26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Daima genç, daima heyecanlı…

 

Yazı/Text: CEREN ÜNLÜ Fotoğraflar/Photos: GÜRCAN ÖZTÜRK

 

Oyunlarından önce büyük bir heyecan yaşadığını söyleyen Gazanfer Özcan, “Bazı arkadaşları kıskanıyorum, son ana kadar değişik konularda konuşabiliyorlar.

Ben konuşamam, çünkü kendimi işime kanalize ederim, kafam ordadır, anca ona yetebilir,”diyor. 

 

 

Gazanfer Özcan’ı, Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü Tiyatrosu’nun yeni oyunu ‘Öp Babanın Elini’ başlamadan hemen önce kuliste yakaladık. Tiyatroyla dolu dolu geçen 57 senenin ardından Özcan, hala tiyatro sahnesi ve dizi seti arasında geçen tempolu bir koşuşturmanın içinde. Oyun saatini kalp çarpıntıları içinde beklediğini söyleyen bu her dem genç oyuncuyla tiyatrodan, sinemadan ve dizi oyunculuğundan konuştuk.

Tiyatro maceranız nasıl başladı?

İlk defa 1947 Taksim Erkek Lisesi’nde bayağı ciddi bir jürinin seçimi sonucu Hisse-i Şaika isimli oyunda Bican Efendi rolünü üstlendim. Bir takım adaylar vardı, adaylar arasından seçilmek dahi bugün anlatırken gurur veriyor. Çünkü ciddi bir jüriydi, o zamanki ünlü gazeteci Sami Ayanoğlu vardı, okulun edebiyat hocaları önünde sınavdan geçtik. O günkü ölçülere göre oyunumu başarılı saydılar. İlk virüsü öyle kaptım yani. Sonra hiç farkında olmadan birdenbire Eminönü Halk Temsil Kolu’na müracaat ettim. Bir yıl sonra İstanbul Şehir Tiyatroları çocuk bölümüne katıldım. Orada da çok kısa sürede, şansım yaver gitti, güzel güzel roller oynamaya başladım. Hayatımın dönüm noktası ise, 1955’te Komedi Tiyatrosu’nda oynanan “Mahallenin Romanı” adlı oyundur. Benim orda küçük bir gazeteci rolüm vardı. Reşit Gürzap ise çok güzel bir roldeydi, bir akşam karmakarışık oldu ortalık, cumartesi akşamıydı hiç unutmuyorum, Reşit Gürzap şeker komasına girmiş, salon dolu ve oyunun oynanması lazım. Beni uygun görmüş nedense büyükler, sen yaparsın, biz sana yardım ederiz dediler, gerçekten de çok yardımları oldu ve oyun çok iyi geçti. O benim hayatımın dönüm noktası oldu. Çünkü hemen sonra beni kadroya aldılar, ondan sonra 1962’ye kadar hem çocuk tiyatrosunda, hem de büyük tiyatrosunda oynadım.

50 seneyi aşkın bir zamandır tiyatroyla iç içesiniz. Geriye dönüp baktığınızda geçen bu süreyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben hiç farkında değilim geçen sürenin. Bir dönüşü olsa bu işin, tekrar dünyaya gelsem, bütün zorluklarına, bütün şikayetlere rağmen yine aynı işi yapmak isterim. Öyle ki biz hayatımızı hastalığımızı, üzüntülerimizi, sevinçlerimizi burada yaşıyoruz, buraya geldiğim zaman ben ferahlarım, bütün sıkıntılarımı atarım, şu çatı altındaki anlar en rahat hissettiğim anlardır. Ve yıllardır, tiyatroya iki üç saat önce gelirim. Farkına varmadan geldi geçti ve hep güzel geçti. Çok şanslı sayıyorum kendimi. Ben de çok şanslıyım, eşim de çok şanslı, çok iyi ellere düştük. Geçmişin gerçek konservatuarı sayılan İstanbul Şehir Tiyatroları’nda çok şey öğrendik. Her zaman söylediğim gibi o zamanki büyüklerimizin hepsi hoca vasıflı insanlardı. Bütün imkansızlıklara rağmen, televizyon olmadığı halde yalnızca radyoda kendimizi gösterirdik, buna rağmen bütün hoca vasıflı insanlar seyirci tarafından şahsen tanınırdı.

