Açç! Açç! Açç!1

Bülent Tanju
1.
Kamusallık tartışmaları, bütün insan pratiklerinin gerçekleşme
biçimlerini ve bu pratiklerin ortaya çıkardığı ürünleri ilgilendiren bir tartışma;
dolayısıyla, mimarlık üretimi de bu tartışmaların kaçınılmaz bir parçasıdır.
Ancak, tahmin etmesi zor olmayan başka bir nedenden dolayı, mekana yönelik her
türlü müdahale bu tartışmalar zincirinin içinde farklı bir konuma sahiptir.
Genellikle varsayılanın aksine, mekan zamandan yalıtılmış, biçimlendirilmeyi
edilgence bekleyen bir boşluk değildir. Söylemsel olan ve olmayan tüm
pratikler, kuşkusuz insan üretimi olmayan tüm diğer doğal töz ile birlikte,
mekanı oluştururlar; başka bir anlatım ile mekan dolu bir yayılımdır.
Bu nedenle, pratiklerin gerçekleşme biçimlerini ve ürünlerini
ilgilendiren kamusallık tartışması aynı zamanda mekana, belki daha doğrusu,
birbirinden ayrıştırılması olanaksız olan mekan-zamana ilişkin bir tartışmadır.
Boşluk olarak, zamandan arındırılmış soyut mekanı düzenlediği, ona son ve
yetkin biçimini (form) verdiği varsayılan mimarlık, gerçekte pratikler tarafından
sürekli yeniden-biçimlenen, dönüşüme uğratılan (transformasyon) mekan-zamana
müdahale eder. Yine kamusallık tartışmaları bağlamında mimarlığı diğer
pratiklerden farklı “sadece farklı, ayrıcalıklı değil” konuma yerleştiren de
budur; tüm diğer insan pratikleri mekan-zamanı durmamacasına
yeniden-biçimlendirirler, ancak, sözkonusu dönüşüm birincil hedefleri değildir,
bunu farklı bir hedefe yönelik eylemde bulunurken gerçekleştirirler. Oysa,
mimarlık doğrudan bu yeniden-biçimlendirme süreçlerine müdahil olmak üzere
eylemde bulunur. Kuşkusuz, mimarlık da diğer pratikler gibi birincil hedefinin
dışında yeniden-biçimlendirmelere katılır; sözgelimi aynı zamanda iktisadi bir
etkinliktir, mal ve sermaye üretimine de katılır. Giderek, tüm insan pratikleri
gibi, mimarlığın da iktisat tarafından sömürgeleştirildiği, sermaye tarafından
kapatıldığı da rahatlıkla söylenebilir. Pratiklerin mekan-zamanının sürekli
yeniden-biçimlendirilmeye açık yumuşaklığının, meslek olarak mimarlığın
disiplinli çizgili mekanına dönüştüğü pek de yeni bir saptama değil. Tüm insan
pratiklerinin birincil ve yegane hedefi olarak doğallaştırılmış, bir tür aşkın
üst-anlatı olarak sermayenin yerinden edilmesi, bu büyük
kapatılmanın açılması aynı zamanda pratiklerin potansiyellerinin önünün açılması
anlamına da geliyor. Sözkonusu açılma, doğrudan kamusallık olarak kavramsallaştırılan
duruma ilişkin bir tartışma; belki kavramın Almanca karşılığının doğrudan
çevirisi üzerinden ifade etmek daha verimli olabilir: Öffentlichkeit’ın yani açıklığın
yeniden sahiplenilmesi gerekiyor. Ama, sermaye birikimine hedefli iktisadi
pratiklerin aşkınlaşmasına direnme, basitçe, başka bir aşkın kategori olarak
kamusallığın savunulması ile gerçekleşebilecek birşey değil, çünkü alanın
kendisi zaten aralarından birinin aşkınlaşmasına eklemlenen, giderek onu aşkınlaştıran
