26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Kamusal Mekan - Özel Mekan: Türkiye’de Bir Kavram Çiftinin İcadı

 

 

Uğur Tanyeli n 1860 tarihli bir İngilizce-Türkçe sözlükte “private” sözcüğünün karşılıkları şöyle: “(1) Halvete mahsus: mahsus: has: (2) gizlü: saklu: hafi: mektum: mahremane: (3) resmi ve miri yahud ticarete umum olmayub ahad-ı nasa ve umur-ı zatiyeye mahsus: adi: zati: ferdi…”. “Privacy”nin karşılıkları “(1) Halvet: tenhalık: yalnızlık. (2) Halvet: tenha yer: köşe: köşe-i inziva: nihanhane: gizlilik: mektumiyet…”.1 “Public”in yanında şunlar sıralanıyor: Sıfat olarak: “(1) Umuma şayi ve müşterek: ‘Amm: umumi: (2) devletin: miri: amire: mamure: (3) devletin hizmetinde olan: (4) mütevatir: (5) aleni (…) (6) cumhurun: ortalığın: alemin: halkın: milletin: (7) devletin her hangi bir fer’inin: eyaletin: sancağın: nahiyenin: şehrin: köyün: mahallenin: çarşunun: ordunun: donanmanın: hazinenin: zabıtanın: ilh.”. İsim olarak “public” ise: “Cumhur: millet: halk: ortalık: amme: alem”2. Şemseddin Sami’nin 1901’de ilk baskısı yapılan Kamus-ı Fransevi’sinde “privé”nin karşılıkları “délits priveés= ceraim-i hususiye. Kendi şahsı namına. Has, mahsus” şeklinde3. Aynı sözlük “publique”in Türkçe karşılıklarını “umumi, ‘amm. Umum indinde malum olan. Alenen (…) vaki olan, aleni” olarak veriyor4.

 

Batı dillerinden en azından birbuçuk yüzyıldır azımsanmayacak sayıda çeviri üretmiş bir dilin “özel” ve “kamusal” kavramlarını anlatmak için başvurduğu terminolojik malzeme, daha ilk bakışta bile, örneğin, İngilizce’dekine benzemiyor. Raymond Williams’ın Keywords’ündeki ilgili madde ile yapılacak bir karşılaştırma5, Türkçe “özel” ile İngilizce “private”ın eşanlamlı olduğunu söylemeye dahi imkan vermiyor. Kavramın Batı Avrupa’daki ve Türkiye’deki tarihçelerinin ve semantik serüvenlerinin paralel olmadığı kesin. Bu nedenle de, sözlükler sözkonusu Batı kavramlarını Türkçe’ye aktarırken zorlanıyorlar. Kaçınılmaz olarak, yakın anlamlı sözcüklerden medet umuyor, Batılı kavramın kendilerine çağrıştırdıklarını aktarmak zorunda kalıyorlar. Daha eski bir sözlük olan Redhouse “private”ı ve “privacy”yi modernleşme öncesi Osmanlı zihniyet yapıları içinde tanımlamaya daha yakın duruyor. “Halvet” sözcüğü ve türevleriyle yapılan karşılık bulma denemeleri böyle. Bunlar özelin yalnızlık, toplum yaşamından çekilme ve tenha gibi tanımlanmasını sağlıyor. “Halvet” sözcüğünün, tekil olarak ibadete çekilme yeri, inziva köşesi, başkaları tarafından duyulmaksızın gizli konuşma yapma mekanı, genel hamamlarda tek kişilik yıkanma odası gibi daha eski anlamları olduğu biliniyor. “Private” için geç

19. yüzyıl Türkçe’sinde gizli, saklı ve mahrem gibi karşılıklar önerilişi, bu dili kullananların, kendilerine henüz yabancı olduğu anlaşılan “özel” kavramını ancak böyle kavrayabildiklerini gösteriyor. Onlar, özel sözcüğünü, başkalarının gözlerinden ve kulaklarından uzak tutulması gereken ve mahrem olan gibi çok bildik eski kavramlarla ilişkili düşünebiliyorlar.

 

Redhouse sözlüğünde “public” karşılığı olarak verilen sözcüklerin ise önemli kesimi “genel” kavramına gönderme yapıyor. Ama asıl önemlisi “public”in halk, millet ve özellikle de devletle ilişkili olanları tanımlayışı. Sözlük, “public” karşılığı olarak Osmanlı mülki hiyerarşisindeki bazı birimleri (eyalet, sancak, nahiye, şehir, köy) sayıp döküyor ve kavramı onlara ilişkin diyerek ifade etmeyi deniyor. Bu kültür alanı içinde varlık kazanmış olanlar, devletin dışında bir kamu tarif edemiyorlar. Daha doğrusu, Batı dillerindeki kamuya Türkçe’de en fazla yakıştırabildikleri karşılık, devletle ve yönetimle ilişkili olanları niteleyen sıfatlar olabiliyor.

 

Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Fransevi’sinden anlaşıldığı kadarıyla, her iki kavram da 20. yüzyıl başlarında artık Türkçe’deki geleneksel kimi kavramlara göndermeli olarak tarif edilmekten uzaklaşmaktadır. Ancak, bunun anlamı, artık sözkonusu kavramların Türkçe’de İngilizce ve Fransızca’dakine benzer biçimde inşa edildiği değil. Örneğin, Sami, “privé”yi sadece bir örnekle, “délits privés” tamlaması bağlamında “ceraim-i hususiye” (kişisel suçlar) olarak tanımlamakla yetiniyor. Genel tanım ise “kendi şahsı adına” olarak verilmiş. “Publique” yine “umumi” (genel) kavramıyla karşılanıyor, fakat “aleni”, “alenen” (açıkta ve görünür olma durumu) gibi karşılıkları da var. Bir eylemin kimseden gizlenmeyerek açıkta gerçekleşmesinin “kamu”nun ya da “kamusal”ın tanımı olduğunu söylemek zor. Ne var ki, Osmanlı entelektüeli için henüz “public” ile “openly” eşanlamlı sayılabilir nitelikte. İlk baskısı 1947’de yapılmış Oxford Türkçe-İngilizce sözlüğü bile “alenen”in iki karşılığından birini “publicly” olarak veriyor6. Anlaşılan,

20. yüzyılın ortasında bile “public”in karşılığı için hala yakın anlamlılar üzerinden bir sözlükçülük etkinliği yürütülüyor. Oysa Türkçe’deki “aleni” (sıfat) ve “alenen”in (zarf) hassas karşılığı “herkesin gözü önünde yapılıp herkes tarafından bilinen ve yadsınamayacak kadar açık ve kesin” (örneğin, aleni bir adaletsizlik, aleni bir husumet) diye tanımlanıyor7.

