Kamusal Alan Görünümleri

Belkıs Uluoğlu n
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine”
N. Hikmet, Bu Memleket Bizim’den
Yıllar önce çocukken cengelde kaybolan bir kadının bulunduğunu,
yarı insan yarı hayvan özellikleri gösterdiğini belirten haber, bir yandan
insan tanımımızın topluluk halinde yaşam ile özdeşleştiğini bir kez daha bize
gösterirken, öte yandan toplumsallaşmanın insanın kendi varlığının bilincine
varmayı sağladığını hatırlatmış oluyor. Birey ve topluluk arasındaki ilişkileri
irdeleyebileceğimiz en göz önündeki mekanlar ise kamusal alanlar.
Nedir kamusal alan? Kamusal alan, kişisel özgürlüğün, başkalarıyla
bir arada olma suretiyle anlam kazandığı yerdir. “Özgürlük, ne için?” diye
sormuştu bir hocam üniversite yıllarımda. Gerçekten de, özgürlüğün bir amacı
olmalıdır. Özgürlük birliktelik ile anlamlanır, zenginleşir; başka türlü de kişi
özgürlüğü boyutsuz, değersiz kalır. Kamusal alan, kişinin diğerleri ile karşılaştığı,
toplumsallaştığı, varlığını zenginleştirdiği alandır. İnsan çevresine yabancılaştığı
değil, çevresine açınımlanarak onunla bütünleşebildiği düzeyde varlığını pekiştirir.
Kamusal alan herkesin yeridir, o nedenle ciddidir; biraradalığın kutlandığı
yerdir, bu nedenle neşelidir.
Kamusal alanın kimliği, kendini ortaya koyuş tarzı, bireysel
özgürlüklerle toplumsal birlikteliğin ilişkilerini tarif eden temel gösterge
olacaktır. Bu kimlik, aynı zamanda, bir araya gelmenin temelini oluşturan değerlerin
de sergilenişidir. Burada, bu anlamda, kamusal alanlardan farklı görünümler
sunmak istedim. Yazı boyunca, öncelikle farklı kamusal alan kimliklerine değinilmiş;
bir sahne olarak kamusal alandan, bir ticari değer olarak kamusal alandan ve
gerçekte benim için kamusal alanın ne olması gerektiğini ifade eden bir varlık
alanı olarak kamusal alandan görünümler verilmiştir. Sonra da, kamusal alan
kavramının bugün için farklı anlamlar içerebileceğine, yeni kentlerin kimseye
ait olmayan yeni alanlarının ve yeni kurgularının da bu bağlamda ele alınması
gerektiğine değinilmiş; son olarak, kamusal yapıları da birer kamusal alan
olarak kabul etmemiz durumunda, karşılaşılan görünümler tartışılmıştır.
Sahne
“Levi’s’ın yeni yerleşim yerine gittik, kullanım sonrası değerlendirme
için… Derste sonuçları tartışıyoruz, hoca soruyor: ‘gözlemleriniz?’. Sıra bana
geldiğinde ‘fazla tasarlanmış’ (overdesigned) diyorum. Bu fazla tasarlanmışlık
meselesini anlamıyor ve biraz şaşkın, garip bir yaratığa rastlamışçasına,
soruyor: ‘biraz açar mısın?’. ‘Herşey bitmiş, sahne tamam, insan hiçbir şeye
katılamıyor. Bir oyun sahneleyen yabancı gibi hissediyor insan kendisini orada,
arkanızda Nevada’dan düzgün yontulu taşlar filan…’ diyorum…”
“Akşam eve dönerken bakkal kokusu geldi burnuma. Her yerin
bir de kokusu var değil mi ama” Bakkal kokusu da şeker, sabun, kraker, ekmek ve
gazete kokularının birbirine geçiştiği bir koku işte. Uzaktan duyunca buralarda
bir bakkal var diyebiliyor insan. Berkeley’de market kokusundan söz
edilebilirdi ama öyle bir koku yoktu. Orada pek çok şeyin kokusu yoktu aslında.
Mesela okyanus kokmuyordu, halbuki bizim Boğaziçi’nin suları kokar; yosun, balık,
bir miktar çöp karışımı kokuyu herkes bilir. Ne yazık ki bu ara duman, is ve
daha bilumum yanık ve artık madde kokularıyla kaplı sokaklar. Haydi bakalım,
buradan bir hipotez çıkar mı çıkar. Amerikanya insana göz boyayıcı bir dekor
sunuyor, bu düzen ve dekor insanı kendinden uzaklaştırıyor. Hissetmiyor insan.