pratiklerin toplamından başka birşey değil. Tüm insan pratiklerinin ve giderek
bu pratiklerin mekan-zamanının, nasıl mekan olarak kapandığının, yine bu
pratikler üzerinden eleştirilmesi gerekli. Sözgelimi, mimarlık pratiğinin
modern tarihi boyunca mekan-zamanı, pratikler ve üretimleri ile zaten dolu yumuşak
yayılım olarak, yeniden-biçimlendirmekten ve dönüştürmekten çok, boş çizgili
mekan olarak biçimlendirdiğinin/kapattığının, mala dönüştürerek sermayeye
eklemlendiğinin tarihinin anlatılması, açıklık adına direnmenin ve mimarlık düşünmenin
başlangıcı olabilir. Dahası, kamusallık savunusu ya da sermayeye direnmek adına
belli mekan-zamanların aşkınlaştırılmasının, içinin boşaltılıp temizlenmesinin
ve bu yolla zamandan arındırılarak “kamusal mekan” göstergelerine dönüştürülmesinin
nasıl mallaşma ile sonuçlandığının da çözümlenmesi gerekiyor. Aşkınlık olarak
sermayenin yerinden edilmesi, aynı zamanda kamusal alan kavramının da yerinden
edilmesini gerektiriyor.
2.
Kavramlar büyülü nesneler, kamusallık kavramı da böyle. Bu
durum garip bir ironi ortaya çıkarıyor; çünkü dünyanın bir zamanlar olduğu
kadar büyülü bir yer olmamasının nedenlerinden biri de kavram imalatı. Bruno
Latour, “Hiç modern olmadık” derken biraz da bu durumu ima ediyor gibidir2.
Kavram imalatı, bir yandan dünya ile kurulan ilişkinin imal edilen, dolayısıyla
dünyevi bir ilişki olduğunu açığa çıkarır, öte yandan bu ilişkinin imal edilen,
dolayımlı bir ilişki olduğunu unutturur. Daha doğrusu, imalat unutulmak
istenir; büyünün kaybolması dünyayı tekinsiz kılar. Belki dünya, artık bir
zamanlar olduğu kadar büyülü değildir, ama büyülü olduğu zamanlar hem dün kadar
yakındır, hem de büyü buharlaşıp yok olmaz; tüm pratiklerdeki güncel imalatın
hammaddesi büyüden artakalana bulanmıştır.
3.
Büyü bozumunu kavramsallaştıran kamusallık tartışmaları da,
büyüden payını alır. Son kırk yılın kamusallık tartışmalarının önemli
figürlerinden Jürgen Habermas ve dönüm noktası kitabı Kamusallığın Yapısal Dönüşümü
ile devamında gelen tüm metinleri, hem içinden çıktıkları tarihsel formasyon
hem de okurları tarafından yeniden-büyülenir3.
Habermas kavramı; belirli bir tarihsel aralıkta, belirli bir
yerde giderek artan sayıda pratikte ortaya çıkan bir durumu betimlemek için
temellük eder ya da daha doğrusu yeniden-imal eder. Betimlenen durum tam da
büyü yitimidir: Pratiklerin “dolayısıyla pratiklerin içinde ortaya çıkan özne
ve nesnelerin” dünyevileşmesi ve olabileceklerinin “potansiyellerinin” önünün
açılması. Habermas’ın metni, sözkonusu potansiyelin farkındadır ve önemini
teslim eder. Ama aynı zamanda da ürker. Kitap sadece kamusallığın ortaya çıkışını
değil, aynı zamanda onun yapısal dönüşümünü de içerir: Açıklığın ortaya çıkardığı
olabileceklerin arasında onun yeniden-kapanması da vardır ve Habermas’ın metni
de “paradoksal gibi görünmesine karşın” kapanmanın parçası olur.
