Hibrid ve Melezlik: Anahtar
Sözcükler
creole / creolization: İngilizce’deki “creole”
terimi, yerli (indigenous) anlamına gelen Fransızca créole dolayımıyla, “doğma
büyüme oralı” (native) anlamına gelen Portekizce Criolulu (İspanyol criollo’su)
kelimesinden türetilmiştir. “Creole”, özgün kullanımı itibariyle, tropikal
sömürgede doğup büyümüş, Avrupa kökenli beyaz (adam) demektir. Kelimenin anlamı
daha sonradan, yerli halkları ve diğer tüm Avrupa kökenli olmayanları içerecek
şekilde genişletilmiştir. Kelime zaman içerisinde Karayip Adaları ve civarı ile
Batı Afrika’da yaşayan creole’lerin konuştuğu belli başlı dilleri ve nihayet
benzer koşullarda ortaya çıkmış bütün bir dil ailesini tanımlamak üzere
kullanılmıştır (Romaine, 1988, s. 38). 17. ve 19. yüzyıllar arasında
İngilizce’deki yaygın kullanımıyla, beyaz ya da zenci ayrımı olmaksızın, “Batı
Hint Adaları’nda doğan” anlamı taşıyan terim, herhangi bir “renk çağrışımı”
yapmamasına karşın, giderek Avrupalıların sömürgeler karşısında hissettiği
melezleşme “tehdit”inin bir ifadesi haline gelmiştir.
Kültürel değişim ve geçişkenlik olgularını içeren
creolization kavramı, dünya genelinde benzer süreçler yaşanmasına karşın,
çoğunlukla “yeni dünya” (bilhassa Karayip Adaları ve Güney Amerika) özelinde
ele alınmış; daha genel anlamda ise, Avrupa sömürgeciliğine bağlı olarak etnik
ve ırk yapısı itibariyle karışık bir nüfusa sahip sömürgecilik sonrası
toplumlara atfen kullanılmıştır. Edward Brathwaite’in ifadesiyle, creolization
“kültürel bir süreçtir” – “bireylerin toplum içerisinde çevreleri ve
birbirleriyle kurduğu etki/tepki ilişkilerine dayanan maddi, psikolojik ve
ruhsal” bir süreç. Her ne kadar “bu tepki ve etkileşimin sınır ve niteliği” en
nihayetinde “toplumun kuruluş ve gelişim süreçleri tarafından belirlenmiş” olsa
bile, bu sürecin sonunda tümüyle “yeni bir yapı” inşa edilir (Brathwaite, 1971,
s. 11). Creolization bir sonuç değildir, daha ziyade hem kültürlenme hem de
kültürel etkileşim özellikleri gösteren bir süreç; bir yanıyla “bir kültürün
bir başka kültürü içermesine, diğer yanıyla iki yönlü akışa, karşılıklı aktarım
ve zenginleşmeye dayalı bir süreç”tir.
hibridlik (hybridity): Postkolonyal kuramın bugüne
kadar en çok başvurulmuş ve üzerinde en fazla tartışılmış kavramlarından biri
olan hibridlik, çoğunlukla, sömürgecilik tarafından üretilmiş temas bölgesinde
(contact zone) yeni kültürleraşırı (transcultural) biçimlerin yaratılmasına
karşılık olarak kullanılmaktadır. Terim bahçecilik pratiğinde farklı türden
tohumların aşılama ya da çapraz tozlaşma yoluyla döllenmesi sonucunda üçüncü
melez bir tohumun üretilmesini ifade etmektedir. Melezlenme farklı şekillerde
tezahür eder: dil, kültür, siyaset, ırk vb. Pidgin ve creole örneklerinde
gördüğümüz dildeki melezlenme, ilk olarak, terimi dildeki çoksesli durumların,
daha açık bir ifadeyle, çoksesli anlatıların yıkıcı ve dönüştürücü gücüne
işaret etmek üzere kullanan dilbilimci ve kültür kuramcısı Mikhail Bakhtin’de
geçer. Toplumsal çokseslilik fikri, Bakhtin’in kullandığı şekliyle, Ortaçağ’da
“mizahi biçim ve görünümleriyle kural tanımaz bir dünyanın kilise ve feodal
kültürün resmi ve ciddi tavrına meydan okuması”yla birlikte ortaya çıkan
karnavalesk kavramında da mündemiçtir (Holquist, 1984, s. 4).
