Bir Dil Oyunu

Tayfun Gürkaş
Hrant Dink’e…
Bir süre önce Ermeni soykırımı tartışmaları gündemdeyken
yayınlanan bir televizyon programında birbirlerine karşıt gibi görünen bir grup
politikacı, akademisyen ve tarihçi programın sonunda, farklı vurgularla da
olsa, konunun tarihçiler tarafından açıklığa
kavuşturulabileceği/çözülebileceği, gerçeğin tarihçiler tarafından ortaya
çıkarılacağında uzlaşmışlardı. Bu programa katılan tek “sivil” Hrant Dink ise
böyle bir çalışmanın sonucu ne olursa olsun bunun kabul edilemez olduğunu, her
iki taraf da birbirleri ile konuşmayı kabul etmezlerse bu çalışmalardan hiçbir
sonucun alınamayacağını, ısrarla sorunun asla bu şekilde sonuca
erdirilemeyeceğini savunmuştu. Yazıya bu anekdot ile başlamamın iki sebebi var.
İlkini tahmin edersiniz. İkincisi ise bu sayının dosya konusu ile ilgili.
Kamusal alan ve onun söz ile olan ilişkisi.
Bu makalede kamusal alana ilişkin tartışmak istediğim iki
ana eksen var. İlki mimarlığın bilgi alanına dair. Konuya bir soru ile başlamak
yararlı olabilir. Geniş bir açıklık tasarlayarak bir kamusal alan yaratmak
mümkün mü? Kuşkusuz bu şekilde geniş kullanıcılı alanlar yaratmak mümkün.
Mimarın elinde bunu yapmaya olanak tanıyan araçlar mevcut. Ama sormamız gereken
kullanıcısı belirli bir sayının üstünde olan, diğer mekanlara göre daha sık
kullanılan veya çeşitli grupları bir araya getirmeyi başaran herhangi bir mekan
aynı zamanda kamusal alan olur mu? Cevabımı baştan vereyim. Hayır. Bu cevabı
biraz daha açmakta yarar var. İlk olarak hiçbir sıfat nesnesine yapışık
değildir. Bir mekan üstlendiği işlevinden dolayı bu sıfatı almaz. Hemen akla
gelebilecek bir örnek olarak parklar, birer kamusal alan değildir. Parkın bütün
kullanıcılara açık olması orayı aynı zamanda kamusal alan saymamız için yeterli
sebep teşkil etmez. İkinci ve daha da önemli bir sebep olarak “kamusal alan”
işlevi ne olursa olsun herhangi fiziksel bir mekanı nitelemek için
kullanılamaz. Kamusal alan mekana dair bir sıfat değildir.
Unutulmaması gereken şudur: Kamusal alan sözün varlığı ile
ilişkilidir. Bununla kastettiğim kamusal alanın dilde varolduğudur. Örneğin
iktidar mücadelelerinin hep meydanlarda yapıldığı düşünülür. Ama ideolojik
mücadelenin mekanı dildir. Kamusal alanı dilimiz/konuşma pratiklerimiz,
gündelik dil oyunlarımız üretir. Bu iddia yazının ikinci kısmını oluşturuyor.
Ama buna geçmeden önce, kamusal alanın söz ile ilişkisini
bir kenara bırakıp, baştaki soruya dönersek, Habermas’ın kamusal alanı
tariflediği biçimiyle; bireylerin hemen herkesi ilgilendiren sorunlar üzerinde
birbirleri ile etkileşimde bulunabilecekleri, bilgiyi yayabilecekleri “özel
araçlar”ın1 arasına mimarların “tasarladıkları” mekanları da katmak istesek
bile, mimarlığın Türkiye’deki varoluş koşulları düşünüldüğünde bu yine de
mümkün olamazdı.
I.
