediliyor,
ya sevgiden, ya artık alışkanlık haline geliyor, bir gariplik yaşıyoruz yani.
Son oyununuzdan bahsedelim biraz da…
Son oyun, benim her zaman en çok sevdiğim oyundur. Geçmişe
her zaman çizgi çekerim. Başlarken çok sıkıntı içindeyimdir, başladığında ise
çok rahatlarım, şimdi en sevdiğim oyun bu. Bunu da bir dönem oynayacağız.
Değişik düşünceli insanların çatışması, kuşak çatışmasının getirdiği zorluklar,
yanlışlıklar var oyunda.