“Hibridlik” terimi yakın zamana kadar, sömürgeci ile sömürge
arasındaki ilişkiyi çözümlerken karşılıklı bağımlılık ve öznelliklerin
karşılıklı tesisi kavramlarını ortaya atan Homi Bhabha’nın çalışmalarıyla
birlikte ele alınmıştır. Bhabha, her türlü kültürel ifade ve sistemin, “Üçüncü
Mekan” (Third Space) olarak adlandırdığı bir ifade etme (enunciation) mekanında
inşa edildiğini öne sürer (Bhabha, 1994, s. 37). Kültürel kimlik daima,
kültürleri hiyerarşik bir düzene tabi tutan “saflık” iddialarını çürüten bu
çelişik ve müphem mekanda ortaya çıkar. Bhabha’ya göre, kültürel kimliğin
yeşerdiği bu müphem mekanın teşhis edilmesi, kültürel farklılığın işlerlik
kazanmasına imkan tanıyan hibridliği olumlamak üzere, kültürel çeşitlilik
egzotizminden (exoticism of cultural diversity) kurtulmamıza yardımcı olabilir:
“Bu Üçüncü Mekan’ın üretkenliğini sömürgecilik ya da sömürgecilik sonrası
dönemden alıyor olması anlamlıdır. Zira yabancı bir toprağa girme isteği...
çokkültürlülük egzotizmi ya da kültürlerin çeşitliliği yerine, kültürün
hibridliğinin tescil ve beyan edilmesine dayanan uluslararası bir kültürü
kavramsallaştırmanın yolunu açabilir.” (Bhabha, 1994, s. 38) Kültürün sınır ve
anlamını tayin eden ve hibridlik kavramını bu denli önemli kılan da işte bu
“aradaki” (in-between) mekandır.
kültürel çeşitlilik / kültürel farklılık
(cultural diversity / cultural difference):
Her iki terim de genel kullanım içerisinde, yerine göre hem
kültürlerin çokluğuna, hem de genelgeçer dayatmacı kültürel tanımlardan
kaçınmak üzere bu çokluğun tanınması gerekliliğine işaret eder. Oysa Homi Bhabha,
“The Commitment to Theory” (1988) başlıklı makalesinde, kültürel temsilin iki
yolu arasındaki ayrımı belirtmek amacıyla bu terimleri karşıt anlamlarda
kullanmaktadır. Bhabha, sadece münferit birtakım davranış, tutum ve değer
sistemlerini olumlamaya yarayan kültürel çeşitlilik göstergelerini teyit
etmenin yeterli olmadığı kanısındadır. Zira böylesi bir tasarım, emperyalist
etnografilerde görüldüğü gibi, farklılıkları sapkın ve egzotik oldukları ölçüde
tanımanın ötesine geçemez. “Önceden verili kültürel ‘içerikler’ ve teamüller”
varsayımından hareketle kültürel çeşitliliğe yapılan atıflar, çokkültürlülük,
kültürel alışveriş ve insanlık kültürü gibi teskin edici liberal mefhumları
akla getirir.
Öte yandan, kültürel farklılık, kültürün salahiyetini
önceden saptanmış, değişmez birtakım nesnelerden ziyade, bu nesnelerin bilginin
konusu haline gelerek mevcudiyet kazanış şeklinden aldığı varsayımına dayanır.
“Kültürel içerikli ya da kültüre dair ifadeler”i hem meydana getirip kendi
içinde ayrıştıran, hem de düzenlenmeleri için gerekli dayanak noktalarını
oluşturma yetkisini veren, bu bilginin konusu haline gelme şeklidir. “Kültürel
farklılık” terimi, bilme ve kültürleri bütünlüklü birer yapı olarak tanıma
şeklimizin önemi üzerinde durarak, sadece “kültürel simge ve ikonların
homojenleştirici etkileri”nin farkına varmamızı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda
bu farkındalığı “en genelde kültürel sentezin salahiyeti”ne karşı sorgulayıcı
bir tutuma dönüştürür (Bhabha, 1994, s. 20).