Kamusal alan biz mimarların sıklıkla kullandığı ve üzerinde
yoruma gerek kalmayacak şekilde uzlaştığımız bir kavram. Çünkü bu meslek
alanından bakıldığında kamusal alanın her zaman fiziksel mekana gönderme yapan
bir tınısı var. Bizim için meydanlar, sokaklar, parklar, kafeler vs. kısacası
insanların toplanabileceği, bir araya gelebileceği her yer kamusal alandır.
Hatta arada “yarı kamusal alan” gibi başka bilgi alanlarında olmayan ifadeleri,
örneğin bir mimarlık projesi savunulurken duyabilirsiniz. Bu her zaman bu kadar
naif biçimde de dile getirilmez. Daha rafine mimarlık tartışmalarında
parçalanmış kent dokularından, bunları bir araya getirmekten, çoğulculuğa açık
planlamalardan, kamusal alanı yaratmaya yönelik kentsel müdahalelerden söz
edilir. Kamusal alanın yaratıcısı mimardan da toplumsal sorumluluğunu yerine
getirerek daha açık bir ifade ile toplum mühendisi sıfatı ile halk kitlesini
bir araya getirmesi istenir. Peki ama kentle ilişkisi bu kadar dolaysız olduğu
düşünülen bir meslek alanının ve elinde başta sorulan soruya kolaylıkla “evet”
cevabını vermemizi sağlayacak araçlar mevcutken yanıt neden tam tersidir? Az
önce de belirttiğim gibi, bu mimarlığın Türkiye’deki varoluş koşulları ile
ilgili olmalı.
Kamusal alanın en bilinen niteliği, ki bu tanımı Habermas’a2
borçluyuz, içinde devlet otoritesini barındırmaması ve her bireye açık
olmasıdır. Bu tanımdaki en önemli vurgu devlet otoritesinedir. Konu ile ilgili
yazılmış, güncel ya da çoktan unutulmuş birçok kitap ve makalede kamusal alan
tarifi devlet otoritesini içermez. Kamusal alan bu otoritenin dışında
biçimlenir. Kamusal alan devletin otoritesinden muaftır. Biraz daha açarsak,
devlet otoritesi kamu otoritesinden farklı birşeydir. Habermas, feodal
devletten modern devlete geçişi, temsili kamudan kamu otoritesine geçiş olarak
anlatır. Temsili kamu geleneksel iktidar örüntülerinin bir özelliğidir.
Hükümdar halkını değil, halkının önünde bizzat kendi iktidarını temsil ederdi.
İktidarının meşruiyetini ise halkının gözü önünde temsil ve teşhir etmek için
törenlere, işaretlere, kıyafetlere, jestlere, hitap biçimlerine ve soylu
davranış kodlarına müracaat ederdi3. Bir dizi gelişme ve çözülmenin sonucunda
temsili kamusallık yerini kamu otoritesine bıraktı. Habermas’ın anlattığı bu
hikaye en azından Anglo-Sakson ülkeleri için geçerli olmalıdır. Habermas’dan
yola çıkarak Türkiye’de olanları anlamaya çalışmak ise her zaman yararlı
sonuçlar vermiyor. Bu coğrafyada Habermas’ın anlatılarının birebir karşılığını
bulmak çoğu zaman olanaksız. Ama yine de ürettiği bazı kavramlar, örneğin
temsili kamusallık, hala kullanılabilir durumda. Geleneksel dünyayı monoblok
olarak tarif etmenin her türlü defosu bir yana bırakılırsa, iktidarın
sergileniş biçimlerinin Osmanlı içinde geçerli olduğu kabul edilebilir. Bu
kabul 1980’ler Türkiyesi’ne kadar uzanır.