Halbuki insan kötü, çirkin, kirli de olsa, acı çekerek de olsa bazı duygularını
çalıştırma gereksiniminde. Bizde bundan var… seyirci değil aktörüz.”
“Sultanahmet meydanında olmak isteğim giderek azalıyor…
Eskiden ne çok severdim buralarda gezinmeyi, şimdi ise turistler için manikürlü
bir alan, giderek samimiyetsizleşiyor. Safranbolu da Bodrum’a benzedi zaten…
Kadınların estetik operasyonu gibi, her yer her yere benzer oldu...”
Üniversite yıllarımda kendim için aldığım notlardan
Benim o yıllarda el yordamıyla düşündüğümü G. Debord
“gösteri toplumu” olarak kuramsallaştırır ve bugünün asıl üretiminin gösteri
olduğunu irdeler. Gösteri diyalogun, dolayısıyla karşılıklı iletişimin karşıtıdır;
çünkü gösteri kendi olmayanı içerir.
J. Baudrillard’ın irdelediği simülasyon olgusu, U. Eco’nun
Travels in Hyperreality’de müstehzi bir ifade ile anlattığı ABD’deki
hipergerçek sanal ortamlar, tüm bu konuşmalar gösteriyi gerçek, gerçekliği
gösteri olarak gördüğümüz bir akıl hali içerisinde olduğumuza işaret ediyor. Kişiyi
katılımcı değil seyirci kılan, onun varlık alanını zenginleştirmeyen, dolayısıyla
onu mutlu ve neşeli kılmayan, samimi olmayan bir gösteri alanı olarak tarif
edilebilecek bir kamusal alan görünümünden söz ediyorum burada.
Tüketim
“İyi mimarlık aydınlanmış bir müşteri, cömert bir finansman
ve kamu düşünceli bir programdan doğar. (…) gerek kamusal gerekse özel
kesimden müşteriler, genelde, mimari çevremizin kalitesine karşı bir duyarsızlık
sergilemişlerdir. (…) (yapılı çevreler) günün düzenini hala kaba bir ticarilik
mantığının oluşturduğunu göstermektedir. (…) ‘Biçim karı izler’ zamanımızın
estetik ilkesini oluşturmaktadır. Bugün tasarım becerisi, mimarın en büyük
hacmi en az yatırımla ve en kısa zamanda inşa etme yeteneğiyle ölçülüyor. (…)
en ucuz malzemelerin kullanılması şart koşuluyor, bazı müşteriler ağaç bile
diktirmek istemiyor.”
R. Rogers, Architecture: A Modern View’dan
Kapitalizm, bir üretim biçimi olarak, başlangıçta tüm üretim
dünyasını dönüştürdü; daha sonra da tüketimi biçimlendirdi. Kapitalizm sadece
üretim ve tüketim alanının bir meselesi olarak kalmadı, tüm yaşam
pratiklerimizin türünü değiştirdi; bireyle topluluğun ilişkilerini yeniden tanımladı;
kenti ve kentliyi yeniden biçimlendirdi. E. Mandel geç kapitalizmde, metalaştırma
dinamiklerinin bireysel ve toplumsal yaşamımızın tüm boyutlarına sızdığını
söyler.
Bu bağlamda, mimarlığın kültürel zenginliğimizin bir
kutlaması olmak yerine en çoğu, en kısa zamanda ve en ucuza yapma becerisi
olmaya dönüşmesinin nedenleri biliniyor. Bu ticari, kitlesel, tüketilmeye
yönelik ve alelade olmaktan rahatsızlık duymayan mekan türü ile nasıl baş edeceğimiz,
nasıl anlamlı çevreler yaratacağımız ise bir sorunsal olarak karşımızda
duruyor. Herşeyin ticari kaygılı olduğu, mimarlığın toplumsal ve kültürel bir
pratik olarak görülmediği, estetik, özellikle de etik boyutun sorgulanmadığı
bir ortam, mimarlığın acilen yeniden tanımlanmasını ve bu yeni duruma reaksiyon
gösterebilecek bir bilgiyle donanmasını gerekli kılıyor. Tek ve özel bir ürünü
üretme temelli ontolojisi ve bundan türeyen bilgisi ile özel ve tekili hiçe
sayan, alelade ve kitleseli öne çıkaran bu yeni gerçekliğe cevap üretmek mümkün
görünmüyor. Elbette ki kamusal alanlar da bu anlayışın dışında şekillenmiyor.
