26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


Sonraki Sayfa >>

 

Açç! Açç! Açç!1

 

 

Bülent Tanju

1.

Kamusallık tartışmaları, bütün insan pratiklerinin gerçekleşme biçimlerini ve bu pratiklerin ortaya çıkardığı ürünleri ilgilendiren bir tartışma; dolayısıyla, mimarlık üretimi de bu tartışmaların kaçınılmaz bir parçasıdır. Ancak, tahmin etmesi zor olmayan başka bir nedenden dolayı, mekana yönelik her türlü müdahale bu tartışmalar zincirinin içinde farklı bir konuma sahiptir. Genellikle varsayılanın aksine, mekan zamandan yalıtılmış, biçimlendirilmeyi edilgence bekleyen bir boşluk değildir. Söylemsel olan ve olmayan tüm pratikler, kuşkusuz insan üretimi olmayan tüm diğer doğal töz ile birlikte, mekanı oluştururlar; başka bir anlatım ile mekan dolu bir yayılımdır.

Bu nedenle, pratiklerin gerçekleşme biçimlerini ve ürünlerini ilgilendiren kamusallık tartışması aynı zamanda mekana, belki daha doğrusu, birbirinden ayrıştırılması olanaksız olan mekan-zamana ilişkin bir tartışmadır. Boşluk olarak, zamandan arındırılmış soyut mekanı düzenlediği, ona son ve yetkin biçimini (form) verdiği varsayılan mimarlık, gerçekte pratikler tarafından sürekli yeniden-biçimlenen, dönüşüme uğratılan (transformasyon) mekan-zamana müdahale eder. Yine kamusallık tartışmaları bağlamında mimarlığı diğer pratiklerden farklı “sadece farklı, ayrıcalıklı değil” konuma yerleştiren de budur; tüm diğer insan pratikleri mekan-zamanı durmamacasına yeniden-biçimlendirirler, ancak, sözkonusu dönüşüm birincil hedefleri değildir, bunu farklı bir hedefe yönelik eylemde bulunurken gerçekleştirirler. Oysa, mimarlık doğrudan bu yeniden-biçimlendirme süreçlerine müdahil olmak üzere eylemde bulunur. Kuşkusuz, mimarlık da diğer pratikler gibi birincil hedefinin dışında yeniden-biçimlendirmelere katılır; sözgelimi aynı zamanda iktisadi bir etkinliktir, mal ve sermaye üretimine de katılır. Giderek, tüm insan pratikleri gibi, mimarlığın da iktisat tarafından sömürgeleştirildiği, sermaye tarafından kapatıldığı da rahatlıkla söylenebilir. Pratiklerin mekan-zamanının sürekli yeniden-biçimlendirilmeye açık yumuşaklığının, meslek olarak mimarlığın disiplinli çizgili mekanına dönüştüğü pek de yeni bir saptama değil. Tüm insan pratiklerinin birincil ve yegane hedefi olarak doğallaştırılmış, bir tür aşkın

üst-anlatı olarak sermayenin yerinden edilmesi, bu büyük kapatılmanın açılması aynı zamanda pratiklerin potansiyellerinin önünün açılması anlamına da geliyor. Sözkonusu açılma, doğrudan kamusallık olarak kavramsallaştırılan duruma ilişkin bir tartışma; belki kavramın Almanca karşılığının doğrudan çevirisi üzerinden ifade etmek daha verimli olabilir: Öffentlichkeit’ın yani açıklığın yeniden sahiplenilmesi gerekiyor. Ama, sermaye birikimine hedefli iktisadi pratiklerin aşkınlaşmasına direnme, basitçe, başka bir aşkın kategori olarak kamusallığın savunulması ile gerçekleşebilecek birşey değil, çünkü alanın kendisi zaten aralarından birinin aşkınlaşmasına eklemlenen, giderek onu aşkınlaştıran pratiklerin toplamından başka birşey değil. Tüm insan pratiklerinin ve giderek bu pratiklerin mekan-zamanının, nasıl mekan olarak kapandığının, yine bu pratikler üzerinden eleştirilmesi gerekli. Sözgelimi, mimarlık pratiğinin modern tarihi boyunca mekan-zamanı, pratikler ve üretimleri ile zaten dolu yumuşak yayılım olarak, yeniden-biçimlendirmekten ve dönüştürmekten çok, boş çizgili mekan olarak biçimlendirdiğinin/kapattığının, mala dönüştürerek sermayeye eklemlendiğinin tarihinin anlatılması, açıklık adına direnmenin ve mimarlık düşünmenin başlangıcı olabilir. Dahası, kamusallık savunusu ya da sermayeye direnmek adına belli mekan-zamanların aşkınlaştırılmasının, içinin boşaltılıp temizlenmesinin ve bu yolla zamandan arındırılarak “kamusal mekan” göstergelerine dönüştürülmesinin nasıl mallaşma ile sonuçlandığının da çözümlenmesi gerekiyor. Aşkınlık olarak sermayenin yerinden edilmesi, aynı zamanda kamusal alan kavramının da yerinden edilmesini gerektiriyor.