50-60’lı yıllarda çok sayıda sinema filminde rol almışsınız, sonra uzun bir ara vermişsiniz, ta ki Komiser Şekspir’e kadar…

Ben hep ekonomik nedenlerle girdim sinema işine. Komiser Şekspir’e kadar da büyük bir ara verdim. Pek anlaşamadım sinemayla, tabirimi hoşgörün, sinemayı sevmedim. O da beni sevmedi. Ekonomik sıkıntılar olduğu zaman başvurulacak tek yer orasıydı, televizyon da yoktu tabii. Tiyatroyla hiç mukayese edilemez bir kulvar. Düşünün şimdi 100 küsur bölümdür bir televizyon dizisi çekiyoruz. Beğenilen, istenen bir dizi, biliyorsunuz Avrupa Yakası, hep birinci planda, fakat hala ben çok acemisiyim, yani ona kendimi veremedim. Teknik bilmiyorum, gerek de görmüyorum, ne derlerse yapmaya çalışıyorum, becerebildiğim kadar. Komiser Şekspir’de Sinan Çetin geldi, fakat öyle bir tatlı dille anlattı ki senaryoyu, ‘peki’ demiş bulundum. Sonra anlamadım ne olduğunu, o hayalinde bazı şeyleri çekmiş, bağladıktan sonra güzel oldu, ama ben onun bilincinde olmadıktan sonra ne yapayım yani, sarmadı, biz alışmışız baştan alıp götürmeye…

Oynadığınız baba rollerinde herkes babasından bir parça buluyor sanki sizde. Sizce bunun sırrı nedir?

Bununla ilgili bir anım da var. Kuruntu Ailesi’ni oynadığımız zamanlar, Ankara’ya gidiyorum uçakla. Bir grup genç kız… Bir tanesi koştu geldi, ‘sizi öpebilir miyim, babama benzetiyorum sizi’ dedi, ‘tıpkı babam’ demeye kalmadı, üç beş kişi hayır benim babam, benim babam diye geldiler. Meğer onlar voleybol takımıymış, bir yerden dönüyorlarmış, hepsi benimsemiş, çok hoşuma gitti tabii, benim de arzuladığım oydu, önemli olan orda bir Türk ailesinin reisini temsil etmek. Benim hep esinlendiğim kişi babam olmuştur, demek ki babam gerçek bir babaymış, oyunculuğumun yüzde sekseni onun, çok etkisi altında kalmışım, iyi şeyler vermiş bana, ben de o iyi şeyleri nakletmeye çalıştım. Bunları duyunca hoşuma gidiyor, babaya benzetilmek güzel bir şey.

Peki siz nasıl bir babasınız?

Ben aslında iyi bir babayım da, biraz çocuklarımın şikayet ettiği huylarım da var. Katı kuralları olan bir insanım. Çok kuralcıyımdır. Fakat mantıksız, manasız kurallar değil bunlar, kendime göre bir mantık çerçevesinde gelişmiş kurallar, kötü olduğunu da zannetmiyorum. Ama, çocuklar için tabii hoş bir durum değil o. Zannetmiyorum kötü bir baba olduğumu, gerçek bir Türk babasıyım. Fazla hoşgörülü değilimdir, yalnız aile içinde değil, iş hayatında da öyle, çok iyi davranırım, insanlara her türlü imkanı tanırım, ama en ufak bir şeyde çok çabuk bozulurum, iyi bir şey değil tabii. Yeni kuşak biraz değişik, kafa yapılarımız değişik. Karşılıklı anlayış gösteriyoruz.

Uzun yıllardan sonra ilk defa Avrupa Yakası’nda, eşiniz Gönül Hanım’dan farklı bir oyuncuyla; Hümeyra ile oynuyorsunuz…

Hiç yadırgamıyorum bunu. Hatta o kadar garip bir şey ki, ben onu Gülse hanımın ustalığına veriyorum. Bizim eve sanki makine koyup dinlemiş gibi bir takım şeyleri aktarıyor dizide. Biz aşağı yukarı bunları yaşıyoruz diyorum, o kadar benzer şeyler var ki… Mesela son bölümlerden birinde İffet yediklerime içtiklerime karışıyor, bitki çayları falan, bunları evde de yaşıyoruz biz. Hatta nedir bu dedim, evde papara, sokakta papara, burada da mı aynı şeyleri yaşayacağız? Demek ki bir yaştan sonra bu şeylere dikkat ediliyor, ya sevgiden, ya artık alışkanlık haline geliyor, bir gariplik yaşıyoruz yani.

Son oyununuzdan bahsedelim biraz da…

Son oyun, benim her zaman en çok sevdiğim oyundur. Geçmişe her zaman çizgi çekerim. Başlarken çok sıkıntı içindeyimdir, başladığında ise çok rahatlarım, şimdi en sevdiğim oyun bu. Bunu da bir dönem oynayacağız. Değişik düşünceli insanların çatışması, kuşak çatışmasının getirdiği zorluklar, yanlışlıklar var oyunda. 

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


66888 - unknown - 38.107.179.236