Tüketime yönlendirilmiş, satış bezirganlığının önem kazandığı, şeylerin
paketlenmesinin ve kendi olgusallığının dışında yaratılmış anlamların
giydirilmesinin önemli olduğu, samimi olmayan bir görünümden söz ediyorum
burada: Bir tüketim alanı olarak kamusal alan görünümü... Bu durumda etkin,
yaratıcı, katılımcı insan tanımı yerini edilgin, tüketen insana terk ediyor.
Kamusallığın anlamı tüketimle efsunlanmış, yönlendirilmiş bir seyircilik
durumuna dönüşüyor.

Herkesin yeri
“Sıcak bir günde, ama Pazar olmalı (ki en kalabalığından
olsun!), Gülhane Parkı’na gitmeli… O eli devenin ağzında, deve ağzını kapatmış
pozisyonda, “anneeee” diye bağıran çocuğu görebilirim belki yine. Yine bekçi
gelir, devenin iki çenesini tutup ayırır, çocuğun elini çıkarır, sonra da “şunlara
yaklaşmayın diye kaç kere dedik” der belki… Yine belki o mühendis adama rastlarız,
sürdüğü pusetin içindeki çocuk bize bakıp sırıtınca, “babası gibi ağzının tadını
biliyor ne de olsa” diyen zata, belki yine karısı da gülümser… Hayvanların
kapatılmışlığının yarattığı acıya dayanabilirsem belki gelirim yine…”
“Bir düzlük, çadırlar kurulmuş. Çadırlar arasında gerilmiş
tellerde sepetler, sepetlerin üzerinde kırmızı yeşil zigzaglar ve kalpler. Bir
çadırın önünde iki velet, daha yürümüyorlar, emeklemiyorlar bile. Önlerindeki
taş ve kumları ağızlarına burunlarına sıvayıp duruyorlar. Sümükleri akmış ve de
ağızlarına girmeden ağızla burun arasında kurumuş kalmış. Masum masum ve de
bebekçe oynarken biri aniden diğerinin kafasına bir aletle indirir. Hani
neredeyse yaka paça birbirlerine girerler. Kafalar kan revan içinde kalır.
Birinin anası koşar gelir, veletin kafasındaki kan yetmiyormuş gibi bir de o
yapıştırır. Normal bir gün işte…”
Yine kişisel notlarımdan
Geçmişte Gülhane parkında, Celaliye’deki göçebe çadırları
arasında, çocukluğumun Yoğurtçu Parkı’nda, nazik tabiriyle “Kurbağalı
Dere”sinde, Galata Köprüsü’nün bir geçit değil yaşam alanı olduğu Yaşar’lı (bir
fok balığıdır, benim yaşımda olanlar bilir) günlerinde, bizleri oralara çeken,
bu yerleri bizim için hoş kılan nedir? Nostaljikleşmeden sözünü edebileceğimiz
özsel değer(ler) nedir? İnsan başkalarıyla karşılaşmasında kendi ötesinde birşeyleri
görmek, yaşamak, algılamak, deneyimlemek ister ve ancak kendi öz varlığı böyle
zenginleşebilir. Buraları çekici ve eğlenceli kılan, katılmaya davetiye çıkaran
özellikleri bunlardır işte; bitmiş bir sahneye izleyici olarak katılmak ya da
masa-sandalye ile dolup taşarak yeme-içme ağırlıklı olmaları değil. Kişiyi
çevresiyle ilişkiye ve bütünleşmeye ve bu yolla zenginleşmeye davet eden, yaratıcılığını
artıran, samimi ve hakiki bir deneyim alanı, bir varlık alanı olarak tanımlayabileceğimiz
bir kamusal alan görünümü, kamusallıktan asıl anlamamız gerekendir.
Kendi gibi olanı görmek, kendi gibi olanla bir arada olmak,
çeşitliliğe ve farklılığa tepkimek, tanıdıklar arasında olmayı istemek artık
günümüz kentlerinin olgusu değil. Bilinmezin tehlikesini ve tanıdık olmayışın
özgürlüğünü, bilindikliğin ve tahmin edilebilirliğin sıkıcılığına tercih ediyor
günümüz kentlisi.