 

Daha da çarpıcı olan, “private”ın “has” biçimindeki karşılığı. Bu terim Klasik Osmanlıca’daki çoğu tamlamada özeli değil, sultana ait olanı niteliyor8. Örneğin, tarihçi Selaniki’ye göre, 2. Selim Ayasofya’da büyük çaplı bir restorasyona giriştiğinde bu yapıyı “eser-i has” edinmek istemişti9. Burada anlatılmak istenen, Ayasofya’nın sultanın özel yapısı kılınmak istendiği değil, bir emperyal yapı, gelecekte 2. Selim’in adıyla hatırlanacak bir anıt olarak düşünüldüğüydü. Benzer onlarca kullanım var: Hassa avcılar, hassa ordusu, has fırın, hassa matbahı, hassa müezzinleri, hassa tabibleri vs. gibi. “Hassa Mimarları” terimi ise bu kullanımın en iyi örneği. Burada sözü edilen örgüt için Batı dillerinde bir karşılık, olsa olsa “royal architects” olabilirdi. Çağdaş kavramlar evreni içinden bakıldığında, özel olmaktan alabildiğine uzak, tam anlamıyla kamu görevi yapan bir grup meslek adamından söz ediliyor burada. Şimdi bir kez daha aynı açmaza gelip dayanılıyor: Osmanlıca “has”, “özel”in mi yoksa “kamusal”ın mı karşılığıdır? Yanıt çok yalın: Hiçbirinin.

 

O halde sorulması gereken soru şu: Ortada terminolojik bir katastrof mu var? Bu sorunun yanıtı çelişik. Ortada hem bir terminolojik katastrof var, hem de yok.

 

En azından 19. yüzyılın ikinci yarısı öncesinde Osmanlı dünyası bu tür bir terminolojik sıkıntı yaşamıyor; çünkü böyle bir kavramlaştırma ihtiyacı duymuş gözükmüyor. Ne var ki, kamusal-özel kavram çiftini var etmemiş, bu ihtiyacı duymamış, o kavram çiftinin işaret ettiği mimari-kentsel gerçeklikleri üretmemiş bir kültür, 19. yüzyıl ortalarından başlayarak, başka bir kültür alanıyla entelektüel bir karşılaşma yaşıyor. Eşzamanlı olarak kapitalist üretim ilişkileri dünyasıyla da bütünleşmeye koyuluyor. Bunun anlamı şu: Karşılaştığı ekonomik ve kültürel dünya içinde biçimlenmiş bu kavram çiftini kullanmaksızın kavrayamayacağı olgularla yüzyüze geliyor. Sonuç, tabii ki bir çeviri açmazı yaşamak olacaktır. Ancak, kavramlar sözlüklerde yaratılmazlar. Dolayısıyla, sorun sözlükçülüğe ilişkin değildir. Kamusal alan ile özel alanın inşa edilmesine ilişkin bir açmazdır bu. Yani göndermesi olmayan bu kavramları Türkçe’de var etmek demek, işaret ettikleri gerçeklikleri de inşa etmek (ya da edememek) demektir. Bunun ne denli çetrefil bir uğraş olduğu 20. yüzyılın sonlarında bile hala durulmamış bir mücadele bölgesi oluşturmasından da belli.

 

Kökenleri Antik Roma’ya dek uzanan kamusal-özel kavram çiftini ve fiziksel çevre bağlamında işaret ettiği kamusal ve özel mekanlar ikililiğini neredeyse 20. yüzyıla kadar var etmemiş olması Osmanlı ve Türk (hatta tüm Batılı olmayan) kültür alanına özgü bir anomali değil. Başka bir anlatımla, burada özel ve kamusal arasında bir belirsizlik yok. Burada var olmayan şey, dünyanın özel ve kamusal bileşenler halinde bir yarılmaya tabi tutuluşudur. Osmanlı dünyası toplumsal alanı da, fiziksel çevreyi de sözkonusu terim çiftinin tanımlayabileceğinden daha karmaşık biçimde kavramlaştırıyor. Örneğin, toplumsal bağlamda özel ve kamusal yaşamın burada Batı Avrupa’da olduğu biçimde bir kutupsallık oluşturdukları söylenemez. O terimlerle adlandırmakta ısrar edilirse, Osmanlı’da kamusal yaşamın kamusal olduğu kadar özel ve özel olduğu kadar da kamusal olduğunu söylemek gerekecektir. İkisinin arasına bir sınır çizmek neredeyse olanaksız gibidir. Servetin bile özel olarak tanımlanmasının zor olduğu bilinir. Tanzimat’a kadar sadece yüksek devlet görevlilerinin değil, tüm Osmanlı uyruklarının mal ve mülklerinin müsadere uygulamasına tabi tutulabilmesi olağan bir pratikti. Ancak, bu uygulamayı özel olanı kamusallaştırma edimi olarak anlamak olanaksız. Aksine, müsadere edilen servetin özel olduğunu söylemek ne kadar olanaksızsa, müsadere işlemi sonrasında kamusallaştığını söylemek de o kadar zordur.

 

Osmanlı dünyasında mülkiyet yapılarının kamusal-özel kutupsallığı içinde kavranamayacağının aydınlatıcı örnekleri, Osmanlı üst sınıflarının ekonomik etkinlikleri içinde bulunur. Paşalar “kendi” servetleri aracılığıyla yaptıkları hayır etkinlikleri için sürekli devlet örgütlerini ve görevlilerini kullanırlar. Hanedan üyeleri için de bu aynen geçerlidir. Vakıf kurumu ise, ağırlıklı olarak, merkezi yönetim tarafından tahsis edilen “resmi” gelir kaynaklarının belirli bir toplumsal hizmeti görmek amacıyla kullanılmak üzere vakfa aktarılması biçiminde işler. Kişisel olanaklarla yaptırıldığı savlanan çoğu büyük inşaat girişimi aslında devlet kaynaklarıyla finanse edilir. Sözgelimi, Kanuni’nin kızı “Mihrümah Sultan (…) hazretleri beş yüz bin altun harc u sarf eyleyüp” Mekke’ye suyolu yaptırtmıştır; ama belgeler üzerinde yapılan bir araştırma aslında tüm harcama ve yapımın merkezi yönetim tarafından yürütüldüğünü apaçık ortaya koyar10.

 

Hiçbir mal ya da mülk, özel oluşunun ona verdiği bir dokunulmazlık zırhına sahip değildir. Bunun ille de üst sınıflar için olduğu gibi müsadere mekanizmasıyla işlemesi gerekmez. Servetin ve mülkün kullanımının önünde, onu özel olarak nitelemeyi olanaksız kılacak sınırlamalar ve müdahale etme fırsatları vardır. Örneğin, 21 Ramazan 1046/16 Şubat 1637 tarihli bir Osmanlı belgesi İstanbul’un bir mahallesinde Müslümanlar’ın Hıristiyanlar’a yaptıkları satışlar sonucu mahallenin Hıristiyan ağırlıklı hale geldiğini, bu nedenle şikayetler yapıldığını anlatır ve şu emri verir: Bu mahallede ev sahibi olan Hıristiyanlar, ya evlerini Müslümanlar’a satacak, ya da din değiştireceklerdir11. Sonuçta o Hıristiyanlar ne din değiştirmiş, ne de mülklerini satmış gözüküyorlar; üstelik, bir yüzyıl sonra sözkonusu mahalle tümüyle bir Hıristiyan yerleşme alanına dönüşmüştür. Ancak, bu örnek durum ne özel yaşam, ne özel mülk, ne de kamusal alan kavramlarının var olmadığı bir dünyanın nasıl işlediğini yeterince kanıtlıyor. Böylesi müdahale örneklerinin sayısı, dinsel kimliğe ancak kısmen bağlı olarak ve Müslümanlar’ı da içerecek şekilde, alabildiğine çoğaltılabilir.        