Bhabha’nın altını çizdiği “farklılık”, hiç şüphesiz, tüm
sömürgeci söylemlerde saklı bulunduğunu düşündüğü aşırı müphemlik kavramıyla
bağlantılıdır. Bhabha’nın iddiası, aynı müphemliğin kültürel yorum faaliyetinde
de zımnen mevcut olduğudur; bunun da sebebi, kendisinin ifadesiyle, iki sistem arasındaki
ilişkiler çerçevesinde anlam üretmenin bir “Üçüncü Mekan” (Third Space)ı
gerektirmesidir. Bu mekan, postyapısalcılıktaki “erteleme” fikrini
çağrıştırmaktadır. Saussure, göstergelerin diğer göstergelerden farkları
dolayısıyla anlam kazandığını –ve bu yüzden bir kültürün diğer kültürlerden
farkı yoluyla tanımlanabildiğini– savunurken; Derrida “fark”ın aynı zamanda
“ertelenmiş” olduğunu öne sürmüş ve différance tabiriyle açıkladığı bir
ikililikten söz etmiştir. “Üçüncü Mekan”ı, bu erteleme ve olabilirlik mekanına
benzetebiliriz (öyleyse bir kültürün farklılığı asla saf ve durağan değildir;
aksine müphem, değişken ve başka muhtemel yorumlara her daim açıktır).
Kısacası, bu bizzat hibridliğin (hybridity) mekanıdır; kültürel anlam ve
kimliklerin, daima başka anlam ve kimliklerin izlerini taşıdığı bir mekan. Bu
sebeple Bhabha’nın söyledikleri anlamlıdır: “Kültürlerde içkin bir özgünlük
veya saflık bulunduğuna dair iddialar mesnetsizdir; bunu kültürlerin
hibridliğini ispat eden tarihteki ampirik örneklere başvurmadan da
söyleyebiliriz.”
mestizo / métisse: Sırasıyla İspanyolca ve Fransızca
kökenli bu iki terim, semantik olarak ırk ve/veya kültür karışımını ifade
etmektedir. Saf ırk fikrini her şeyden üstün tutan ve fiziksel antropolojinin
sözde bilimsel bulgularından hareketle ırkların karışımına dair karmaşık ve
büyük ölçüde hayali birtakım sınıflandırmalar (mulatto, quadroon, octaroon vb)
yaparak ırk ayrımcılığına meşruluk kazandıran sömürgeci söylemin ürünüdür.
Mestizo, creole ve métisse’den farklı olarak, Güney Amerika
ve Mezoamerikan sömürgelerdeki en eski İspanyol ve Portekiz yerleşimleri için
kullanılan özel bir anlama sahiptir. Bu erken dönem sömürgeci yerleşimler,
İspanyol ve Portekizli yerleşimciler ile Amerikan yerlileri arasında yoğun bir
kültür ve ırk alışverişine sahne olmuş; çoğu yerde bu durum Afrikalı siyah
kölelerin bu kültürel karışıma (cultural mélange) nüfuz etmesinden önce vuku
bulmuştur. Mestizo kavramı, sömürgecilik sürecinin görece erken başlaması ve
kıtadaki İspanyol ve Portekiz sömürgeci yerleşimlerin erken bir tarihte
bağımsızlıklarına kavuşması sebebiyle, Latin Amerika genelindeki kültürel
söylemlerde, olumlu anlamda “ulusal” bir içeriğe sahip kültürel bir ifade, her
türlü ihtilafa rağmen kanıksanmış bir yerellik göstergesi olarak kabul
edilmiştir. Farklı kültürel diasporalar arasındaki melezleşme ve kaynaşmadan
yeni ve güçlü birliktelikler doğduğunun, yeni kültürlerin canlılıklarını büyük
ölçüde bu kültür ve ırk alışverişine borçlu olduğunun farkedilmesiyle birlikte,
gerek mestizo gerekse métisse, geçmişte taşıdıkları her türlü aşağılayıcı
çağrışımdan kurtularak olumlu anlamlar yüklenmişlerdir.