Habermas kapanma tehdidini, çok kabaca, özel alanın ve
özellikle özel mülkiyetin kamusal aleyhine genişlemesinde ve kamuoyunu
yönlendiren/açan rasyonel tartışmanın aktığı mecraların sermaye tarafından
kontrol edilen kitle iletişim araçlarına dönüşmesinde görür, bu dönüşümün eleştirilebileceği,
yanılsamalardan arındırılmış evrensel bir zemin arar. Saptanan bu durumun
tehdit olmaktan çok, pratiklerin içinde bulunduğu güncelliğin ta kendisi olduğu
rahatlıkla söylenebilir; gerçekten de sermaye açıklığı kapatarak ya da en azından
sıkı bir disiplin altında tutarak sermaye olur. Dolayısıyla, kamusallığın
tarihsel serüveninin Habermas tarafından yapılan betimlemesine genel olarak katılmak
mümkün; sorun onun kapanmaya karşı savunduklarında yatar gözükmektedir.
Habermas, pratiklerin çokluğunun yayılımı olan mekan-zamanın kamusal ve özel
mekanlar olarak ayrıştırılmasını sorgulamadan, soyut bir kamusallık
kategorisini bir diğer soyut kategoriye karşı savunmak ister. Soyut kamusal
mekanda ortaya çıktığını varsaydığı iletişimsel bir aklın sağladığı evrensel meşruiyet
ile sağlanacak uzlaşmanın (consensus) peşine düşer. Bu, Habermas’ın modernliğin
tamamlanmamış projesi olarak adlandırdığı durumdur. Yarım kalan bu büyük uzlaşma,
pratiklerin farklılık üretme potansiyelinin artan oranda görünürlük kazandığı
açıklık üzerinde evrensel bir aklın denetimi yani sadece başka bir kapanmadır.
Aklın tekleşmesi ve aşkınlaştırılması dünyanın dünyevi kategorilerle yeniden
büyülenmesidir. Oysa, açıklık, pratiklerin farklılık üretimi ile ortaya çıkan
mekan-zamandan başka birşey değildir, uzlaşma bu sürecin sonucudur. Farklılaşma
öngörmeyen, daha doğrusu başlangıç kategorisi olarak, sınırları önceden verili,
evrensel her uzlaşma mekan-zamanın kapatılmasıdır. Hangi kategoriye dayanırsa
dayansın, farklılık üretiminin meşruiyetini önceden belirleyen bir ölçüte sahip
her uzlaşma, uzlaşma değil, fakat bir söylemin aşkın bir üst-anlatıya dönüşerek
egemen söylem haline gelmesi, açıklığın kapanmasıdır.
Belki bu noktada Habermas’ın kitabının alt başlığını anımsamakta
yarar var: “Burjuva Toplumunun Bir Kategorisi Üzerine Araştırmalar”. Aslında,
kamusal alan olarak açıklık, kamusal-özel alan ayrımı, sermaye ve sermaye
üzerinden iktisadın egemenliği benzeri olayları ortaya çıkaran pratikler, hep
birlikte, aynı toplumsal/tarihsel formasyonu oluştururlar. O halde, Habermas’ın
eleştirisi aynı formasyonun, aynı görme ve konuşma biçiminin içinde bir
muhalefet olarak kavranabilir: Açıklığın sermaye tarafından kapatılması yerine
belirli tarihsel bir akıl tarafından kapatılmasını, teleolojik bir projenin
tamamlanmasını önermektedir, sözkonusu akıl ile sermayenin ilişkisini göremez.