 

Belli ki, fiziksel çevreyi alanda inşa etmek ve zihinde kavramlaştırmak için onu kamusal-özel ikililiği çerçevesinde düşünmek dışında da tarihsel alternatifler var ve Osmanlılar da bunlardan birini var ediyorlar. Yani, bütün dünya mimarlık ve kent tarihini kamusal-özel mekan ikililiği içinden okumak biçimindeki kuramsal yaklaşıma kuşkuyla bakmak gerekiyor.        

 

Osmanlı dünyasında fiziksel, özellikle de kentsel çevreyi, kamusal-özel kavram ikizi aracılığıyla kavrama olanağı yoksa, bundan elde edilecek sonuç, ortaya farklılaşmamış, monolitik bir mekan düzeninin çıktığı olamaz. Doğal olarak Osmanlı insanının yaşamının da, özel ve kamusal yarılmasına tabi olmadığı için, farklılaşmamış amorf bir bütün olduğu söylenemez. Anlatılmak istenen, burada bir “dichotomy” yerine, mahremiyet ve toplumsallığın sayısız ara değerini içeren karmaşık bir yaşam düzeni ve mekan biçimlenmesinin geçerli olduğudur. Yani, toplumsal müdahalenin mümkün olduğu ve olmadığı alanlar arasında hassas bir denge vardır. Her hassas dengede sözkonusu olduğu gibi de, sürekli bir mücadele ortamının tesis edildiği söylenebilir. Daha açık bir deyişle, mahreme müdahale etmeye eğilimli toplumsallık ve toplumsallıkla mücadele halinde mahremiyet alanları inşa edilmiştir. Kentsel alanı biçimlendiren süreçler –ev iç mekanından açık alanlara dek– bu gerilim çerçevesinde okunabilir. Yukarıdaki, evlerini korumak için din değiştirmeleri önerilen Hıristiyanlar’a ilişkin örnek bu mücadelenin bir evresine işaret ediyor. Mücadelenin çok daha olağan ve süreklilik gösteren biçimleri de vardır. Örneğin, konutların gerek arsa çeperini zorlayarak, gerekse de çıkmalarla sokak bütünlüğüne sürekli tecavüz ettiği bir kent fizyonomisi böyle bir mücadele ortamında oluşacaktır. Osmanlı kentinde sokak ve her tür açık alan (camilerin avluları bile) biraz çabalanarak mahremin alanına alınabilecek bir rezerv gibi görülür. Yüzyıllar boyunca bunu engellemeye yönelik hemen hemen hiçbir yasal düzenleme –sözgelimi kadastro– yapılmamış oluşu ise şaşırtıcı değildir. Arsasını genişleten ya da sokağın üzerine taşan malsahibi kamuya ait olanı çaldığını düşünmez. Kamusalın tanımının yapılmadığı bir kültürel ortamda böyle bir endişe de duyulmayacaktır. O, hiçkimseye ait olmayanın bir kesimini, ihtiyacı kadar ve o hassas dengeyi altüst etmeyecek biçimde kendine mal eder. Bu nedenledir ki, kentsel düzeni kamusal-özel “dichotomy”si bağlamında sabitlemenin aracı olan kadastro, Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul’da 1930’ların sonunda bile tamamlanmış değildir12. Sadece bu gecikme dahi sözkonusu kavram çiftinin Türkiye’deki anlamına ilişkin çok şey söyler. 

 

Konut, kentsel alanı biçimlendiren mücadelenin odağını oluşturuyor. Konutlar hakkında dönemin özgün kaynaklarından edinilen bilgiler, Osmanlı barınma kültürü üzerine yapılmış kimi araştırmalardaki abartılı mahremiyet vurgularını doğrulamıyor. Yani, Osmanlı evinin mahremiyeti, kamusal alandan kesin sınırlarla yalıtılmış özel alanın dışa kapalılığı olarak tarif edilemez. Hatta geleneksel mahremiyet, sanıldığının aksine, sadece dışa kapalılıkla ve görünürlüğü kısıtlamakla tanımlı statik bir olgu da sayılamaz. Bu amaçla, evin iç mekanını, yani ev halkının kendi içinde mahrem yaşayabilme olanaklarını bir yana bırakıp, sadece ev halkının dışarısı ile olan ilişkilerine bakmakta yarar var. İnşa edilmiş çevrenin mikrodan makro ölçeğe dek nasıl kavranıp, nasıl tanımlandığı ancak bu ilişkilerin içinde okunacaktır. Sözkonusu ilişkiler farklı konut tiplerine ve kullanıcılarına göre değişkenlik gösteriyor.

 

Daha 15. yüzyıldan başlayarak, İstanbul konut stoğunun en mütevazı katmanını “hücerat” denilen tek odalı dizi konutlar oluşturmaktadır13. Bunlar genellikle vakıfların elinde bulunurlar. Yanyana dizilmiş kargir ve eşboyutlu odaların sokağa kapıyla bağlı bir avluya açıldığı bir kolektif konut türü niteliğindedirler. Kimileri sadece bekar erkeklere kiralanan hüceratın ağırlıklı kesimi aile konutudur. Kuşkusuz, bekar erkeklerle ailelerin aynı hücerat sitesinde barınması sözkonusu olmaz. Bu gibi hücre gruplarında mahrem olanın iki aşamalı bir sınırı vardır. Mahremiyetin nüvesini tanımlayan ilk sınır ailenin barındığı hücrenin kapısından geçer. Avlu tüm hücrelerin ortak kullanımındadır. Onu bu katmanlaşma içindeki birinci toplumsallaşma mekanı olarak tanımlamak yanlış olmaz. Hiçbir hücrenin bağımsız helası, mutfağı bulunmaz. Avlu iyi havalarda belli ki bu hücre kompleksinde barınanların –özellikle kadınların– ortak kullanım alanıdır. Dikkat edilirse, ne özeldir, ne de kamusal. Sokak mekanıyla kontrollü bir ilişkisi vardır. Dolayısıyla, ikinci mahremiyet sınırı sokağı hücre kompleksinden ayıran kapıyla tanımlanır. Ne var ki, hücerat aynı zamanda bir mahallenin içinde konumlanmaktadır. Mahallenin sokağı (ya da sokakları) ikinci bir toplumsallaşma mekanı niteliğindedir. Ancak, onlar da tüm kentlinin kullanımına açık olmaktan çok, öncelikle o mahallede oturanların toplumsallaşma talebine yanıt verirler. O halde, mahallenin hemen hemen hiçbir zaman fiziksel bir engelle tanımlı olmayan saymaca sınırı da bir başka mahremiyet katmanı oluşturur. O sınırın ihlaline sıcak bakılmaz. Gerekli olmadıkça, başka mahallelerin sakinlerince çiğnenmesi sempatiyle karşılanmaz. Sokak o mahallelinin toplumsallaşma mekanıdır; tüm kentin değil.