Otantik / otantiklik (authentic / authenticity):
Sömürgecilik sonrası kültürel üretim üzerine yakın zamana kadar yapılan
tartışmalarda otantik kültür kavramına sıkça rastlanmaktadır. Bilhassa
sömürgecilikten kurtulma (dekolonizasyon) hareketlerinin sömürgecilik
döneminden kalan izleri topyekun inkar etme eğilimi, bazı yaşam biçimleri ve
pratiklerinin “otantik olmadığı” fikrini gündeme getirmiş; sömürgecilikten
kurtulan kimi devletler, sömürgecilik öncesi döneme ait gelenek ve teamüllerin
yeniden kazanılması gerektiğini savunmuştur. Kültürel otantiklik iddialarıyla
ilgili temel handikap, bu iddiaların çoğunlukla; değişmez birtakım pratikleri aslen
yerli (indigenous) oldukları varsayımıyla ikonlaştırırken, geri kalanını melez
ya da bozulmuş oldukları gerekçesiyle dışlayan özcü bir kültürel yaklaşımı
benimsemiş olmasıdır. Bu yaklaşım, kültürlerin koşullara bağlı olarak
değişebileceği ihtimalini gözardı etme tehlikesini beraberinde getirmektedir.
Marksist kültür kuramından hareketle yazan ilk dönem
sömürgecilik karşıtı yazarların çalışmalarında bu soruna değinilmemiş olması
anlamlıdır. Konunun postyapısalcı kuramlarla birlikte çetrefil bir mesele halini
alması, muhtemelen, göstergelerin aşırı istikrarsızlığını ve sistemleri nesnel,
somut ve tarih-aşırı söyleme dayalı bir “mekan”da “temellendirme”nin asli ve
daimi zorluğunu vurgulayan bir çözümlemede, somut pratik için sağlam bir temel
bulmanın doğurabileceği politik sakıncalardan kaynaklanmaktadır. Kültürel
özcülük, kuramsal açıdan ne kadar tartışmalı olursa olsun, kimi durumlarda
imparatorluk iktidarına karşı politik bir tavır sergilemek adına kerhen
benimsenebilmektedir. Açıkçası, bir kültüre yabancı gelen kimi pratikler başka
bir kültüre yabancı gelmeyebilir; bu pratikler, kültürel kimliğe ilişkin
tanımlayıcı birer unsur olarak ele alınabileceği gibi, kültürlerin tahakküme ve
küresel güçler tarafından homojenleştirilmeye karşı gösterdikleri direnişte
birer araç olarak kullanılabilir.
Ancak, her halükarda değişmez, stereotip kültürel
temsillerin varlığı tehlikeli bir durum arzetmektedir. Kendi içinde türlü
değişkenler barındıran kültürler adına katılımsal göstergeleri seferber etme
eğilimi, bu kültürler içerisindeki mevcut farklılıkların bastırılmasına yol
açabilir. Kültürel farklılığa işaret eden kimi ifadeler, otantik bir kültüre
ait göstergeler olarak pekala algılanabilir; ancak bu otantiklik iddiası,
kültürlerin değişime açık olmadığına dair üstü kapalı bir dayatmaya da
dönüşebilir. Otantiklik iddiası taşıyan göstergelere başvurmak, çeşitli
toplumsal ve kültürel değişimlerden ister istemez etkilenerek melezleşen birçok
madun toplum açısından, mevcudiyetlerini meşru bir şekilde sürdürebilmek adına
verdikleri mücadelede canalıcı bir öneme sahiptir. Ancak, bu göstergeler
birtakım hakim gruplar tarafından kültürel hayatın meşruiyet sınırlarını
belirlemek amacıyla kullanıldığında, bu mücadelenin amacını aşan, aşırı
daraltılmış bir kültürel aidiyet tanımına kapı aralayabilir (Griffiths, 1994,
s. 6).