Şöyle de söylenebilir; Habermas bir tür burjuva aydını
olarak içinden konuştuğu tarihsel formasyonun bir teleolojik ereği olduğunu ve
vaat edilen bu ereğin yerine getirilmesini ister. Sözgelimi, genellikle
Habermas’ın öncülleri olarak kabul edilen Adorno ve Horkheimer’in yazdıklarına
pek yaklaşmaz; onların Akıl Tutulması ya da Aydınlanma’nın Diyalektiği benzeri
metinlerinin yaptığı gibi formasyonun kendisini ele almaz4. O zaman da,
sözgelimi, kitabında kamusal mekan olarak üzerinde önemle durduğu, Londra’nın
café’leri farklılığın ürettiği mekan-zamanlar olmaktan çıkarlar; iletişimsel
aklın ideal kamusal mekanları olarak biçim kazanır, büyülenirler. Oysa, o
café’lerin somut içeriği ideal kamusal mekan soyutlamasından çok daha karmaşıktır;
dolayısıyla bırakın toplumsal eleştiri için aradığı evrensel zemini sağlamayı,
Habermas’ın eleştirmek istedikleri ile aynı formasyon içinde yüzerler. Başlangıç
olarak basitçe, savunulmak istenen evrensel iletişimsel aklın kimi konuşturduğunu,
hangi özneyi ortaya çıkardığını sormak işe yarayabilir. Bu öznenin; kahveye
ödeyecek parası yoksa orada olamayacağından belli bir sınıfa ait, belirli bir
aklın (kendi kendine evrensel olduğu vehmine kapıldığı) söylemsel dilini konuşabilmek
için belirli bir kültür grubuna dahil, beyaz ve erkek olduğunu söylemek,
herhangi bir tarihsel araştırmaya gerek kalmadan, olası. Café’nin mülkiyetinin
özel olma olasılığının da çok yüksek olduğu hesaba katılırsa, kamusal alan
olarak tanımlanan yerin daha başlangıçtan itibaren belirli pratiklerle tanımlanan
kısıtlamalara sahip olduğu, giderek aynı zamanda belirli oranda özel alan sayılabileceğini
fark etmek zor olmayacaktır. Daha doğrusu, kamusal ve özel olarak ayrıştırılan
mekanlar gerçekte çok daha karmaşık pratiklerle örülü, birbirlerinden o ya da
bu şekilde farklılaşan açıklık ve kapalılık derecelerine/eşiklerine sahip
mekan-zamanlardır. Hem sokak ya da meydan gibi kamusallık ile doğrudan zorunlu
bağı olduğu varsayılan mekanların, hem de konut gibi, bu kez doğrudan özel olduğu
varsayılan mekanların kavramsallaştırılma biçimlerinin aksine, pratiklerle dolu
bir yayılım olan mekan-zaman kavramı onları ortaya çıkaran pratiklerin
tarihselliği ile dolayımlanan müzakereli açıklık-kapalılık eşiklerine sahiptir.
Habermas’ın betimlediği kapanma, yapısal bir dönüşüm
olmaktan çok, sözkonusu müzakereli açıklık-kapalılık eşiklerinin formasyonu oluşturan
pratiklerden birinin kontrolünde geçirimsiz olarak çizilmesinden başka birşey
değildir. Bu anlamda da muhaliftir; çokluğu değil, fakat çokluğun sermayeden başka
bir büyük-anlatı etrafında kontrol edilmesini savunur. Kuşkusuz bu izlek
Habermas’a özgü değildir; formasyonu kesen sayısız kaçış çizgisine tutunup
formasyonu dönüştürmek yerine, mimarlığı da içeren tüm pratiklerde onu o ya da
bu uzlaşma/aynılık kategorisi etrafında dondurmak, tekin kılmak isteyen eğilimler
baskın olur. Olağan mesleki etkinlik olarak mimarlık neredeyse tamamen,
Foucault’nun betimlediği biçimiyle, çokluğun disiplin altına alındığı, normalleştirildiği
kurumların mekansal örgütlenmesini üstlenir. Sözde(!) modern mimarlığın
tarihçilerinden Pevsner’in kitabı bu bağlamda yeniden okunmaya uygun çarpıcı
bir malzeme sunar; History of Building Types’da, kuşkusuz buna niyetlenmeden,
sözkonusu kurumların mimarlık ile ilişkisinin dökümünü yapar5. Mimarlık pratiğinde
muhalefet üretimi ise; belirleyici bir çoğunlukla ya sermaye, mal, özel
mülkiyet ekseninde tanımlanan kapatma merkezine ya da genellikle bu merkezin
sonucu olduğuna inanılan, oysa bunları da içeren bir tarihsel formasyon kaymasının
“büyü kaybının” ortaya çıkardığı farklılıkların yol açtığı bütünsellik kaybına,
üslup yokluğuna, daha sevilen bir ifade ile kültür yozlaşmasına karşı yeni bir
kapatma merkezi önermekten ibaret kalır.