 

2.

Kavramlar büyülü nesneler, kamusallık kavramı da böyle. Bu durum garip bir ironi ortaya çıkarıyor; çünkü dünyanın bir zamanlar olduğu kadar büyülü bir yer olmamasının nedenlerinden biri de kavram imalatı. Bruno Latour, “Hiç modern olmadık” derken biraz da bu durumu ima ediyor gibidir2. Kavram imalatı, bir yandan dünya ile kurulan ilişkinin imal edilen, dolayısıyla dünyevi bir ilişki olduğunu açığa çıkarır, öte yandan bu ilişkinin imal edilen, dolayımlı bir ilişki olduğunu unutturur. Daha doğrusu, imalat unutulmak istenir; büyünün kaybolması dünyayı tekinsiz kılar. Belki dünya, artık bir zamanlar olduğu kadar büyülü değildir, ama büyülü olduğu zamanlar hem dün kadar yakındır, hem de büyü buharlaşıp yok olmaz; tüm pratiklerdeki güncel imalatın hammaddesi büyüden artakalana bulanmıştır.

 

3.

Büyü bozumunu kavramsallaştıran kamusallık tartışmaları da, büyüden payını alır. Son kırk yılın kamusallık tartışmalarının önemli figürlerinden Jürgen Habermas ve dönüm noktası kitabı Kamusallığın Yapısal Dönüşümü ile devamında gelen tüm metinleri, hem içinden çıktıkları tarihsel formasyon hem de okurları tarafından yeniden-büyülenir3.

 

Habermas kavramı; belirli bir tarihsel aralıkta, belirli bir yerde giderek artan sayıda pratikte ortaya çıkan bir durumu betimlemek için temellük eder ya da daha doğrusu yeniden-imal eder. Betimlenen durum tam da büyü yitimidir: Pratiklerin “dolayısıyla pratiklerin içinde ortaya çıkan özne ve nesnelerin” dünyevileşmesi ve olabileceklerinin “potansiyellerinin” önünün açılması. Habermas’ın metni, sözkonusu potansiyelin farkındadır ve önemini teslim eder. Ama aynı zamanda da ürker. Kitap sadece kamusallığın ortaya çıkışını değil, aynı zamanda onun yapısal dönüşümünü de içerir: Açıklığın ortaya çıkardığı olabileceklerin arasında onun yeniden-kapanması da vardır ve Habermas’ın metni de “paradoksal gibi görünmesine karşın” kapanmanın parçası olur.

 

Habermas kapanma tehdidini, çok kabaca, özel alanın ve özellikle özel mülkiyetin kamusal aleyhine genişlemesinde ve kamuoyunu yönlendiren/açan rasyonel tartışmanın aktığı mecraların sermaye tarafından kontrol edilen kitle iletişim araçlarına dönüşmesinde görür, bu dönüşümün eleştirilebileceği, yanılsamalardan arındırılmış evrensel bir zemin arar. Saptanan bu durumun tehdit olmaktan çok, pratiklerin içinde bulunduğu güncelliğin ta kendisi olduğu rahatlıkla söylenebilir; gerçekten de sermaye açıklığı kapatarak ya da en azından sıkı bir disiplin altında tutarak sermaye olur. Dolayısıyla, kamusallığın tarihsel serüveninin Habermas tarafından yapılan betimlemesine genel olarak katılmak mümkün; sorun onun kapanmaya karşı savunduklarında yatar gözükmektedir. Habermas, pratiklerin çokluğunun yayılımı olan mekan-zamanın kamusal ve özel mekanlar olarak ayrıştırılmasını sorgulamadan, soyut bir kamusallık kategorisini bir diğer soyut kategoriye karşı savunmak ister. Soyut kamusal mekanda ortaya çıktığını varsaydığı iletişimsel bir aklın sağladığı evrensel meşruiyet ile sağlanacak uzlaşmanın (consensus) peşine düşer. Bu, Habermas’ın modernliğin tamamlanmamış projesi olarak adlandırdığı durumdur. Yarım kalan bu büyük uzlaşma, pratiklerin farklılık üretme potansiyelinin artan oranda görünürlük kazandığı açıklık üzerinde evrensel bir aklın denetimi yani sadece başka bir kapanmadır. Aklın tekleşmesi ve aşkınlaştırılması dünyanın dünyevi kategorilerle yeniden büyülenmesidir. Oysa, açıklık, pratiklerin farklılık üretimi ile ortaya çıkan mekan-zamandan başka birşey değildir, uzlaşma bu sürecin sonucudur. Farklılaşma öngörmeyen, daha doğrusu başlangıç kategorisi olarak, sınırları önceden verili, evrensel her uzlaşma mekan-zamanın kapatılmasıdır. Hangi kategoriye dayanırsa dayansın, farklılık üretiminin meşruiyetini önceden belirleyen bir ölçüte sahip her uzlaşma, uzlaşma değil, fakat bir söylemin aşkın bir üst-anlatıya dönüşerek egemen söylem haline gelmesi, açıklığın kapanmasıdır.