 

O halde burada yine bir özel-kamusal “dichotomy”sinden değil, mahremiyet merkezini oluşturan bir nüveden başlayarak katman katman farklı düzeylerde toplumsallaşma ve mahremiyet olanağı veren dış mekanlara doğru bir açılımdan söz edilebilir. Mahallenin mescidi bile öncelikle mahallelinin kullanımı içindir. Bir toplumsallaşma mekanıdır; ama bir kamusal mekan değildir. Çünkü kamu diye adlandırılan farazi bir toplumsal bütüne değil, üyeleri belirli, gerçek bir cemaat oluşturan mahalleye aittir. Üstelik de sadece mahalleliye ait oluşu bağlamında belirli bir mahremiyeti de bulunur. Sennett’in14 Batı Avrupa kentleri için iddia ettiği gibi, insanların belirli mekanlarda yoğun toplumsal ilişkiler kurma olanaklarına sahip olmaları kamusallaşma demekse, buradaki de bir kamusallaşmadır. Öyle ki, hiçbir çağdaş iletişim olanağına, yazılı ve sözlü basına sahip olmaksızın, tüm kentte olup bitenlerden hemen haberdar olmayı mümkün kılan bir toplumsal ağa katılmayı sağlar. Örneğin, Soğanağa Mahallesi imamı Hafız Mehmed Efendi tarafından tutulan bir günlük15, olağan bir İstanbullu’nun 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyılın hemen başlarında on yılı aşkın bir süre boyunca, İstanbul’da ve hatta merkezi yönetim katında olup biten herşeyden nasıl bu denli ayrıntılı (ve şaşılacak oranda doğru) bilgi edinebildiğini merak ettirir. Anlaşılan, cemaat ilişkileriyle tanımlı bir evrende yaşıyor olmak, toplum bütününü ilgilendiren konularda bilgilenmeye engel oluşturmaz.    

 

Üst sınıfların konutlarında da benzer bir katmanlı mekan kurgusuyla karşılaşılır. 16. ve 17. yüzyıl Osmanlı metinlerinde “içli-dışlı ev” olarak adlandırılan konut böyle bir mekansal düzeni temsil eder. Evin bir kesiminin dışa daha çok, bir kesimininse daha az açık (daha az ve daha çok mahrem) olduğu anlamına gelen bu terim, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki selamlık-harem biçimindeki ikili konut tipolojisinin öncülü olmalıdır. Terimin işaret ettiği ise, evin sadece aile (kanbağıyla bağlantılı olmayan çok genişletilmiş bir anlamda olabilir) üyelerinin kullanımına tahsis edilmiş bir “iç” ve dışarıdan gelenlere (konuklar, kapı halkı, hizmetliler vs. ile ahırlar, mutfak, depo) açık bir “dış” bölümden oluştuğudur. Dış bölüm sokağın ev içindeki çok daha denetimli bir devamı gibidir. “İç”, derin mahremiyetin alanıysa, “dış”, toplumsal etkinliklerle aile yaşamının arakesit bölgesidir ve daha sığ bir mahremiyete sahiptir. “İç” bile katmanlı bir mahremiyete sahiptir. Konak ve saraylarda en üst sınıftan erkek ve kadınlar kendi kişisel odalarında adeta yalıtılmış bir yaşam sürerler. Orada yaşamakta, uyumakta, hatta konuk kabul etmektedirler. Saraylarda yemek saati geldiğinde mutfaktan odalara doğru herkesin kişisel yemeğini taşıyan bir “tablakarlar” ordusu harekete geçer. Yemek bile bireysel olarak yenir. Bu tür bir barınma düzeninde üst sınıf üyesinin odası adeta ev içinde bir evdir.

 

İstanbul dışındaki bazı yerlerde, daha mütevazı olanaklarla inşa edilmiş kimi konutlarda da aynı ikili bünyenin görüldüğü anlaşılıyor. İlginç bir araştırma, 16. yüzyılda Edremit ve yöresindeki erkekler arası içki toplantılarının çok büyük çoğunlukla “oda” diye adlandırılan mekanlarda yapıldığını ortaya koyuyor16. O dönemde (en azından Edremit yöresinde) bugünkü anlamını taşımayan “oda”, evin aileye ayrılmış “iç” kesimine eklemlenen, ama ondan bir biçimde yalıtılmış olan ve bu tür “toplumsallaştırıcı” etkinliklere hizmet eden bir dış elemandır. Eldeki yüzlerce mahkeme kaydının gösterdiği üzere, ev sahipleri dostlarını orada toplamakta, içkili –hatta fahişelerin de katıldığı– toplantılar düzenlemektedirler. Bu örneklerde, “oda”nın mahremin en uç noktasını değil, bir ara değerini temsil ettiği şuradan belli ki, orada yapılan toplantılar sık sık adli kovuşturmaya konu olabilmekte, davalar açılmaktadır. Mahremiyetin ve toplumsallığın alanları arasındaki mücadele “oda” bağlamında da sürmüş olmalıdır. Aynı araştırmacıya göre, bu tür toplantıların “oda”dan meyhaneye geçmesi muhtemelen 17. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak gündeme gelmiştir17. Yani adım adım evin “dış”ından biraz daha dışarı çıkıldığı düşünülebilir.

 

Evle dışarısı arasındaki bu ilişki sadece içkili toplantı konusunda geçerli değil. Toplumsallaşmanın sözkonusu olduğu her durumda evin toplumsallaşma ortamı olma rolünü kendi dışındaki mekanlarla paylaştığı görülüyor. Sözgelimi, Peçevi kahvenin 16. yüzyılda İstanbul’a girişiyle birlikte evlerde dostlara masraflı ziyafetler verme alışkanlığının ortadan kalktığını ve yerine konukları kahvehanelere davet etme yöntemine başvurulur olduğunu yazar18. Bu yeni modanın ne kadar sürdüğü bilinmez. Ancak, evin “dış”ından daha da dışarı doğru uzanan bir toplumsallaşma güzergahı bulunduğu tartışılmayacak kadar açıktır. Ne var ki, kahvehaneye ve onun toplumsallaştırıcı rolüne yönelik uzun sürmüş ciddi muhalefet19 şunu da gösteriyor: Derin mahremden dışa doğru olan bir açılım güzergahı bulunduğu gibi, dışarıdan da içeri doğru iten bir kapanma güzergahı yüzyıllar boyunca var olmayı sürdürmüştür. Ama 20. yüzyılın başlarında bile kahvehane, özel-kamusal kutupsallığı üretmeyen bu toplumsal ortamı temsil etmeyi çok iyi sürdürüyordu. Örneğin, özellikle İstanbul’un mütevazı semtlerinde, erkekler mahalle kahvelerine akşam yemeği sonrasında gecelik entarileri ve terlikleriyle geliyorlardı20. Kahvehane evin bir uzantısı gibiydi. Bu durumda bir kez daha konutun “dış”a doğru açılışından söz etmek mümkündür. Yani, Batı Avrupa terimleriyle söylenirse, kamusal nitelikte olan bir mekan “özellik” kimliği edinmişti. 

 

Böyle bir dünyada, kişisel yaşamın nasıl örgütlendiğini kavramak kolaylaşmaktadır. Yoksul ve ortahalliler için, gecelikle gidilen kahvehaneler örneğinde olduğu gibi, 20. yüzyıl başlarında bile, evin içiyle dışı ancak en mahrem ilişkiler bağlamında tanımlıdır. Toplumun üst katmanı için de, yine özel yaşam-kamusal yaşam “dichotomy”sinin sözkonusu olmadığı anlaşılıyor. Üst sınıf erkeklerinin yaşamında kişiselle toplumsal olan birbirinden yalıtılamayacak kadar çok sık kesişmektedir. Yüksek bürokratlar yanlarında, “kapı halkı” olarak adlandırılan ve sayısı mali olanaklarına bağlı olarak değişen genişlikte bir alt kadroyu konutlarında beslemekte ve barındırmaktadır. Bunlar olağan ev hizmetlileri değildir. Görevleri ev sahibinin toplumsal-yönetimsel rolüyle doğrudan bağlantılıdır. Bir anlamda memur, bir anlamda stajyer memur adayları olarak nitelenebilirler.