Oysa, birşey hep açıkta kalır; yukarıda değinilen ve
Habermas’ın açıklık olarak kavramsallaştırdığı olayı da ortaya çıkaran
formasyon kayması, en azından bir dönem dünyanın büyülü olduğu yanılsamasını
ayakta tutmuş olan aşkınlık anlatılarını yeniden-üreten temsiliyet
sistemlerinin çözülmesinden, zayıflamasından başka birşey değildir. Bu çözülme,
hiçbir anlatının “ister sermayenin ister evrensel iletişimsel aklın anlatısının”
yeniden, bütün yapıyı kapatacak biçimde aşkınlaştırılmasına izin vermez; açıklık
giderek artan oranda sızdırır. Açıklığı savunmak, basitçe açıklığı
olumlamaktan, pratiklerin farklılık imal ederek içinde yayıldıkları mekan-zamanın
tekinsizliğinden ürkmemekten ve onu verili olmayan, ancak sürekli yeniden yerleşilecek
ev olarak kabul etmekten geçer.
4.
Komik mi trajik mi, karar vermenin zor olduğu bir durumdur
bu; açıklık, aşkınlık anlatılarının dünyevileşmesi ile ortaya çıkar. Görme ve
konuşma biçimlerindeki değişiklik, sorulamayacak sorunun ve verilemeyecek yanıtın
kalmadığı bir dünya ima eder. Kuşkusuz, bütün diğer söylemleri, tüm zamanlar
için geçerli bir yetkinlikte, ne olmaları gerektiğine dair betimleyen, onları
meşrulaştıran ve temellendiren teleolojik bir üst-anlatının olmadığı,
tedirginliğe mahkum bir dünyadır bu. Ama bu tedirginlik aynı zamanda tüm insan
pratiklerinin sonsuz potansiyelinin önünü açar; ayaklar baş olur, eski köye
yeni adet gelir vesaire. Açıklığın kısacık tarihi, pratiklerin olumsallığını ve
tarihselliğini aşmayı deneyen üst-anlatıların tarihine dönüşür. Açıklık, çatışma
ve olumsallık ile çürüyen, dağılan, yozlaşan, yanılsamalı toplumsallaşma mekanı
olarak kavranır; dolayısıyla erken aydınlananların ideal biçimini vermesi
beklenen hammaddeden fazlası değildir, daha doğrusu erken aydınlananların aklını
ortaya çıkarmak için vardır.
Oysa, açıklıktan ancak, ilahi ya da dünyevi, ayrıcalıklı
temel olarak üst-anlatıların ve bu anlatıların sahibi yüce aktörlerin “özne,
ulus, devlet, ulus-devlet, burjuva, proletarya, parti, batı, din, kilise vb.”
çözülmesinden sonra söz etmek olasıdır. Meşruiyet ancak, pratiklerin yumuşak mekan-zamanında
ve bu pratiklerin ilişkiselliğinde müzakere edilebilir, onların üzerinde ya da
ötesindeki aşkın bir ölçüte gönderme yaparak değil. Herhangi bir pratikteki
yaratıcı bir imalatın, aşkın bir özü temsil etmeye soyunmak yerine, o pratiğin
ve yaygın toplumsal ilişkiselliğin müzakereli ağ dokusu içinde, taktiksel bir
hamle ile henüz ifadesini bulmamış olanı ortaya çıkardığı yerdir açıklık. Bu sınırsız
bir eylem alanı anlamına gelmiyor, ancak sınırların aşkın, verili olmak yerine
müzakere sürecinde geçici denge olarak tanımlandığı anlamına geliyor. Dolayısıyla
her yargı tekil bir olaya denk gelir, her yeni olayda yeniden-yargı üretilir.