 

Belki bu noktada Habermas’ın kitabının alt başlığını anımsamakta yarar var: “Burjuva Toplumunun Bir Kategorisi Üzerine Araştırmalar”. Aslında, kamusal alan olarak açıklık, kamusal-özel alan ayrımı, sermaye ve sermaye üzerinden iktisadın egemenliği benzeri olayları ortaya çıkaran pratikler, hep birlikte, aynı toplumsal/tarihsel formasyonu oluştururlar. O halde, Habermas’ın eleştirisi aynı formasyonun, aynı görme ve konuşma biçiminin içinde bir muhalefet olarak kavranabilir: Açıklığın sermaye tarafından kapatılması yerine belirli tarihsel bir akıl tarafından kapatılmasını, teleolojik bir projenin tamamlanmasını önermektedir, sözkonusu akıl ile sermayenin ilişkisini göremez.

 

Şöyle de söylenebilir; Habermas bir tür burjuva aydını olarak içinden konuştuğu tarihsel formasyonun bir teleolojik ereği olduğunu ve vaat edilen bu ereğin yerine getirilmesini ister. Sözgelimi, genellikle Habermas’ın öncülleri olarak kabul edilen Adorno ve Horkheimer’in yazdıklarına pek yaklaşmaz; onların Akıl Tutulması ya da Aydınlanma’nın Diyalektiği benzeri metinlerinin yaptığı gibi formasyonun kendisini ele almaz4. O zaman da, sözgelimi, kitabında kamusal mekan olarak üzerinde önemle durduğu, Londra’nın café’leri farklılığın ürettiği mekan-zamanlar olmaktan çıkarlar; iletişimsel aklın ideal kamusal mekanları olarak biçim kazanır, büyülenirler. Oysa, o café’lerin somut içeriği ideal kamusal mekan soyutlamasından çok daha karmaşıktır; dolayısıyla bırakın toplumsal eleştiri için aradığı evrensel zemini sağlamayı, Habermas’ın eleştirmek istedikleri ile aynı formasyon içinde yüzerler. Başlangıç olarak basitçe, savunulmak istenen evrensel iletişimsel aklın kimi konuşturduğunu, hangi özneyi ortaya çıkardığını sormak işe yarayabilir. Bu öznenin; kahveye ödeyecek parası yoksa orada olamayacağından belli bir sınıfa ait, belirli bir aklın (kendi kendine evrensel olduğu vehmine kapıldığı) söylemsel dilini konuşabilmek için belirli bir kültür grubuna dahil, beyaz ve erkek olduğunu söylemek, herhangi bir tarihsel araştırmaya gerek kalmadan, olası. Café’nin mülkiyetinin özel olma olasılığının da çok yüksek olduğu hesaba katılırsa, kamusal alan olarak tanımlanan yerin daha başlangıçtan itibaren belirli pratiklerle tanımlanan kısıtlamalara sahip olduğu, giderek aynı zamanda belirli oranda özel alan sayılabileceğini fark etmek zor olmayacaktır. Daha doğrusu, kamusal ve özel olarak ayrıştırılan mekanlar gerçekte çok daha karmaşık pratiklerle örülü, birbirlerinden o ya da bu şekilde farklılaşan açıklık ve kapalılık derecelerine/eşiklerine sahip mekan-zamanlardır. Hem sokak ya da meydan gibi kamusallık ile doğrudan zorunlu bağı olduğu varsayılan mekanların, hem de konut gibi, bu kez doğrudan özel olduğu varsayılan mekanların kavramsallaştırılma biçimlerinin aksine, pratiklerle dolu bir yayılım olan mekan-zaman kavramı onları ortaya çıkaran pratiklerin tarihselliği ile dolayımlanan müzakereli açıklık-kapalılık eşiklerine sahiptir.