 

19. yüzyılın ortasına gelmeden, modernleşme kapı halkını tasfiye eder, modern bürokrasi kurulmaya başlanır. Sonuçta, devlet yöneticilerinin konutlarında evsel yaşamla yönetim pratiklerinin kesişme bölgesi olan “dış”, bu karmaşık yapısını yitirir. Ancak, üst sınıfların konakları yine de salt özel mekan kimliği edinmez. Bu kez selamlık doğar. Evin daha az mahrem, daha çok toplumsal kesimi orasıdır. Hala bir arakesit bölgesidir, ama artık genelde erkek konukların ağırlandığı tek işlevli bir kesime dönüşmüştür. Özel mekan olma niteliğinden alabildiğine uzaktır. Özellikle üst sınıfların konutlarının bu kesimine, örneğin, ramazanda her isteyen kadın veya erkek girebilir, yemek yiyip, “diş kirası” adlı küçük armağanı da alıp gidebilirdi21. Bu pratik 1910’lara dek sürecektir. Selamlığın bir imaret, bir misafirhane gibi işlev görmesi, bir kez daha onu (ve tabii ki konutu) özel ve kamusal kutupsallığı içinde tanımlamanın olanaksızlığını gösteriyor.

 

18. yüzyıl içinde ortaya çıktığı ve Cumhuriyet’le birlikte sonlandığı anlaşılan “donanma” pratiği de, konut mekanının mahremiyetinden büyük oranda sıyrılıp bir toplumsallaşma mekanına, adeta kamusal alana kolayca dönüşebildiğini gösterir. Donanma, sultanın tahta çıkış tarihinde ve doğum gününde yapılan bir aydınlatma ve kutlama etkinliğidir. Ancak, bu denli kamusallık izlenimi veren bir etkinliğin bile zorunlu olarak kamusal tanımını hak etmesi mümkün gözükmüyor. Donanma, özellikle varlıklı üst sınıf üyelerinin kendi konutları ve bahçeleri içinde gerçekleştirdikleri, ancak halka açık bir kutlama türü olarak düşünülmelidir. Bu amaçla geniş bahçeleri olanlar, onu ve konutlarını fener, bayrak ve pankartlarla süsler, gelenlere yiyecek servisi yaptırır, müzikçiler kiralar, bu kutlamayı genel bir eğlenceye dönüştürürlerdi22. Bahçenin kolayca parka dönüşebilmesi kamusal-özel kutupsallığının Geç Osmanlı İstanbullu’su için bile anlamlı olmadığını ortaya koymaktadır. İlginçtir, ev mekanının bu özgül dışa açılımı 20. yüzyılın son çeyreğine dek gündelik dilde izlerini sürdürecekti. Gereksiz yere açık bırakılan ışıklar için kullanılan “ne o donanma mı var?” deyimi bu pratiğin bir anısıdır.

 

***

Osmanlı ülkesi, özellikle de İstanbul, 19. yüzyıl ortalarında kapitalist sisteme eklemlenmektedir. Metropolde arsa spekülasyonu, spekülatif inşaat ve yatırım amaçlı mimari etkinlikler doğacaktır23. Tanzimat (1839) ise mülkiyetin dokunulmazlığına ilişkin hukuki altyapıyı hazırlar. Bu iki önemli değişim, özel-kamusal ayrımının inşa edilmesi için yeni bir zemin tanımlayacaktır. En azından özel mülkiyetin kapitalist tanıma uygun bir hale gelmesi artık mümkündür. Bir yandan da, modernleşme süreçleri mahalleyi tasfiye etmeye başlamıştır. Cemaatçi yapılar yıkılmaktadır. İstanbullular ya da onların en varlıklı kesimi, ve kadınlardan çok erkekler, mahallenin çeperini delerler. Mahallenin sıkı denetiminden özgürlüğe kaçmak birkaç kuşak Osmanlı için önemli bir amaçtır. Daha erken, 18. yüzyılda –geçici olarak mesirelere, uzun süreli olarak da banliyölere uzanan trafikle– başlayan bu süreç cemaat kavrayışının yıkılışının hem nedeni hem sonucu olacaktır. Gayrimüslimlerin en üst gelir grupları ise, 1830’lardan itibaren Beyoğlu’na taşınmaya başlayarak kendi geleneksel mahalle ortamlarını terkedeceklerdir.

 

Şerif Mardin geleneksel mahalleyi, modernleşme kaçaklarının kurtulmak istediği o toplumsal-mekansal strüktürü şöyle anlatıyor24: “Çoğu zaman bir dereceye kadar keyfi olarak çizilen sınırlarıyla birlikte, mahalle, idari bir birimden fazla birşeydir; o, külhanbeylerinin ve sadık köpeklerinin koruduğu sınırlarıyla kesif bir “gemeinschaft”tır ve sıradan bir Osmanlı vatandaşının normal ömrünün çoğunu içinde biçimlendirdiği bir çevredir. İlk eğitimin verildiği, doğumların kutlandığı, evliliklerin düzenlendiği, ölüler için cenaze merasimlerinin yapıldığı yer burasıdır. Burası, camilerin istenilen şeyi duymaları için mahallenin bütün sakinlerini harekete geçiren bir kurum gibi işlediği bir mekandır. (…) Ahlaki denetimin İslami kurumu, içki alemleri ve loş kumarhane odalarına sinsice ilerleyerek sokulurdu. Orada şaşkın aşıklara baskın vermek için bekçiler kol gezerdi; kahvehaneler –iletişim merkezi– işletilirdi; daha yüksek mercilere gidecek dilekçe üzerine ilk mühür, imam tarafından vurulurdu (…)”. Geleneksel gayrimüslim mahallelerinin de bu anlatımdakinden fazla farklı olmadığı bilinir. Farklı olan tek özelliğin içki serbestiyeti olduğu bile söylenebilir.

 

Mardin’e göre, Türkler tarafından 19. yüzyıl sonlarında artık açık açık dile getirilen bu mahalle –“gemeinschaft”– denetiminden kurtulma isteğinin doğrudan doğruya modern okul, özellikle de askeri okul ortamının verdiği yeni değerlerle sağlam biçimde ilişkisi vardır25. Tek etmen okul olmasa da, metropolde yeni özlemler, öykünmeler, beklentilerle tarifli bir zihniyet devrimi gerçekleşmektedir. Hiçbir biçimde soyut olmayan, doğrudan fiziksel çevreye yönelik yeni taleplerle ortaya çıkan bir zihniyet devrimidir bu. Örneğin, park gibi, mesire gibi, Direklerarası, Beyoğlu türünden piyasa eksenleri gibi tüm kentlilerin toplumsallaşma amaçlı kullanacağı mekanları var edecektir. Sonuçta, evin merkezindeki en mahrem nüveden katman katman dışa, daha az mahreme ve kentsel mekana doğru açılan o hassas iç-dış dengesi yıkılmaktadır. Artık özel-kamusal ayrımının var edilmesi için gerekli koşullar mevcuttur. Mülkiyeti ve kullanım hakkı bireye ait olan (özel) ile toplum bütününe ait olan (kamusal) biçiminde tanımlanacak ikiz kavramlar doğmak üzeredir. Ama gerçekten de öyle midir?

