26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Kamusal Alan Görünümleri

 

 

Belkıs Uluoğlu n

 

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine”

 

N. Hikmet, Bu Memleket Bizim’den

 

Yıllar önce çocukken cengelde kaybolan bir kadının bulunduğunu, yarı insan yarı hayvan özellikleri gösterdiğini belirten haber, bir yandan insan tanımımızın topluluk halinde yaşam ile özdeşleştiğini bir kez daha bize gösterirken, öte yandan toplumsallaşmanın insanın kendi varlığının bilincine varmayı sağladığını hatırlatmış oluyor. Birey ve topluluk arasındaki ilişkileri irdeleyebileceğimiz en göz önündeki mekanlar ise kamusal alanlar.

 

Nedir kamusal alan? Kamusal alan, kişisel özgürlüğün, başkalarıyla bir arada olma suretiyle anlam kazandığı yerdir. “Özgürlük, ne için?” diye sormuştu bir hocam üniversite yıllarımda. Gerçekten de, özgürlüğün bir amacı olmalıdır. Özgürlük birliktelik ile anlamlanır, zenginleşir; başka türlü de kişi özgürlüğü boyutsuz, değersiz kalır. Kamusal alan, kişinin diğerleri ile karşılaştığı, toplumsallaştığı, varlığını zenginleştirdiği alandır. İnsan çevresine yabancılaştığı değil, çevresine açınımlanarak onunla bütünleşebildiği düzeyde varlığını pekiştirir. Kamusal alan herkesin yeridir, o nedenle ciddidir; biraradalığın kutlandığı yerdir, bu nedenle neşelidir. 

 

Kamusal alanın kimliği, kendini ortaya koyuş tarzı, bireysel özgürlüklerle toplumsal birlikteliğin ilişkilerini tarif eden temel gösterge olacaktır. Bu kimlik, aynı zamanda, bir araya gelmenin temelini oluşturan değerlerin de sergilenişidir. Burada, bu anlamda, kamusal alanlardan farklı görünümler sunmak istedim.  Yazı boyunca, öncelikle farklı kamusal alan kimliklerine değinilmiş; bir sahne olarak kamusal alandan, bir ticari değer olarak kamusal alandan ve gerçekte benim için kamusal alanın ne olması gerektiğini ifade eden bir varlık alanı olarak kamusal alandan görünümler verilmiştir. Sonra da, kamusal alan kavramının bugün için farklı anlamlar içerebileceğine, yeni kentlerin kimseye ait olmayan yeni alanlarının ve yeni kurgularının da bu bağlamda ele alınması gerektiğine değinilmiş; son olarak, kamusal yapıları da birer kamusal alan olarak kabul etmemiz durumunda, karşılaşılan görünümler tartışılmıştır.

 

Sahne

“Levi’s’ın yeni yerleşim yerine gittik, kullanım sonrası değerlendirme için… Derste sonuçları tartışıyoruz, hoca soruyor: ‘gözlemleriniz?’. Sıra bana geldiğinde ‘fazla tasarlanmış’ (overdesigned) diyorum. Bu fazla tasarlanmışlık meselesini anlamıyor ve biraz şaşkın, garip bir yaratığa rastlamışçasına, soruyor: ‘biraz açar mısın?’. ‘Herşey bitmiş, sahne tamam, insan hiçbir şeye katılamıyor. Bir oyun sahneleyen yabancı gibi hissediyor insan kendisini orada, arkanızda Nevada’dan düzgün yontulu taşlar filan…’ diyorum…”

           

“Akşam eve dönerken bakkal kokusu geldi burnuma. Her yerin bir de kokusu var değil mi ama” Bakkal kokusu da şeker, sabun, kraker, ekmek ve gazete kokularının birbirine geçiştiği bir koku işte. Uzaktan duyunca buralarda bir bakkal var diyebiliyor insan. Berkeley’de market kokusundan söz edilebilirdi ama öyle bir koku yoktu. Orada pek çok şeyin kokusu yoktu aslında. Mesela okyanus kokmuyordu, halbuki bizim Boğaziçi’nin suları kokar; yosun, balık, bir miktar çöp karışımı kokuyu herkes bilir. Ne yazık ki bu ara duman, is ve daha bilumum yanık ve artık madde kokularıyla kaplı sokaklar. Haydi bakalım, buradan bir hipotez çıkar mı çıkar. Amerikanya insana göz boyayıcı bir dekor sunuyor, bu düzen ve dekor insanı kendinden uzaklaştırıyor. Hissetmiyor insan. Halbuki insan kötü, çirkin, kirli de olsa, acı çekerek de olsa bazı duygularını çalıştırma gereksiniminde. Bizde bundan var… seyirci değil aktörüz.”