 

Habermas’ın betimlediği kapanma, yapısal bir dönüşüm olmaktan çok, sözkonusu müzakereli açıklık-kapalılık eşiklerinin formasyonu oluşturan pratiklerden birinin kontrolünde geçirimsiz olarak çizilmesinden başka birşey değildir. Bu anlamda da muhaliftir; çokluğu değil, fakat çokluğun sermayeden başka bir büyük-anlatı etrafında kontrol edilmesini savunur. Kuşkusuz bu izlek Habermas’a özgü değildir; formasyonu kesen sayısız kaçış çizgisine tutunup formasyonu dönüştürmek yerine, mimarlığı da içeren tüm pratiklerde onu o ya da bu uzlaşma/aynılık kategorisi etrafında dondurmak, tekin kılmak isteyen eğilimler baskın olur. Olağan mesleki etkinlik olarak mimarlık neredeyse tamamen, Foucault’nun betimlediği biçimiyle, çokluğun disiplin altına alındığı, normalleştirildiği kurumların mekansal örgütlenmesini üstlenir. Sözde(!) modern mimarlığın tarihçilerinden Pevsner’in kitabı bu bağlamda yeniden okunmaya uygun çarpıcı bir malzeme sunar; History of Building Types’da, kuşkusuz buna niyetlenmeden, sözkonusu kurumların mimarlık ile ilişkisinin dökümünü yapar5. Mimarlık pratiğinde muhalefet üretimi ise; belirleyici bir çoğunlukla ya sermaye, mal, özel mülkiyet ekseninde tanımlanan kapatma merkezine ya da genellikle bu merkezin sonucu olduğuna inanılan, oysa bunları da içeren bir tarihsel formasyon kaymasının “büyü kaybının” ortaya çıkardığı farklılıkların yol açtığı bütünsellik kaybına, üslup yokluğuna, daha sevilen bir ifade ile kültür yozlaşmasına karşı yeni bir kapatma merkezi önermekten ibaret kalır.

 

Oysa, birşey hep açıkta kalır; yukarıda değinilen ve Habermas’ın açıklık olarak kavramsallaştırdığı olayı da ortaya çıkaran formasyon kayması, en azından bir dönem dünyanın büyülü olduğu yanılsamasını ayakta tutmuş olan aşkınlık anlatılarını yeniden-üreten temsiliyet sistemlerinin çözülmesinden, zayıflamasından başka birşey değildir. Bu çözülme, hiçbir anlatının “ister sermayenin ister evrensel iletişimsel aklın anlatısının” yeniden, bütün yapıyı kapatacak biçimde aşkınlaştırılmasına izin vermez; açıklık giderek artan oranda sızdırır. Açıklığı savunmak, basitçe açıklığı olumlamaktan, pratiklerin farklılık imal ederek içinde yayıldıkları mekan-zamanın tekinsizliğinden ürkmemekten ve onu verili olmayan, ancak sürekli yeniden yerleşilecek ev olarak kabul etmekten geçer.

 

4.

Komik mi trajik mi, karar vermenin zor olduğu bir durumdur bu; açıklık, aşkınlık anlatılarının dünyevileşmesi ile ortaya çıkar. Görme ve konuşma biçimlerindeki değişiklik, sorulamayacak sorunun ve verilemeyecek yanıtın kalmadığı bir dünya ima eder. Kuşkusuz, bütün diğer söylemleri, tüm zamanlar için geçerli bir yetkinlikte, ne olmaları gerektiğine dair betimleyen, onları meşrulaştıran ve temellendiren teleolojik bir üst-anlatının olmadığı, tedirginliğe mahkum bir dünyadır bu. Ama bu tedirginlik aynı zamanda tüm insan pratiklerinin sonsuz potansiyelinin önünü açar; ayaklar baş olur, eski köye yeni adet gelir vesaire. Açıklığın kısacık tarihi, pratiklerin olumsallığını ve tarihselliğini aşmayı deneyen üst-anlatıların tarihine dönüşür. Açıklık, çatışma ve olumsallık ile çürüyen, dağılan, yozlaşan, yanılsamalı toplumsallaşma mekanı olarak kavranır; dolayısıyla erken aydınlananların ideal biçimini vermesi beklenen hammaddeden fazlası değildir, daha doğrusu erken aydınlananların aklını ortaya çıkarmak için vardır.