 

Anlaşılan, dönüşüm bu kısa özetteki kadar kolay olmaz. Birbiriyle bağlantılı iki önemli geleneksel kalıntıdan söz edilebilir: Birincisi, kamusal ile özel alanlar ve mekanlar arasında okunaklı sınırlar çizmek istendiğinde, parametre yine o eski mahremiyet örüntülerinden ibaret kalmaktadır. İkincisi, kamusal alan hala sadece yönetim pratikleriyle (hatta sadece merkezi yönetim pratikleriyle) tanımlanabilmektedir. Türkiye’de devletin dışında bir kamusal alan tahayyül etmenin önünde engeller bulunur. Örneğin, son yıllarda verimsizce sürdürülen türbanı üniversitelerde serbest bırakıp bırakmama tartışması bile, onun kamusal alanda serbest olup olmadığı biçiminde yürütülmektedir. Ne var ki, bu tartışmada kamusal alan devlet üniversitesi ve genelde devlet kurumları demektir. Kamusal mekan ise dolaylı biçimde, adı konmaksızın, devlet kurumunun fiziksel sınırından ibarettir. Daha açık bir deyişle, üniversitenin ve devlet dairesinin sınırını aşıp kentin sokağına çıkan kişi kamusal alanı terketmiş olmaktadır bu mantığa göre. O halde sorulması gereken soru şu: Kamusal mekan buysa, tüm toplum tarafından paylaşılan kentsel mekanlar, özetle, devlet kurumlarının ve özelin sınırları dışındaki her yer nasıl adlandırılacaktır? Onlar nedir ve kimindir? Onları var eden parametreler nelerdir? Onlar, o adı konmamış olanlar, hala Osmanlı zihniyet yapıları içinde olduğu gibi, “hiç kimseye ait olmayan alan” diyerek olsa olsa zımnen tanımlananlar, nasıl kavramlaştırılacaktır? Nasıl denetlenip nasıl biçimlendirilecektir?

 

Kentsel yaşam, bu soruların yanıtlarının bir türlü verilemediğinin sayısız kanıtını barındırıyor. Daha da önemlisi, modern Türkiye kentlerini biçimlendiren ana mekanizmalar kamusal mekanın bu müphem statüsü sayesinde işlerlik kazanmaktadır. Kamusal mekan herkesin değil, hiç kimsenin mekanı olduğundan, sayısız araç ve yöntemle giderek küçültülür. Örneğin, Türkiye’de potansiyel olarak hiçbir açık kamusal alan bu niteliğini uzun vadede dokunulmaksızın koruyamaz. Tüm parklar adım adım kamusal kullanımı bir biçimde kısıtlayacak inşai elemanlarla doldurulurlar. Sözgelimi, Taksim’den başlayarak Maçka’ya uzanan ve 1940’ların ilk yarısında gerçekleştirilen

1 Numaralı Park, daha yapımı tamamlanmadan “aşındırılacaktır”. Önce, Taksim Belediye Gazinosu, ardından Tenis Eskrim ve Dağcılılık Kulübü, sonra Hilton Oteli, Sheraton (bugün Ceylan) Oteli, Taksim belediye dükkanları ve evlendirme dairesi, Hyatt Oteli gibi yapılar, kimileri yerini aldıkları öncekilerden daha iri kütleler olarak birbirlerinin yerinde konumlanarak parkı kemirip dururlar. Her geçen gün parkta yeni inşaatlar yapılmakta, geçici olan strüktürler sürekliye dönüştürülmekte ve alan kamusal mekan statüsünü yitirmektedir. İzmir’de Kültür Park 1930’ların ortalarından başlayan bir süreçte park olma niteliğini yitirmiştir, artık oldukça yoğun bir inşai alandır. Bir karşılaştırma için, Londra’da 17. yüzyıldan beri sınırlarını koruyan Green Park ve Hyde Park gibi örnekler verilebilir.               

 

Buradaki ana açmaz, Türkiye’de kamusal mekanın tanımsızlığının, onu mülk edinme bağlamında bir tür serbestiyet alanına dönüştürmesi, ama onunla çelişen bir biçimde, kamusal mekanın bir özgürlük alanı oluşturmayışıdır. Başka bir anlatımla, kamusal mekan her tür toplumsal, insani, bireysel etkinlik için herkesin kullanımına açık bir özgürlük mekanı olma niteliğini bir türlü kazanamaz. Tam aksine, ya daha inşa edilirken ya da inşa edildikten sonra zaman içinde, bazı fiziksel öğelerle bu tür açılımları olanaksız kılacak biçimde örgütlenir. Son yıllarda İstanbul’da ve Türkiye’de yapılan hemen her parkın içi bitki ve ağaçlardan çok, kamusal amaçlı kullanım yapılarıyla doldurulmuştur. Serbestçe dolaşılabilecek bir zemin bile bulunmaz, kesin sınırlı yollar, yürüyüş parkurları, cepler, yapılar vs. alanı katı bir biçimde düzene sokar. Her işlev kendisi için tanımlı alanda görülecek, kamusal mekan mimari araçlarla disipline edilecektir. New York’un Central Park’ında amaçsızca dolaşılır, koşu yapılır, yalnız kalınabilir, güneşlenilir; Berlin’de Tiergarden’da sevişilir; doğanın bir parçası içinde yaşandığı yanılsaması yaratılır; Türkiye’deki parklarda kahvede oturulur, lokantaya gidilir. Serbestçe yapılabilen tek etkinlik pikniktir. O da kentlilik kıdemi en yeni olanlarca yürütülür ve bir ailevi etkinlik olduğundan, bu kez bir başka ciddi toplumsal denetimin alanındadır.

 

Cadde de tıpkı park gibi, kamusal mekanı disipline etme saplantısının bir diğer odağı olmalıdır. Hatta en genelde şu söylenmelidir: Türkiye’de kamusal mekan asayiş bağlamında değil, toplumsal psikoloji bağlamında tekinsizdir. Bireysel olarak dile getirilecek açılımların, özgürlük taleplerinin, toplumsal denetimin dışına çıkışların mekanı olabileceği için, ondan korkulur. Üstelik cadde, parkın aksine, fiziksel araçlarla disipline edilmeye hiç de uygun olmayan bir kamusal mekandır. Bu onu daha da tekinsiz yapar. Örneğin, Türk “flaneur”ünün varlığını tartışmalı kıldıran, onu hem var hem yok diye nitelemeyi sağlayan şey, bu tekinsizlik ve onun ilham ettiği korkudur. 

 

Baudelaire üzerinden bir 19. yüzyıl Paris okuması yapan Walter Benjamin’den bu yana “flaneur” (aylak, avare) denen kentli tipi toplumsal yapılanmanın değişimiyle ilgilenenleri meşgul eder. Kentsel/kamusal mekanda amaçsız ama güzergahlı dolanmaların adamı olan “flaneur”, özelde Paris bulvarlarının, genelde metropolün adamıdır. Çünkü metropolden başka bir yerde işsiz güçsüzlük ve aylaklık meşrulaşamadığı –ya da kayıtsızlıkla karşılanamadığı– için adeta övünçle dışavurulabilir nitelikte değildir. Sonuçta metropollülüğü ve modernliği üzerindeki bu güçlü vurgu nedeniyle, “flaneur’ün ve rolünün yüceltildiği bile söylenebilir. Benjamin’den yarım yüzyıl sonra yazan Marshall Berman, Petersburg’un Nevsky Prospekt’inde Paris bulvarının bir izdüşümünü yakalar ve gecikmiş modernleşen bir toplumda kentsel/kamusal mekandaki bireysel varoluşları anlamaya çalışır. Öyle gözüküyor ki, “flaneur”ün büyüsüne kapılanlar onu, neredeyse Modernite’yi pabuçlarıyla kaldırımdan kazıya kazıya söküp çıkaran adam gibi düşünmeye eğilimlidirler.