“Bu arada çeşitli maceralar yaşamış da onun için yazamamış
gibi yapacaktım ama burada pek ‘stimulan’ bir hayatımız olmadığını şimdiye
kadar ele vermiş olabileceğimden kuşkulanarak vazgeçtim. Genellikle, (…)
haricinde en mühim konu, günlük yürüyüşlerimde hava kararmadan ormandan çıkabilmek…
(!) İzah edeyim. Burada diğer insanlık gibi kaldırımlı sokaklarımız olmadığı
için, her gün okul çıkışı parklara yürüyüşe gidiyorum. Ama –Belkıs bilirsin– bu
‘park’ların her biri yaklaşık birer Avrupa ülkesi yüzölçümünde. Dolayısıyla, ağaçlara
sürdükleri patika-belirleyici boyaları göremeyene dek karanlığa kalmışsan, iki şey
oluyor: 1- Bu saatte, özellikle ürkekleşen geyikler, kaçarken insanın üstünden
atlayabiliyorlar (ki bu da başına bir toynak yiyip orada sabaha kadar yatma
tehlikesi yaratıyor). 2- ‘Acaba bu parkta elemanlara maruz kalmadan
gecelemenin bir yolu var mıdır?’ diye düşünmeye başlıyorsun. İşin esas ürkünç
yani, giderek her akşamüstü sektirmeden bu riskleri almaya başladığımı, çünkü
aslında buna ihtiyaç duyduğumu, aksi halde Rip Van Winkle misali yüz yıl süren
bir uykuya dalıp kalmaktan korktuğumu fark ettim. Amerikan (belki de genel
olarak Batı ülkesi) banliyösünde yaşamak insanın beynini öyle bir uyuşturuyor
ki, kendine her gün bir şekilde adrenalin enjekte etmenin yollarını bulmazsan,
farkına varmadan seni cenazedir diye kaldırıp gömebileceklerinden korkuyorsun.”
Amerikan banliyösünde yaşayan bir arkadaşımın e-postasından
Kimsenin yeri
“Size Amerikan çöllerinden ve kent olmayan kentlerinden söz
ediyorum… Buralarda vaha yok anıt yok, kayıp giden madensel manzaralar ve
otoyollar. Her yerde: Los Angeles ya da Twenty Nine Palms’da, Las Vegas ya da
Borrego Springs’de… İşte böylece kentin tek dokusu otoyolların dokusudur; taşıyıcı
ya da daha çok, durmadan kentleri kentlere bağlayan doku, iki yönde de aynı hızla
yol alan binlerce arabanın, güneşin altında bütün farları yanar durumda Ventura
Freeway’de yol alan hiçbir yerden gelmeyip, hiçbir yere gitmeyen binlerce
arabanın olağanüstü görüntüsü: Çok büyük bir kolektif olay; …”
J. Baudrillard, Amerika’dan
Kentler hep aynı kalmıyor. Sanayinin örgütlenmesi, yeni bir
olgunun (işçi) ortaya çıkışı, kentlere ve işe akan insan toplulukları, bunun
yarattığı yeni ama hastalıklı, kirli ve mutsuz çevreler, bunlara çözüm olarak
düşünülen yeni kent önerileri… Asansörün (dikeyleşme), elektriğin (enerji),
otomobilin kentin organizasyonunu dönüştürmesi… Fiberoptik kabloların, cep
telefonlarının, kameraların, bbg evlerinin tanıştırdığı yeni yer ve kamusallık
kavrayışı… Günümüzde kentin yeni örgütlenişiyle birlikte kamusal alanın geçirdiği
dönüşümü de görmek gerek. Otoyollar, stadyumlar, geçiş alanları, terk edilmiş
yapılar ve çevreleri, dolgu sahil yol ve alanları, korumalı alışveriş
merkezleri, istasyonlar, yeni konut alanlarının çevreleriyle kurduğu
(ya da kuramadığı) ilişkiler, bütün bunlar, bu arada-derede
yerler; sokak, meydan vb. örgüsünden farklı olarak karşımıza yeni kamusal alan
problemleri çıkartıyor.
Bu konvansiyonel kent mekanı örgütlenişinden farklı mekan
örgütlenmesini anlamak, kamusal alanın sadece kent meydanı, sokak ve parklardan
oluşmadığını görmek bizi farklı yaklaşılması gereken mimari-kentsel problemlerle
karşı karşıya getiriyor.
Kamusal yapıların özensizliği
Kamusal alandan bir başka görünüm daha vermek istiyorum.
Kamusal yapıları da kamusal alanların bir parçası olarak görmek gerek, sonuçta
bu yapılar birer alan olma özelliği taşıyor. Kamusal yapı deyince akıllara
müze, kütüphane, üniversite gibi özel de olabilecek girişimlerden çok belediye,
adliye gibi resmi kurumlar geliyor nedense. Aslında ben de daha çok bu yapılardan
söz etme niyetiyle yola çıktığımdan, kamusal ve resminin örtüşmesi bu noktada
çok da önemli olmamakta. Birçok ülkede bu türden kamu yapılarında adeta
sürekliliği ve kalıcılığı ve bir miktar otoriteyi temsil edermişçesine klasik
üslupta yapıların tercih edildiğini görmek mümkün; olmayan da taklidini yapıyor,
hatta ölçeğini ikiye üçe katlayıp iyice devleştirerek... Böyle bakınca, örneğin,
insan hakları mahkemesi binası ilgimi çeken bir yapı oldu; teknolojiyi kutsar
görünümde çağdaş bir imaj, ezici anıtsallığın yanında farklı duruverdi birden.
