Nişantaşı ‘Mon
Amour’

Hikaye/Story: ESMAHAN AYKOL
Fotoğraflar/Photos: YUNUS EMRE AYDIN
Nişantaşı’na dükkanları değil, o dükkanlardan
alışveriş edenleri görmeye gitmek gerek. Sokaklarda yürüyenleri, caddelerde
karşıdan karşıya geçenleri, kaldırım kahvelerinde oturanları... İnsanları.

Yurtdışından gelen bir tanıdık, İstanbul’da gezip görmesi
gereken yerler hakkında fikrimi sorduğunda, ‘Aman,’ diyorum, ‘Sakın
Nişantaşı’nı atlama. Kapalıçarşı’ya, Topkapı Sarayı’na, Ayasofya’ya,
Süleymaniye’ye nasıl olsa gidersin.’ Sonra, Nişantaşı’nı pek kimseye cazip
gelmeyecek bir şekilde anlatmaya başlıyorum. ‘Dünya markaları var: Louis
Vuitton, Armani, Gucci, Laura Ashley... Yerli markalar da var: Vakko, Beymen,
İpek Kıramer, Yargıcı...’ Eh, takdir edersiniz, bunlar Londra’da da, Madrid’de
de, hatta Avrupa’nın en fukara başkentlerinden biri; Berlin’de bile var. Bana o
soruyu soran tanıdığım da İstanbul’a LV çanta almaya gelen biri olmuyor. ‘Ne
yapayım dükkanları? Dükkanlar her yerde dükkan,’ diyor.
Nişantaşı’na dükkanları değil, o dükkanlardan alışveriş
edenleri görmeye gitmek gerek. Sokaklarda yürüyenleri, caddelerde karşıdan
karşıya geçenleri, kaldırım kahvelerinde oturanları... İnsanları. Ciks, concon,
tiki, kokoş, elit, trendi, sofistike, popüler, güzel, bakımlı, monden,
zengin... Sıfatlardan sıfat beğenip ‘Nişantaşı kadınları’nı tarif etmek,
onlarla birlikte bir cafe’de, buranın da o bildiğiniz İstanbul’a ait olduğunu
düşünerek oturmak gerek. Bence.
Biraz şık gitmeli tabii. Göze batmayacak, cafe’lerin
kapılarında yanyana dizilmiş duran korumalarla takışmadan içeri girebilecek
kadar şık. Benim favori mekanım Abdi İpekçi Caddesi’ndeki -Beymen Cafe adıyla
da maruf- Brasserie. Sağ arka köşede bir yer kapmanızı öneririm. Duvarlar
boydan boya ayna kaplı olduğundan, hem içerde oturanlara, hem de kapıdan giren
çıkana hakim olabilirsiniz böylelikle. Çekinilecek bir şey yok, herkes buraya
görmek ve görülmek için geliyor.
Öğlen saatlerinde iş yemeğine gelen kravatını gevşetmiş
birkaç masa dolusu işadamıyla da karşılaşılsa bile, Brasserie’nin asıl
müşterileri kadınlar. Hemen hepsi sarışın, 15 yaşında da olsalar 70 yaşında da,
şaşırtıcı bir şekilde birbirine benzeyen kadınlar bunlar. Literatüre iyiden
iyiye giren ‘Nişantaşı kadınları’ tanımlamasının işaret ettiği de bu benzerlik.
Aynı estetik cerrahın elinden çıkmış burunlar, dudaklar, aynı yüz gerdirme
operasyonları, aynı marka kılık kıyafet, aynı kaslara vurulan botoks iğneleri,
cildin altına vitamin kokteylleri, haftanın birkaç günü solaryum seansları...
Ah, tabii o turuncu suratların müsebbibi solaryum. En fenası da o. Bence.
Sonra mesela, Türkçe konuşmayan bir garson arasanız
İstanbul’da, nerde bulursunuz? Tabii ki Nişantaşı’nda. İngilizcesi iyi olmayan
Türkleri bilemem ama İstanbul’a gelen bir turist için bulunmaz nimet. Hiç
zorlanmadan sipariş verir, garsona hangi yemeği tavsiye ettiğini sorar...
Tabii Nişantaşı bir tek cafe’den ibaret değil. Kesif bir
parfüm kokusunun kapladığı sokaklardan geçip; İtalyan, Çin, Fransız, Türk
mutfaklarının iyi örneklerini sunan restoranlardan birine girmek, buralarda
lokal veya milli şöhretlerle karşılaşmak imkanı da vardır. Reasürans Pasajı’nın
içindeki Touch Down’da iyi müzik dinlenir, Cafe Wien’in Apfel-Strudel’i, daha
önce hiç yememişseniz ilginizi çekebilir. Emporio Armani butiğinin içindeki
Caffe de, yoldan gelip geçenleri ve çevre masalardakileri izlemek gibi çeşit
çeşit imkanlar sunmasıyla tanınmıştır.
Bu kadar gözde olduğuna göre kaçınılmaz, Nişantaşı’nın en
büyük sorunlarından biri park yeri bulmaktır. Kaldırımın ortasına park etmiş
otomobiller, semti yürüyerek gezmek isteyenlere hayatı bir miktar zindan
edebilir. Tabii ki bu durumdan en çok bu semtte oturan insanlar şikayetçidir.
Nişantaşı’nın sakinleri, deminden beri anlattığım cafe’lerde oturan veya
sokaklara parfüm kokuları saçanlar değildir. Birkaç kuşaktan beri buralıdır
sakinlerin pek çoğu, kentli orta sınıftır, yaş ortalaması da epeyce yüksektir.
Oysa Nişantaşı, İstanbul’un görece genç semtlerinden
biridir. 1857’de Sultan Abdülmecid’in kurdurduğu Belediye dairelerinin ik
icraatlarından biri, İstanbullulara korku salan Beşiktaş sırtlarındaki ıssız
koruların adam edilmesiydi. Biri, bugün Rumeli ve Valikonağı caddelerinin
kesiştiği yerde, diğeri de Teşvikiye Karakolu’nun yanında duran taşlar, semtin
sınırlarını belirlemek için konmuş, buralar yerleşime açılmıştı. Neo-Klasik
tarzdaki Teşvikiye Karakolu ve Neo-Barok Teşvikiye Camii de aynı dönemde,
Abdülmecid tarafından inşa ettirilmiştir. Padişah’ın Topkapı Sarayı’nı terk
edip, Dolmabahçe’de yeni yaptırdığı -uğruna büyük miktarda dış borç alınan-
saraya taşınmasından sonra da sosyal etkinliklerin bir çoğu bugünkü
Nişantaşı’nda gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Kentin ilk apartmanlarını,
merdivenleri halı kaplı o güzelim Art-Nouveau binaları görmek için bile
Nişantaşı’na gitmeye değer. Bir de unutmadan, Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ta
anlattığı Alaaddin’in Dükkanı da burdadır. Teşvikiye Karakolu’nun tam karşı
köşesinde.

Nişantaşı mekanları kesif bir parfüm kokusu eşliğinde tüm
mutfakların en iyi örneklerini sunar.