           

“Sultanahmet meydanında olmak isteğim giderek azalıyor… Eskiden ne çok severdim buralarda gezinmeyi, şimdi ise turistler için manikürlü bir alan, giderek samimiyetsizleşiyor. Safranbolu da Bodrum’a benzedi zaten… Kadınların estetik operasyonu gibi, her yer her yere benzer oldu...”

           

Üniversite yıllarımda kendim için aldığım notlardan

 

Benim o yıllarda el yordamıyla düşündüğümü G. Debord “gösteri toplumu” olarak kuramsallaştırır ve bugünün asıl üretiminin gösteri olduğunu irdeler. Gösteri diyalogun, dolayısıyla karşılıklı iletişimin karşıtıdır; çünkü gösteri kendi olmayanı içerir.

J. Baudrillard’ın irdelediği simülasyon olgusu, U. Eco’nun Travels in Hyperreality’de müstehzi bir ifade ile anlattığı ABD’deki hipergerçek sanal ortamlar, tüm bu konuşmalar gösteriyi gerçek, gerçekliği gösteri olarak gördüğümüz bir akıl hali içerisinde olduğumuza işaret ediyor. Kişiyi katılımcı değil seyirci kılan, onun varlık alanını zenginleştirmeyen, dolayısıyla onu mutlu ve neşeli kılmayan, samimi olmayan bir gösteri alanı olarak tarif edilebilecek bir kamusal alan görünümünden söz ediyorum burada. 

 

Tüketim

“İyi mimarlık aydınlanmış bir müşteri, cömert bir finansman ve kamu düşünceli bir programdan doğar.  (…) gerek kamusal gerekse özel kesimden müşteriler, genelde, mimari çevremizin kalitesine karşı bir duyarsızlık sergilemişlerdir. (…) (yapılı çevreler) günün düzenini hala kaba bir ticarilik mantığının oluşturduğunu göstermektedir. (…) ‘Biçim karı izler’ zamanımızın estetik ilkesini oluşturmaktadır. Bugün tasarım becerisi, mimarın en büyük hacmi en az yatırımla ve en kısa zamanda inşa etme yeteneğiyle ölçülüyor. (…) en ucuz malzemelerin kullanılması şart koşuluyor, bazı müşteriler ağaç bile diktirmek istemiyor.”

                                  

R. Rogers, Architecture: A Modern View’dan

 

Kapitalizm, bir üretim biçimi olarak, başlangıçta tüm üretim dünyasını dönüştürdü; daha sonra da tüketimi biçimlendirdi. Kapitalizm sadece üretim ve tüketim alanının bir meselesi olarak kalmadı, tüm yaşam pratiklerimizin türünü değiştirdi; bireyle topluluğun ilişkilerini yeniden tanımladı; kenti ve kentliyi yeniden biçimlendirdi. E. Mandel geç kapitalizmde, metalaştırma dinamiklerinin bireysel ve toplumsal yaşamımızın tüm boyutlarına sızdığını söyler. 

 

Bu bağlamda, mimarlığın kültürel zenginliğimizin bir kutlaması olmak yerine en çoğu, en kısa zamanda ve en ucuza yapma becerisi olmaya dönüşmesinin nedenleri biliniyor. Bu ticari, kitlesel, tüketilmeye yönelik ve alelade olmaktan rahatsızlık duymayan mekan türü ile nasıl baş edeceğimiz, nasıl anlamlı çevreler yaratacağımız ise bir sorunsal olarak karşımızda duruyor. Herşeyin ticari kaygılı olduğu, mimarlığın toplumsal ve kültürel bir pratik olarak görülmediği, estetik, özellikle de etik boyutun sorgulanmadığı bir ortam, mimarlığın acilen yeniden tanımlanmasını ve bu yeni duruma reaksiyon gösterebilecek bir bilgiyle donanmasını gerekli kılıyor. Tek ve özel bir ürünü üretme temelli ontolojisi ve bundan türeyen bilgisi ile özel ve tekili hiçe sayan, alelade ve kitleseli öne çıkaran bu yeni gerçekliğe cevap üretmek mümkün görünmüyor. Elbette ki kamusal alanlar da bu anlayışın dışında şekillenmiyor. Tüketime yönlendirilmiş, satış bezirganlığının önem kazandığı, şeylerin paketlenmesinin ve kendi olgusallığının dışında yaratılmış anlamların giydirilmesinin önemli olduğu, samimi olmayan bir görünümden söz ediyorum burada: Bir tüketim alanı olarak kamusal alan görünümü...  Bu durumda etkin, yaratıcı, katılımcı insan tanımı yerini edilgin, tüketen insana terk ediyor. Kamusallığın anlamı tüketimle efsunlanmış, yönlendirilmiş bir seyircilik durumuna dönüşüyor. 