 

Oysa, açıklıktan ancak, ilahi ya da dünyevi, ayrıcalıklı temel olarak üst-anlatıların ve bu anlatıların sahibi yüce aktörlerin “özne, ulus, devlet, ulus-devlet, burjuva, proletarya, parti, batı, din, kilise vb.” çözülmesinden sonra söz etmek olasıdır. Meşruiyet ancak, pratiklerin yumuşak mekan-zamanında ve bu pratiklerin ilişkiselliğinde müzakere edilebilir, onların üzerinde ya da ötesindeki aşkın bir ölçüte gönderme yaparak değil. Herhangi bir pratikteki yaratıcı bir imalatın, aşkın bir özü temsil etmeye soyunmak yerine, o pratiğin ve yaygın toplumsal ilişkiselliğin müzakereli ağ dokusu içinde, taktiksel bir hamle ile henüz ifadesini bulmamış olanı ortaya çıkardığı yerdir açıklık. Bu sınırsız bir eylem alanı anlamına gelmiyor, ancak sınırların aşkın, verili olmak yerine müzakere sürecinde geçici denge olarak tanımlandığı anlamına geliyor. Dolayısıyla her yargı tekil bir olaya denk gelir, her yeni olayda yeniden-yargı üretilir. Yargı, ölçütün her seferinde yeniden imal edilmesi ile olanaklıdır ancak. İster bireysel ya da toplumsal, ister organik ya da anorganik mecralara yayılmış olsun, belleğin önemi de burada ortaya çıkar. Bellek, potansiyel her olayı öngören bir ölçüt deposu değildir; biriktirdiklerinin temsiliyle yargıda bulunabilmek için değil, ama potansiyel her tekil olayın farkını sezebilmek ve hakkı olan yargıyı ortaya çıkarabilmek, bir anlamda müzakereyi sürdürebilmek için biriktirir. n Doç.Dr. Bülent Tanju, YTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi Anabilim Dalı.

 

Notlar:

1

AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ! diye haykırıyor yüzlerce mahkûm...

Canımız yanmış gibi değil,

Canımız yana yana

Haykırıyoruz sahnedeki kadına:

AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ!

...

Sahnedeki kadına değil asıl,

Bu düzenin bazına asılıyoruz,

AÇÇ! AÇÇ! AÇÇ! diye haykırıyoruz.

...

Gine de nazlanıyor sahnedeki rakkas...

Bu açmaza son çare,

Bi açık versin diye bakıyoruz,

Canımız yana yana haykırıyoruz:

AÇAMAZ! AÇAMAZ! AÇAMAZ!..

Ama hala anlamıyor ki düzenbaz,

Gönül hoşluğuyla o açmazsa eğer,

Fırladığımız gibi bu TARİH denen sahneye,

AÇÇ! dediklerimizi biz

Kendi ellerimizle açaca’az!..

(Büyük harfler ve büyük harf italikler kitapta da böyle, küçük harf italikler benim müdahalem. BT) Can Yücel,

Bir Siyasinin Şiirleri, Konuk Yayınları, İstanbul, 1975, s. 127-131.

2 Latour’un adı kadar çarpıcı kitabı için bkz. Bruno Latour, We Have Never Been Modern, çev. C. Porter, Harvard University Press, Cambridge, 1993.

3 Habermas’ın kamusallık tartışmalarını insan bilimlerinin gündemine taşıyan erken kitabı için bkz. Jürgen Habermas, Strukturwandel der Öffentlichkeit: Untersuchungen zu einer Kategorie der bürgerlichen Gesellschaft, Hermann Luchterhand Verlag, Darmstadt & Neuwied, 1979 (1962); ve daha geç dönem metinleri için bkz. The Philosophical Discourse of Modernity: Twelve Lectures, çev. F. Lawrence, MIT Press, Cambridge, 1990.

4 Max Horkheimer & Theodor Adorno, Dialektik der Aufklärung, Fischer Taschenbuch Verlag, Frankfurt am Main, 2003 (1944); ve Max Horkheimer, Akıl Tutulması, çev. O. Koçak, Metis Yayınları, İstanbul, 1986.

5 Nikolaus Pevsner, A History of Building Types, Princeton University Press, Princeton, 1997 (1979). Kitabın bölüm başlıklarını da oluşturan Pevsner’in tipleri: Ulusal anıtlar ve dehaya anıtlar, birbirinin peşi sıra dört bölüm oluşturan devletli yapılar, tiyatrolar, kitaplıklar, müzeler, oteller, bankalar, ofisler, istasyonlar, sergi yapıları, alışveriş yapıları ve tabii ki hastaneler, hapishaneler ve fabrikalar.

 

 

Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


66974 - unknown - 38.107.179.237