Yargı, ölçütün her seferinde yeniden imal edilmesi ile olanaklıdır ancak. İster
bireysel ya da toplumsal, ister organik ya da anorganik mecralara yayılmış
olsun, belleğin önemi de burada ortaya çıkar. Bellek, potansiyel her olayı
öngören bir ölçüt deposu değildir; biriktirdiklerinin temsiliyle yargıda
bulunabilmek için değil, ama potansiyel her tekil olayın farkını sezebilmek ve
hakkı olan yargıyı ortaya çıkarabilmek, bir anlamda müzakereyi sürdürebilmek
için biriktirir. n Doç.Dr. Bülent Tanju, YTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi
Anabilim Dalı.
Notlar:
1
AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ! diye haykırıyor yüzlerce mahkûm...
Canımız yanmış gibi değil,
Canımız yana yana
Haykırıyoruz sahnedeki kadına:
AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ!
...
Sahnedeki kadına değil asıl,
Bu düzenin bazına asılıyoruz,
AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ! diye haykırıyoruz.
...
Gine de nazlanıyor sahnedeki rakkas...
Bu açmaza son çare,
Bi açık versin diye bakıyoruz,
Canımız yana yana haykırıyoruz:
AÇAMAZ! AÇAMAZ! AÇAMAZ!..
Ama hala anlamıyor ki düzenbaz,
Gönül hoşluğuyla o açmazsa eğer,
Fırladığımız gibi bu TARİH denen sahneye,
AÇÇ! dediklerimizi biz
Kendi ellerimizle açaca’az!..
(Büyük harfler ve büyük harf italikler kitapta da böyle,
küçük harf italikler benim müdahalem. BT) Can Yücel,
Bir Siyasinin Şiirleri, Konuk Yayınları, İstanbul, 1975, s.
127-131.
2 Latour’un adı kadar çarpıcı kitabı için bkz. Bruno Latour,
We Have Never Been Modern, çev. C. Porter, Harvard University Press, Cambridge,
1993.
3 Habermas’ın kamusallık tartışmalarını insan bilimlerinin
gündemine taşıyan erken kitabı için bkz. Jürgen Habermas, Strukturwandel der
Öffentlichkeit: Untersuchungen zu einer Kategorie der bürgerlichen Gesellschaft,
Hermann Luchterhand Verlag, Darmstadt & Neuwied, 1979 (1962); ve daha geç
dönem metinleri için bkz. The Philosophical Discourse of Modernity: Twelve
Lectures, çev. F. Lawrence, MIT Press, Cambridge, 1990.
4 Max Horkheimer & Theodor Adorno, Dialektik der
Aufklärung, Fischer Taschenbuch Verlag, Frankfurt am Main, 2003 (1944); ve Max
Horkheimer, Akıl Tutulması, çev. O. Koçak, Metis Yayınları, İstanbul, 1986.
5 Nikolaus Pevsner, A History of Building Types, Princeton
University Press, Princeton, 1997 (1979). Kitabın bölüm başlıklarını da oluşturan
Pevsner’in tipleri: Ulusal anıtlar ve dehaya anıtlar, birbirinin peşi sıra dört
bölüm oluşturan devletli yapılar, tiyatrolar, kitaplıklar, müzeler, oteller,
bankalar, ofisler, istasyonlar, sergi yapıları, alışveriş yapıları ve tabii ki
hastaneler, hapishaneler ve fabrikalar.