 

 

Herkesin yeri

 “Sıcak bir günde, ama Pazar olmalı (ki en kalabalığından olsun!), Gülhane Parkı’na gitmeli… O eli devenin ağzında, deve ağzını kapatmış pozisyonda, “anneeee” diye bağıran çocuğu görebilirim belki yine. Yine bekçi gelir, devenin iki çenesini tutup ayırır, çocuğun elini çıkarır, sonra da “şunlara yaklaşmayın diye kaç kere dedik” der belki… Yine belki o mühendis adama rastlarız, sürdüğü pusetin içindeki çocuk bize bakıp sırıtınca, “babası gibi ağzının tadını biliyor ne de olsa” diyen zata, belki yine karısı da gülümser… Hayvanların kapatılmışlığının yarattığı acıya dayanabilirsem belki gelirim yine…”

 

“Bir düzlük, çadırlar kurulmuş. Çadırlar arasında gerilmiş tellerde sepetler, sepetlerin üzerinde kırmızı yeşil zigzaglar ve kalpler. Bir çadırın önünde iki velet, daha yürümüyorlar, emeklemiyorlar bile. Önlerindeki taş ve kumları ağızlarına burunlarına sıvayıp duruyorlar. Sümükleri akmış ve de ağızlarına girmeden ağızla burun arasında kurumuş kalmış. Masum masum ve de bebekçe oynarken biri aniden diğerinin kafasına bir aletle indirir. Hani neredeyse yaka paça birbirlerine girerler. Kafalar kan revan içinde kalır. Birinin anası koşar gelir, veletin kafasındaki kan yetmiyormuş gibi bir de o yapıştırır. Normal bir gün işte…”

                                              

Yine kişisel notlarımdan

 

Geçmişte Gülhane parkında, Celaliye’deki göçebe çadırları arasında, çocukluğumun Yoğurtçu Parkı’nda, nazik tabiriyle “Kurbağalı Dere”sinde, Galata Köprüsü’nün bir geçit değil yaşam alanı olduğu Yaşar’lı (bir fok balığıdır, benim yaşımda olanlar bilir) günlerinde, bizleri oralara çeken, bu yerleri bizim için hoş kılan nedir? Nostaljikleşmeden sözünü edebileceğimiz özsel değer(ler) nedir? İnsan başkalarıyla karşılaşmasında kendi ötesinde birşeyleri görmek, yaşamak, algılamak, deneyimlemek ister ve ancak kendi öz varlığı böyle zenginleşebilir. Buraları çekici ve eğlenceli kılan, katılmaya davetiye çıkaran özellikleri bunlardır işte; bitmiş bir sahneye izleyici olarak katılmak ya da masa-sandalye ile dolup taşarak yeme-içme ağırlıklı olmaları değil. Kişiyi çevresiyle ilişkiye ve bütünleşmeye ve bu yolla zenginleşmeye davet eden, yaratıcılığını artıran, samimi ve hakiki bir deneyim alanı, bir varlık alanı olarak tanımlayabileceğimiz bir kamusal alan görünümü, kamusallıktan asıl anlamamız gerekendir.

 

Kendi gibi olanı görmek, kendi gibi olanla bir arada olmak, çeşitliliğe ve farklılığa tepkimek, tanıdıklar arasında olmayı istemek artık günümüz kentlerinin olgusu değil. Bilinmezin tehlikesini ve tanıdık olmayışın özgürlüğünü, bilindikliğin ve tahmin edilebilirliğin sıkıcılığına tercih ediyor günümüz kentlisi. 