İletişim sadece bireyler arasında değil ayrıca iktidar ile
yönetilenler arasında da mevcuttur. Aradaki fark iktidar mesajını tek taraflı
olarak gönderir. Mimarlık da bu iletişim araçlarından biridir. İktidar, mekanı
tasarlayarak/tasarlatarak, Althusser’in deyimiyle, devletin ideolojik
aygıtlarından birine dönüştürür4. Hassa mimarlar örgütünün kuruluşundan
itibaren Osmanlı Devleti içinde bürokratik yapılanması, Cumhuriyet’in erken
yıllarında mimarların devrimin önderlerinden nasıl mimarlık yapmaları gerektiği
konusundaki yardım beklentileri ve bu durumun görece 1980’lere kadar sürdüğü,
mimari özerkleşmenin/iktidardan kopuşun daha yeni yeni gündeme geldiği
düşünülürse, mimardan kamusal alanı oluşturmasını beklemek fazlası ile
safdillilik olur. İktidarın en zayıfladığı zamanlarda bile, bu araçtan
vazgeçmemesi/vazgeçememesi nedeniyle, mekanı özerk tasarımlar olarak değil,
iktidarın olağan sonucu olarak, onun sembollerini/mesajlarını ileten bir sahne
olarak okumak daha verimli olacaktır. Kısacası Türkiye’de kamusal olanı
iktidardan bağımsız okumanın olanağı yoktur. Çünkü kamusalın tarihi iktidarın
tarihidir5.
Baştaki tanıma dönersek, mimarlık bağlamında Türkiye’de
kamusal alan da ve buna bağlı olarak özel alan da hiçbir zaman icat edilememiştir.
Bu nedenle kamusal alan sadece ideolojik talim alanına dönüşür. Tasarlayan için
de, kullanıcısı için de amaç bu sahneye çıkıp kendini iktidara onaylatmaktır.
Çünkü mekanın sahibi iktidardır ve onaylanmışın dışında bir kullanım biçimi
olayca rejim ve meşruiyet sorununa dönüşür. Çoğu zaman yapılan tariflerde
“kamu” sözcüğünün “devlet” ile karıştırılmasının sebebi de bu olmalıdır. Kelime
onun sahibine vurgu yapmaktadır çünkü.
II.
Postmodernizm büyük anlatıların sonunu ilan ettiğinde
kamusal alan tartışmaları da 1960’lardan başlayarak yeni bir yöne evrildi.
Bütüncül yaklaşımlar yerini parçalanmışlığa bıraktı. Tanrıdan özneye bütün
üst-anlatıların ölümü ilan edildi. Kamusal/ortak bir dil kurma hayalleri de
böylece yok oldu. Ortaya çıkan yeni tabloda ise, post-yapısalcıların iddia
ettiği gibi, temsil yeteneğini kaybeden dil olumsallığını (yani “gerçeğin”
keşfedilen değil icat edilen birşey olduğunu) fark etti. Böylece
mücadelesini/iktidarını geçici alt-dillerde, öteki adına değil kendi adına
konuşarak kurdu. Uzun zamandır öznellikten duyulan rahatsızlıktan, özel alanın
kamusal alanı işgalinden söz edilmesinin sebebi bu olmalı. Artık yeni kamusal
alanlar bu alt grupların çatışma/tartışma anlarında ortaya çıkıyorlar.
Yazının başında anlattığım anekdot, benim için Türkiye’deki
durumu örneklemesi bakımında oldukça ilgi çekiciydi. Çünkü iktidarın nasıl olup
da her seferinde sözü tıkamak istediğine, göreceli olarak artık kendi
denetiminden uzaklaşmış kamusal alanı nasıl tekrar ele geçirmek istediğine
ilginç bir örnek oluşturuyordu. Bence programdaki can alıcı husus sorunun
çözümü için uzlaşılan noktanın tarih olmasıydı. Çünkü Türkiye’de söz üzerindeki
iktidarı kaybetmemenin tek yolu, onu bilimsel olanın içinde tutmaktır. Çünkü
bilimsel anlatılar hala bu ülkede bir üst-anlatı olmayı sürdürürler.