 

Paris bulvarlarının ve Petersburg’un Nevsky Prospekt’inin nasıl bir kentsel/kamusal yaşamı barındırdığını az çok biliyoruz. Amaçsız ama güzergahlı dolanma mekanlarının Türkiye’deki öyküsünden ise çok az haberliyiz. Bu tür aylaklık mekanları Türkiye’de önce İstanbul’da ortaya çıktı. 18. yüzyılda tırmanan mesire etkinlikleri yeni bir kamusal alan tanımlasa da, onların içinde bireysel “flaneur’lük pratiğinin yeşerdiğini düşünmek için bir neden yok. Mesire, muhtemelen 19. yüzyıl sonlarına dek, ne bireysel olarak gidilen, ne yaya olarak ulaşılan ya da dolanılan bir mekandır. Mesire insanı ise tekil bir “flaneur” olmaktan çok, ortamı mekanda sabitlenerek kullanan bir “flaneur” grubunun bileşenidir. Osmanlı insanı yeni kurduğu, ama daha ilk ortaya çıkışından başlayarak korkuyla yaklaştığı bu tekinsiz kamusal mekanı tek başına deneyimleyemez26.

 

19. yüzyılın ortalarında güzergahlı dolanan ilk Türkler (proto-“flaneur”ler) varlıklarını önce Direklerarası-Şehzadebaşı ekseninde (20. yüzyıl başlarında ise bir ölçüde Ayasofya Meydanı’nda) gösterdiler. Burası Erken Cumhuriyet yıllarına dek kadın ve erkeklerin ayrı gruplar halinde dolandıkları ve mekanı değil, birbirlerinin varlığını deneyimledikleri bir alan oldu. Alabildiğine denetimli, ama zamanın ölçüleriyle saldırgan bir erkeklik ile –yine dönemin ölçüleriyle– maceraperest bir kadınlık birbirini ilk olarak burada gördü. Mektup alışverişinden, çimdiklemeye, laf atma ve göz temasına uzanan bir ilişki kurma biçimiydi Türk proto-“flaneur”lüğü. Eğlenceli bir betimlenmesi için Ahmed Rasim’in Fuhş-u Atik’ine başvurulabilir. Burada henüz aylak olarak nitelenmekten çok, yapısını hesaplı bir amaçlılığın tanımladığı toplumsal kişilik tiplerinden söz ediyoruz. Amaç “öteki” ile diyalogdu. Yüzyıllarca kamusal mekanda dışavurulması mümkün olmamış bir cinsiyetlerarası diyalog beklentisi ilk olarak burada dile getirilmiştir. Bir anlamda, Direklerarası başka her yerde hala yasak olanın gerçekleşebildiği bir küçük (özgürlük değil) serbestiyet adasıydı. Uzun süre de yenileri pek az ortaya çıktı. Bu tür dolanmanın bugün garipseyip aşağıladığımız stratejileri, toplumsal değişimde oynadığı önemli rolü gözden gizlememelidir. Kamusal alanda karşı cinsle oluşan korkunç erotik gerilim belki de hiçbir yerde Geç Osmanlı metropolündeki kadar çarpıcı olmamıştır. Sadece bu bile kamusal alanın tekinsizliğine tekinsizlik katmış ve disipline edilmesi beklenmiştir. Örneğin, erken Osmanlı romanında kamusal mekan, geleneksel kısıtlamalardan kurtulan erkeği şeytani bir kadın kılığında yoldan çıkaran ve mahveden yerdir. Erken Osmanlı romanının tüm sığlıklarından kurtulmuş olan Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu’sunda bile Adnan Bey, kendi tenine yenik düşen trajik kişilik Bihter’i mesirede görüp evlenir. Romandaki güvenilir kişilikler mahremiyet mekanının sınırlarını zorlamayanlardır. Kamusal mekana çıkanlar yozlaşır, tekinsizlik mekanında kendileri de tekinsizleşirler.

 

Erken Cumhuriyet bu tür kamusal aylaklık mekanlarının sayısını ilk bakışta olağanüstü artırmış gözükür. Orta boy Anadolu kentlerinde bile kimi eksenler, özellikle istasyon caddeleri yeni “piyasa” mekanları olurlar. Ama bunların üzerinde yürütülen güzergahlı dolanmanın Direklerarası ve benzerlerindekinden farklı ve katı bir denetime tabi olduğu söylenmelidir. Artık aileler piyasaya çıkar. Kamusal mekanda kadınla erkeğin biraradalığının “resmen” olağanlaşması, Direklerarası’ndan çok daha “edepli” bir “piyasa” ortamı yaratmıştır. “Piyasa” sözcüğü bile, kadın-erkek ilişkisinin burada bir pazarın tanımladığı alışveriş ciddiyeti içinde gerçekleştiğini akla getirir. Piyasa sadece resmen geçerli sayılan değişim araçlarının kullanıldığı, dolayısıyla da ne özgürlüğe ne de serbestiyete olanak tanımayan bir mekandır. Dönemin değişim araçları ise, bir tarafta aileler arasında evlendirilerek “değiştokuş edilen” kız ve erkekler, öte tarafta da ailevi “asrilik” görüntüleriydi. Ama unutmayalım ki, bu alışveriş de, hele hele küçük ve orta boy kentlerde, önceden bilinmeyen bir iletişim olanağı demekti ve devrimsel etkileri olacaktı. Ancak, piyasada da –tanımı gereği– yine amaçsız aylaklıktan değil, amaçlı ve sınırları tanımlı bir iletişim düzeninden söz edilebilir. Özellikle de, piyasanın hiçbir zaman tekil olarak değil, iki ve daha çok kişilik aile grupları halinde yapıldığı akıldan çıkarılmamalıdır. Herkesin herkese polislik yaptığı bir iletişim alanıdır burası. Dolayısıyla da, organik topluluğun denetiminden kurtulmayı ve modern bir özgürlük odağı tanımladığını iddia etmek zordur. Artık tekinsiz değildir; çünkü Geç Osmanlı kamusal mekanındakinin aksine, geleneksel ailevi bağlar kullanılarak çok sıkı biçimde disipline edilmiştir. Onun için, özgürlük bir yana, serbestlik alanı bile sayılamaz.