 

“Bu arada çeşitli maceralar yaşamış da onun için yazamamış gibi yapacaktım ama burada pek ‘stimulan’ bir hayatımız olmadığını şimdiye kadar ele vermiş olabileceğimden kuşkulanarak vazgeçtim. Genellikle, (…) haricinde en mühim konu, günlük yürüyüşlerimde hava kararmadan ormandan çıkabilmek… (!) İzah edeyim. Burada diğer insanlık gibi kaldırımlı sokaklarımız olmadığı için, her gün okul çıkışı parklara yürüyüşe gidiyorum. Ama –Belkıs bilirsin– bu ‘park’ların her biri yaklaşık birer Avrupa ülkesi yüzölçümünde.  Dolayısıyla, ağaçlara sürdükleri patika-belirleyici boyaları göremeyene dek karanlığa kalmışsan, iki şey oluyor: 1- Bu saatte, özellikle ürkekleşen geyikler, kaçarken insanın üstünden atlayabiliyorlar (ki bu da başına bir toynak yiyip orada sabaha kadar yatma tehlikesi yaratıyor).  2- ‘Acaba bu parkta elemanlara maruz kalmadan gecelemenin bir yolu var mıdır?’ diye düşünmeye başlıyorsun. İşin esas ürkünç yani, giderek her akşamüstü sektirmeden bu riskleri almaya başladığımı, çünkü aslında buna ihtiyaç duyduğumu, aksi halde Rip Van Winkle misali yüz yıl süren bir uykuya dalıp kalmaktan korktuğumu fark ettim. Amerikan (belki de genel olarak Batı ülkesi) banliyösünde yaşamak insanın beynini öyle bir uyuşturuyor ki, kendine her gün bir şekilde adrenalin enjekte etmenin yollarını bulmazsan, farkına varmadan seni cenazedir diye kaldırıp gömebileceklerinden korkuyorsun.”

           

Amerikan banliyösünde yaşayan bir arkadaşımın e-postasından

 

Kimsenin yeri

“Size Amerikan çöllerinden ve kent olmayan kentlerinden söz ediyorum… Buralarda vaha yok anıt yok, kayıp giden madensel manzaralar ve otoyollar. Her yerde: Los Angeles ya da Twenty Nine Palms’da, Las Vegas ya da Borrego Springs’de… İşte böylece kentin tek dokusu otoyolların dokusudur; taşıyıcı ya da daha çok, durmadan kentleri kentlere bağlayan doku, iki yönde de aynı hızla yol alan binlerce arabanın, güneşin altında bütün farları yanar durumda Ventura Freeway’de yol alan hiçbir yerden gelmeyip, hiçbir yere gitmeyen binlerce arabanın olağanüstü görüntüsü: Çok büyük bir kolektif olay; …”

           

J. Baudrillard, Amerika’dan

 

Kentler hep aynı kalmıyor. Sanayinin örgütlenmesi, yeni bir olgunun (işçi) ortaya çıkışı, kentlere ve işe akan insan toplulukları, bunun yarattığı yeni ama hastalıklı, kirli ve mutsuz çevreler, bunlara çözüm olarak düşünülen yeni kent önerileri… Asansörün (dikeyleşme), elektriğin (enerji), otomobilin kentin organizasyonunu dönüştürmesi… Fiberoptik kabloların, cep telefonlarının, kameraların, bbg evlerinin tanıştırdığı yeni yer ve kamusallık kavrayışı… Günümüzde kentin yeni örgütlenişiyle birlikte kamusal alanın geçirdiği dönüşümü de görmek gerek. Otoyollar, stadyumlar, geçiş alanları, terk edilmiş yapılar ve çevreleri, dolgu sahil yol ve alanları, korumalı alışveriş merkezleri, istasyonlar, yeni konut alanlarının çevreleriyle kurduğu

(ya da kuramadığı) ilişkiler, bütün bunlar, bu arada-derede yerler; sokak, meydan vb. örgüsünden farklı olarak karşımıza yeni kamusal alan problemleri çıkartıyor.

Bu konvansiyonel kent mekanı örgütlenişinden farklı mekan örgütlenmesini anlamak, kamusal alanın sadece kent meydanı, sokak ve parklardan oluşmadığını görmek bizi farklı yaklaşılması gereken mimari-kentsel problemlerle karşı karşıya getiriyor. 

 

Kamusal yapıların özensizliği

Kamusal alandan bir başka görünüm daha vermek istiyorum. Kamusal yapıları da kamusal alanların bir parçası olarak görmek gerek, sonuçta bu yapılar birer alan olma özelliği taşıyor.  Kamusal yapı deyince akıllara müze, kütüphane, üniversite gibi özel de olabilecek girişimlerden çok belediye, adliye gibi resmi kurumlar geliyor nedense. Aslında ben de daha çok bu yapılardan söz etme niyetiyle yola çıktığımdan, kamusal ve resminin örtüşmesi bu noktada çok da önemli olmamakta. Birçok ülkede bu türden kamu yapılarında adeta sürekliliği ve kalıcılığı ve bir miktar otoriteyi temsil edermişçesine klasik üslupta yapıların tercih edildiğini görmek mümkün; olmayan da taklidini yapıyor, hatta ölçeğini ikiye üçe katlayıp iyice devleştirerek... Böyle bakınca, örneğin, insan hakları mahkemesi binası ilgimi çeken bir yapı oldu; teknolojiyi kutsar görünümde çağdaş bir imaj, ezici anıtsallığın yanında farklı duruverdi birden. Trabzon belediyesi için açılan yarışma kapsamında düşünürken, belediye-yerel yönetim-halka açık olmak/yakın durmak-şeffaflık gibi kavramları irdelemekte tereddüt ettik; belediyenin halka yakınlığından ziyade otoritesinin önemseneceğini düşündük (belediye kavramıyla çelişse de), sanırım yanılmadık da. 