Üzerlerindeki dokunulmazlık zırhı hala delinmiş değildir. Böyle olunca,
bilimsel dil hala herhangi birşeyi tartışmamanın/ tartışamamanın da zemini
olur. Sözü o mecradan çıkarmak isteyen içinse durum tehlikelidir. Çünkü yukarıda
da belirttiğim gibi, olay kolayca rejim sorununa dönüşür. Sözün iktidarını
paylaşmak isteyen, onu dünyevileştiren herşey, iktidarın oyun alanı olan
kamusal alandan dışarı atılır. Görmezlikten gelinir. Bu sadece devlete ilişkin
bir sorun değildir. Daha küçük iktidar grupları da aynı yöntemi kullanır.
Örneğin Tanzimat’ın ilanından sonra iktidarını kaybetme tehlikesi yaşayan etnik
gruplar da aynı tepkiyi verir. İktidarın dilsel argümanında monolitik olarak
kodlanan (Yahudi, Ermeni, Rum ya da daha büyük bir yapı olarak gayrimüslimler)
cemaatlerin çözülmeye başladıklarını fark etmişlerdir. Herkesin birer
birey/vatandaş olduğu kabul edildiği bir ortamda, yani iktidarın alt grupları
da dilsel kodlarının içine soktuğu bir ortamda ortaya çıkan huzursuzluk tahmin
edilebilir.
İşin hüzünlü tarafı ise sözün bu kadar yıkıcı olduğu bir
ortamda en sıradan muhalefetin bile ciddiye alınmasıdır. Farklı pozisyonlardaki
birçok düşünür için kamusal alanın olmazsa olmazı, temelinde yatan uzlaşı ve
ortak çıkarlardır ve söylenecek sözün engellenmemesi gerekir. İktidarın
meşruiyetini her seferinde yeniden göstermek zorunda hissettiği bir nokta,
artık kamusal alanın varlığını garanti altına alabilecek herhangi bir temel
kalmamıştır6. İktidar ironik biçimde kamusal alanı söze kapadığı sürece onun
yıkıcı etkisine de aynı oranda maruz kalacaktır.
Yazıyı Derrida’dan bir alıntı ile bitirmek istiyorum.
Derrida’ya göre, Babil Kulesi’nin öyküsü mimarinin ve dilin tarihinin kökenini
anlatır7. Hikayeyi hatırlarsınız. Bir zamanlar dünyanın her yerinde tek bir dil
konuşulur ve aynı sözcükler kullanılırdı. Bu ortak dili konuşan insanlar bir
gün kendilerine tanrıya ulaşan bir kule yapmak istediler. Buna kızan tanrı
yeryüzüne indi ve insanların dillerini karıştırarak onları dağıttı. Böylece
kule tamamlanamadı. Bizim konumuz bağlamında son söz olarak şu söylenebilir:
Bırakın dağınık kalsın lütfen. Böylesi daha iyi! n Araş.Gör. Tayfun Gürkaş, YTÜ
Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi Anabilim Dalı.
Notlar:
1 J. Habermas, “Kamusal Alan: Ansiklopedik Bir Makale”,
Birikim, sayı: 70, Şubat 1995, s. 62-66.
2 a.e., s. 62.
3 J. Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, çev. Tanıl
Bora, Mithat Sancar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005.
4 L. Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları,
İletişim Yayınları, İstanbul, 2000.
5 Bence bu konu üzerine yazılmış en ufuk açıcı makalelerden
biri için bkz. E. Altın, “Ölü Doğmuş Bir Kavram Olarak ‘Kamusal Mekan’ ve
‘Öteki’ Kamu”,
www.metropolistanbul.com/public/temamakale.aspx?tmid=10&mid=10, 18 Haziran
-14 Ağustos 2006 tarihleri arasında yayında kalmıştır.
6 Kamusal alanın varlığını garantilemek için onu ortak
rasyonel akıl ile temellendirme iddiasının Habermas’ın en çok eleştirildiği
nokta olduğunu hatırlatalım.
7 Alıntı için bkz. G. Rose, “Mimariden Felsefeye Postmodern
Suç Ortakları”, Birikim, sayı: 69, Temmuz 1994, s. 40-50.