Zaman, ne zaman
yenilir?

Hikaye/Story: MURAT UYURKULAK
Karşılıksız aşklara dair sayfalar dolusu külliyat,
aslında sadece zamana, zamanın azlığına, zamansızlığına yakılmış birer ağıt…
Savaş da ona ait, barış da… Hasret de, vuslat da… Kader de kehanet de… Göbek
kesen el de, göz kapatan el de… Zaman… İçinden geçerken dışına çıktığımız
mekân, yakalarken kaybettiğimiz imkân, ne zaman söylense doğru çıkan yegâne
yalan…
Bana sapladığın bıçağı kahkahaya çevireceğim…
Kegome Kegome - Bir rembetiko şarkısı
İnsan can düşmanına âşık olur mu?
Müstakbel katiline deliler gibi tutulur mu?
Kendisine nişan almış, alnından mıhlamaya hazırlanan
sevgilisinin penceresinin altında serenatların en güzelini yapar mı?
Üzerine tam gaz gelen kamyon şoförüne, yolun tam ortasında durup,
ateşli öpücükler yollar mı?
Zehir dolu bir bardağı, içinde ab-ı hayat varmışçasına,
coşkuyla başına diker mi?
Açlıktan ölmek üzereyken, mükellef bir sofranın yanından ruh
gibi, körce geçip gider mi?
Tepesine fosfor bombaları yağdıran bir uçağa çocuklar misali
coşkuyla el sallar mı?
Bütün kelimelerini hızla yok eden kocaman, kötü kokulu bir
silgiye, bilinmez bir dilden, hiç okunmayacak şiirler düzer mi?
Bu tuhaf görünen, ama hiç de öyle olmayan soruların tek bir
yanıtı var: Evet, yapar… Çünkü zaman…
Açın bütün kitapları, cümle lügatları, karşınıza hep o
çıkacak… Hayata, dünyaya, insanlığa birazcık kafa yormuş herkesin esas
meselesi, zaman… Sözgelimi karşılıksız aşklara dair sayfalar dolusu külliyat,
aslında sadece zamana, zamanın azlığına, zamansızlığına yakılmış birer ağıt…
Savaş da ona ait barış da… Hasret de vuslat da… Kader de kehanet de… Göbek
kesen el de, göz kapatan el de… Zaman… İçinden geçerken dışına çıktığımız
mekân, yakalarken kaybettiğimiz imkân, ne zaman söylense doğru çıkan yegâne
yalan…
Ben de zamanla uğraştım yazdığım iki romanda… Zaten roman
yazmak gibi delice, lüzumsuz ve ağrılı bir mesaiye girişmenin bizzat kendisi,
zamana karşı koyma arzusunun sonucu değil miydi? Röportajlarda ‘geleceğe
kalmak’, ‘eserleriyle kalıcı olmak’, ‘gelecek nesillere bugünden ses vermek’
gibi laflar gevelemenin başka ne sebebi olabilirdi?
Zamanın dehşetli akışını durdurmanın çaresini aradım
umutsuzca… Bazen öfkeli naralar attım, onun karşısındaki acizliğimi görüp…
Bazen alttan aldım, belki onunla bir orta yol buluruz, sulh oluruz diye… Zamanı
alt etmek için yalanlar söyledim, kumpaslar kurdum, sinsi gülüşler takındım,
kurlar yaptım, rüşvet zarfları hazırladım… Rezilleştim, düşkünleştim, pestil
oldum yani… Lakin nafile… Ben zamana yükleneyim derken, o üzerimden zarif bir
silindir gibi geçti, ne olduğunu anlayamadan yaşlandım, elimde iki tanecik
romanla öylece kalakaldım…
Kalakaldığım o yerde, o daha az saçlı, daha az güçlü, daha
yorgun ve bitkin olduğum yerde, kendi kendime son bir soru sordum: Zaman, ne
zaman yenilir? Sorunun sıradanlığı ve imkansızlığı karşısında acı acı güldüm…
Öyle acı gülerken, her nedense, önce kalbime, sonra kafama dokundum… Zamanın
değirmeninde öğüttüğü, hem yaşamama hem ölümüme sebep o iki esaslı yerimden
yardım diledim, bana bir ipucu vermeleri için yalvardım onlara… Birdenbire bir
fısıltı yükseldi kalbimden: “Yaşa!” dedi… Bu kadar, tek kelime, bir tek emir…
Sonra beynim girdi araya: “Unut!”
Şaşırdım, çok şaşırdım… Önce ne dediklerini anlayamadım…
Sonra sanki bir perde kalkmaya başladı gözlerimin önünden… Yavaş yavaş bir
gülümseme yayıldı yüzüme… On yılda yazdığım, uğruna hayatımı, sağlığımı,
kalabalığımı harcadığım iki romanın veremediği cevabı, sadece bir anlık
şefkatli dokunuş karşılığında, bir çırpıda vermişti işte kalbim ve beynim…
Kalbimin ve beynimin cevabını sizinle de paylaşmak isterim…
Zaman, ne zaman mı yenilir?
Zamanın sadece bize ait olmadığını anladığımız zaman…
Zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacak kadar âşık olduğumuz
zaman…
Birbirimizle bütün saatleri kıskançlıktan çatlatacak kadar
coşkuyla konuşabildiğimiz zaman…
Birbirimizin gözlerine korkmadan bakabildiğimiz zaman…
Zamanı unuttuğumuz zaman…
Zamanı değil, hayatı sevdiğimiz zaman…