 

Cumhuriyet Türkiye’si yeniliğini mimarisiyle de somutlaştırmak istemiş ve bunun için çok sayıda proje uygulamaya koymuştu. Bugün ise tersine, özellikle kamu yapılarının imajında hem kimliksizlik açısından hem de kalite açısından bir sorun olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin çoğu ilçe adliyesi adliye olarak tasarlanmamış binaların, hatta apartmanların içerisine sıkışmıştır; belediye binaları sevimsizdir; hastane binaları sağlıksız bir gecekondu yığını görünümündedir; okul yapıları çocukların dünyasını karartacak sıkıcılıktadır; bunun gibi birçok örnek sayabilirim. Bu da değinilmesi gereken bir kamusal alan görünümü…

 

Ne yapmalı?

Kamusal yapılar ve alanların kimliksizliğine çözüm geliştirmek, kentlerin bozulan imajını onarmak, bu alanların neşesizliği, tekdüzeliği ve sıkıcılığını aşmak için başvurulan çareler neler olmuştur? Son zamanların tipik refleksi, tüm dünyada yaygın olarak benimsenen davranış biçimi, yaratıcı ve yetenekli olduğu düşünülen, markalaşmış bir mimarın ya da büronun kentin imajını düzeltmesi için davet edilmesi şeklinde olmaktadır.  Yönetimler buldukları çözümle çok mutlu olsalar da, sözkonusu yerde yaşayanlar için bu durum kimi zaman bir kabusa dönüşebilmektedir.

S. Mattern, “Just How Public Is the Seattle Public Library” Publicity, Posturing, and Politics in Public Design” (Journal of Architectural Education, c. 57, s. 1) başlıklı yazısında, R. Koolhaas – Seattle’lılar “karşılaşmasını” detaylı olarak anlatıyor ve kütüphane yetkilileri ile tasarım ekibinin sürece hakim olduğunu, paranın asıl sahibi olmakla birlikte kamunun bu sürece ancak sınırlı olarak katılabildiğini tartışıyor. Belki de bu yazı içerisindeki en anlamlı cümlelerden birisi, bir yerel gazetecinin yazdığı gibi, şöyle: “Koolhaas’a işi vermek ve sonra da kavramsal modeline sinirlenmek, partinizin yemek servisini McDonald’s’ın yapmasını istemek ve sonra da hamburger yemeye sinirlenmekten farklı değil.” Bu yolla geliştirilen çözümlerin birer sahne mi, tüketim alanı mı, yoksa varlık alanı mı oluşturduğunun tartışmasını ayrıca derinlikli olarak yapmak gerekiyor.

 

Bir başka davranış biçimine örnek, Fransa’nın yaptığı gibi bir dizi yarışma ile sözkonusu kentsel imajın tazelenmesi yoluna gitmek. Tabii ancak kazanan projelerin inşa edilmesi kaydıyla bu türden girişimler anlamlı olabiliyor. R. Rogers, Fransa’nın arsa fiyatlarını ucuz ve sabit tutarak parayı tasarımın niteliğine ve zenginliğine kanalize ettiğine, böylelikle de yeni mimar kuşağının yetişmesine katkıda bulunduğuna değiniyor. 

 

Bence, bütün bunların temelinde insana ve kentliye bir bakışın, buna dair bir görüşün oluşması gerekliliği en acil durumdur. Mimariye ve çevreye salt bir donanım olarak ve inşa etme pratiği çerçevesinde bakmakla nitelikli ve özlediğimiz türden çevreler yaratmak mümkün değildir. Bu çevrelerin bir dünya görüşü, mekanı kurmaya dair bir felsefe çerçevesinde oluşturulmaları gereği; mimarlığın kamu için bir aydınlanma aracı olması temel değerler olmalıdır. n Doç.Dr. Belkıs Uluoğlu, İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü.

 

 

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


66976 - unknown - 38.107.179.239