Trabzon belediyesi için açılan yarışma kapsamında düşünürken, belediye-yerel
yönetim-halka açık olmak/yakın durmak-şeffaflık gibi kavramları irdelemekte
tereddüt ettik; belediyenin halka yakınlığından ziyade otoritesinin önemseneceğini
düşündük (belediye kavramıyla çelişse de), sanırım yanılmadık da.
Cumhuriyet Türkiye’si yeniliğini mimarisiyle de somutlaştırmak
istemiş ve bunun için çok sayıda proje uygulamaya koymuştu. Bugün ise tersine,
özellikle kamu yapılarının imajında hem kimliksizlik açısından hem de kalite açısından
bir sorun olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin çoğu ilçe adliyesi adliye olarak
tasarlanmamış binaların, hatta apartmanların içerisine sıkışmıştır; belediye
binaları sevimsizdir; hastane binaları sağlıksız bir gecekondu yığını
görünümündedir; okul yapıları çocukların dünyasını karartacak sıkıcılıktadır;
bunun gibi birçok örnek sayabilirim. Bu da değinilmesi gereken bir kamusal alan
görünümü…
Ne yapmalı?
Kamusal yapılar ve alanların kimliksizliğine çözüm
geliştirmek, kentlerin bozulan imajını onarmak, bu alanların neşesizliği, tekdüzeliği
ve sıkıcılığını aşmak için başvurulan çareler neler olmuştur? Son zamanların
tipik refleksi, tüm dünyada yaygın olarak benimsenen davranış biçimi, yaratıcı
ve yetenekli olduğu düşünülen, markalaşmış bir mimarın ya da büronun kentin
imajını düzeltmesi için davet edilmesi şeklinde olmaktadır. Yönetimler
buldukları çözümle çok mutlu olsalar da, sözkonusu yerde yaşayanlar için bu
durum kimi zaman bir kabusa dönüşebilmektedir.
S. Mattern, “Just How Public Is the Seattle Public Library”
Publicity, Posturing, and Politics in Public Design” (Journal of Architectural
Education, c. 57, s. 1) başlıklı yazısında, R. Koolhaas – Seattle’lılar
“karşılaşmasını” detaylı olarak anlatıyor ve kütüphane yetkilileri ile tasarım
ekibinin sürece hakim olduğunu, paranın asıl sahibi olmakla birlikte kamunun bu
sürece ancak sınırlı olarak katılabildiğini tartışıyor. Belki de bu yazı
içerisindeki en anlamlı cümlelerden birisi, bir yerel gazetecinin yazdığı gibi,
şöyle: “Koolhaas’a işi vermek ve sonra da kavramsal modeline sinirlenmek,
partinizin yemek servisini McDonald’s’ın yapmasını istemek ve sonra da
hamburger yemeye sinirlenmekten farklı değil.” Bu yolla geliştirilen çözümlerin
birer sahne mi, tüketim alanı mı, yoksa varlık alanı mı oluşturduğunun
tartışmasını ayrıca derinlikli olarak yapmak gerekiyor.
Bir başka davranış biçimine örnek, Fransa’nın yaptığı gibi
bir dizi yarışma ile sözkonusu kentsel imajın tazelenmesi yoluna gitmek. Tabii
ancak kazanan projelerin inşa edilmesi kaydıyla bu türden girişimler anlamlı
olabiliyor. R. Rogers, Fransa’nın arsa fiyatlarını ucuz ve sabit tutarak parayı
tasarımın niteliğine ve zenginliğine kanalize ettiğine, böylelikle de yeni
mimar kuşağının yetişmesine katkıda bulunduğuna değiniyor.
Bence, bütün bunların temelinde insana ve kentliye bir
bakışın, buna dair bir görüşün oluşması gerekliliği en acil durumdur. Mimariye
ve çevreye salt bir donanım olarak ve inşa etme pratiği çerçevesinde bakmakla
nitelikli ve özlediğimiz türden çevreler yaratmak mümkün değildir. Bu
çevrelerin bir dünya görüşü, mekanı kurmaya dair bir felsefe çerçevesinde
oluşturulmaları gereği; mimarlığın kamu için bir aydınlanma aracı olması temel
değerler olmalıdır. n Doç.Dr. Belkıs Uluoğlu, İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık
Bölümü.