 

Her iki proto-“flaneur” tipi zamanla ortadan kalkmaz. Kuşkusuz, kamusal mekanı yeni deneyimleme yolları, yeni toplumsallaşma yaklaşımları da ortaya çıkmaktadır. 21. yüzyıl başlarken, artık geleneksel aile denetiminin son kalıntıları bile kamusal mekana çıkamaz olur. Aile, özel alanda hala güçlü olan denetimini kamusal mekana yansıtma yeteneğini yitirmiştir. Ama bu yeni bir özgürlük fırsatı üretecek yerde, yeni paranoyalar ilham eder. “Gemeinschaft” denetiminden kurtulanlar kendilerini her tür güvenlikten yoksun bulurlar. Böyle olunca da kamusal mekanın “bozucu, yozlaştırıcı” olarak tanımlanan etkisi bir kez daha korku verici hale gelir. Sonuçta, bugün bile piyasa yaparken yine tekil olmak yerine grup dolaşımı yeğlenmektedir. Demek ki hala “flaneur”lerden değil, olsa olsa “flaneur” topluluklarından söz edilebilir. Bu ise hem onu oluşturanların bireyleşemediğini, hem de grubun ait olduğu toplum parçasının üyelerinin kamusal insan rolü oynamaya ne denli isteksiz olduğunu ortaya koyuyor. Türk insanı kamusal mekan içinde varlık kazanmak istemekte, ama orada bulunmaktan hala korkmaktadır. Türkiye’de kamusal mekan hala tanımsız, tanımsız olduğu için tekinsiz, tekinsiz olduğu için korkutucu, o nedenle onun içinde ancak grup güvenliğine sığınarak yer bulmak mümkün. Dolayısıyla, kamusal mekanı disipline etmek, onu deneyimlemekten daha yaşamsal bir taleptir burada. Onun içindir ki, metropol insanı bile parkları bahçe, caddeleri koridor gibi tahayyül etmek ister umutsuzca. Bunun anlamı ise, burada en azından kamusal-özel yarılmasını Batı ve Orta Avrupa’daki gibi yaşamaktan uzak bir kentli toplumdan söz edilebileceğidir. Kavramların sözlüklerde değil, ancak gündelik yaşamın pratikleri içinde yaratılabileceğinin bu örnekte de bir kez daha kanıtlandığı aşikardır. Uğur Tanyeli.

 

* Bu yazı daha önce şu kitapta yayınlanmıştır: Genişleyen Dünyada Sanat, Kent ve Siyaset: 9. Uluslararası İstanbul Bienali’nden Metinler, İstanbul Kültür Sanat Vakfı, İstanbul, 2005, s. 199-209.

 

Notlar:

1 J.W. Redhouse, A Lexicon, English and Turkish, İstanbul, 1911 (4. baskı; ilk baskı 1860), s. 599.

2 a.e., s. 608.    

3 Şemseddin Sami, Kamus-ı Fransevi: Fransızcadan Türkçeye Lugat Kitabı, İstanbul, 1322/1905 (4. baskı),

s. 1769.

4 a.e., s. 1789.

5 Raymond Williams, Keywords: A Vocabulary of Culture and Society, Fontana Press, Londra, 1988, s. 242-43.

6 H.C. Hony ve Fahir İz, A Turkish-English Dictionary, Oxford at the Clarendon Press, Oxford, 1957 (2. baskı; ilk baskı 1947), s. 12.

7 Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, 1, İstanbul, tarihsiz, s. 356.

8 Mehmet Zeki Pakalın, “Hassa”, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 1, MEB,  İstanbul, 1983, s. 758.

9 Mustafa Selaniki, Tarih-i Selaniki, İstanbul, 1281, s. 121.

10 Bunun için bkz. Uğur Tanyeli, “Osmanlı Saray Kadınlarının Banilik Rolü (16.-18. yy.): Görüntünün Ardında Ne Var?”, MS Tarih Kültür Sanat Mimarlık, 1,  1999, s. 77 vd.

11 Ahmed Refik, Onbirinci Asr-ı Hicri’de İstanbul Hayatı (1592-1688), Enderun Kitabevi, İstanbul, 1988, s. 53-54, belge no. 100 (Langa’da Katip Kasım Mahallesi).

12 Osman Ergin, İstanbul’da İmar ve İskan Hareketleri, İstanbul-Eminönü Halkevi, İstanbul, 1938, s. 36.

13 Bu konut tipi için bkz. Uğur Tanyeli, “Klasik Dönem Osmanlı Metropolünde Konutun ‘Reel’ Tarihi: Bir Standart Saptama Denemesi”, Prof. Doğan Kuban’a Armağan, ed. Z. Ahunbay, D. Mazlum, K. Eyüpgiller, Eren, İstanbul, 1996, s. 58 vd.

14 Richard Sennett, The Fall of Public Man, W.W. Norton & Company, New York, 1992.

15 Günlüğün tam metni: Kemal Beydili, Osmanlı Döneminde İmamlar ve Bir İmamın Günlüğü, Tatav Yay., İstanbul, 2001, s. 99-236.

16 Fikret Yılmaz, “Boş Vaktiniz Var mı? Veya 16. Yüzyılda Anadolu’da Şarap, Eğlence ve Suç”, Tarih ve Toplum: Yeni Yaklaşımlar, 1, Bahar 2005, s. 41-46.

17 a.e., s. 47 vd.

18 Ralph S. Hattox, Kahve ve Kahvehaneler: Bir Toplumsal İçeceğin Yakındoğu’daki Kökenleri, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 1996, s. 86-87; Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi, 1, haz. Bekir Sıtkı Baykal, Kültür Bak., Ankara, 1981, s. 258.

19 Bunun için bkz. R.S. Hattox, a.g.e. ve Ayşe Saraçgil, “Kahve’nin İstanbul’a Girişi (16. ve 17. Yüzyıllar)”, Doğu’da Kahve Kahvehaneler, ed. Helene Desmet-Gregoire ve François Georgeon, çev. M. Atik, Esra Özdoğan, YKY, İstanbul, 1999, s. 35-40.

20 François Georgeon, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde İstanbul Kahvehaneleri”, ed. H. Desmet-Gregoire ve F. Georgeon, a.g.e., 1999, s. 48-49 ve s. 49’da Resim 2 (Temmuz 1909 tarihli “Eşref”te kahvehanede gecelikle oturanlar).

21 Bir tanıklık: Müsahipzade Celal, Eski İstanbul Yaşayışı, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1946, s. 93; François Georgeon, “İmparatorluktan Cumhuriyete İstanbul’da Ramazan”, Osmanlı İmparatorluğunda Yaşamak: Toplumsallık Biçimleri ve Cemaatlerarası İlişkiler (18.-20. Yüzyıllar), ed. F. Georgeon ve P. Dumont, İletişim, İstanbul, 2000, s. 68 vd.

22 İlginç bir tanıklık için: Sermet Muhtar Alus, 30 Sene Evvel İstanbul: 1900’lü Yılların Başlarında Şehir Hayatı, haz. F. Ilıkan, İletişim, İstanbul, 2005, s. 78-83.

23 Bütün bu mimari-ekonomik değişimlerin henüz ayrıntılı bir tarihsel araştırmaya konu olmadığı söylenebilir. Sadece bu ilgisizlik bile özel-kamusal yarılmasını doğuran gelişmelere hala ne denli kayıtsız olunduğunu gösterir.

24 Şerif Mardin, “Türkiye’de Din ve Laiklik”, Türkiye’de Din ve Siyaset (Makaleler 3), İletişim, İstanbul, 1991,

s. 72-73.

25 a.e., s. 74-75.

26 Örneğin, kimi erken Osmanlı romanları mesirede dolaşan denetimsiz modern bireyi, “yanlış ya da aşırı batılılaşmış, yozlaşmış” diye niteledikleri yeni kamusal insanı lanetler dururlar.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


66973 - unknown - 38.107.179.236