taklitçilik (mimicry): Bu terim, sömürgeci ile
sömürge arasındaki müphem ilişkiyi tarif etmesi bakımından postkolonyal kuram
içerisinde ayrı bir öneme sahiptir. Sömürgeci söylem, sömürge tebaasını
sömürgeciye ait kültürel alışkanlıkları, varsayımları, kurum ve değerleri
benimseyerek onu “taklit etme”si yönünde teşvik ettiğinde, karşısında sömürgeci
karaktere özgü niteliklerin alelade bir yeniden üretiminden ziyade,
sömürgecinin fazlasıyla tehditkar duran “bulanık bir suret”ini bulur. Bu durum,
taklitçilik ile maskaralık arasındaki ünsiyetten ileri gelir; zira her taklit
zamanla parodiye dönüşür. Taklitçilik, bu özelliğinden ötürü, sömürgeciliğin
mutlak hükümranlığında koca bir gedik açar; tebaasının davranışlarını
gözetleyen sömürgecinin yüreğine koyu bir şüphe zerkeder.
Taklitçilik imparatorluğun çoğu kez açıkça dile getirdiği
bir politikadır. Mesela, Lord Macaulay, 1835 tarihinde yazdığı bir Hükümet
Raporu (Minute to Parliament)’nda Doğu’ya özgü bilim anlayışıyla alay ederken,
İngiliz sanatı ve bilim anlayışının Hindistan’da (bilhassa İngiliz edebiyatının
öğretilmesi yoluyla) aynen tatbik edilmesini salık verir. Gelgelelim
taklitçiliğe dayalı bu yöntem, emperyalizmin üzerinde yükseldiği temellerin ne
denli zayıf olduğunu ortaya koyar. Bunun üzerine Macaulay, Avrupa biliminin
nimetlerini halka izah edecek, “bizim ve idaremiz altındaki milyonlar arasında
tercümanlık yapacak bir zümre – kanı ve rengiyle Hintli, ama beğenileri,
fikirleri, ahlaki değerleri ve zekasıyla İngiliz olan bir zümre”nin
oluşturulmasını önerir (Macaulay, 1835). Başka bir deyişle, Avrupa bilimi
taklitçiliği melezlenmeye (hybridized), dolayısıyla müphemleşmeye yüz tutmuş;
dahası bu durum, Macaulay örneğinde görüldüğü üzere, bizzat imparatorluk
söyleminde öngörülmüştür.
Taklitçilik, Homi Bhabha’nın sömürgeci söylemin müphemliği
bahsinde geçen anahtar kavramlardan biridir. Bhabha’ya göre, Macaulay’ın
önerisi ve benzer yaklaşımlar sonucunda, sömürge tebaasının “aslına tıpatıp
olmasa da büyük ölçüde benzeyen” suretler haline getirildiği bir taklitçilik
doğmuştur (Bhabha, 1994, s. 86). Sömürgeci kültür, davranış, terbiye ve
değerlerin sömürgede yeniden vücut bulması, maskaralığın yanısıra belli bir
“gözdağı” içermektedir; “öyle ki taklitçilik aynı anda hem bir benzerlik hem de
bir gözdağı”dır (Bhabha, 1994, s. 86). Taklitçilik, sömürgeci söylemin
iktidarının sınırlı olduğu gerçeğini açığa çıkarır; bu açıdan bakıldığında,
sömürgecinin farkında olmadan kendi yıkımının tohumlarını ektiği bile söylenebilir.
Bhabha, Macaulay’ın kaleminden çıkan “taklitçi adam” soyunun izini Kipling,
Forster, Orwell ve Naipaul’un eserleri boyunca sürebileceğimizi; bu soyun,
insanın İngilizleştirildiği ama hakkıyla İngiliz olamadığı “kusurlu bir sömürge
taklitçiliği”nden türediğini savunur (Bhabha, 1994, s. 87). n
Post-Colonial Studies, The Key Concepts, ed. Bill Ashcroft,
Gareth Griffiths ve Helen Tiffin, Routledge, New York, 2000; “authentic”, s.
21-22; “creole” ve “creolization”, s. 57-59; “cultural diversity/cultural difference”,
s. 60-62; “hybridity”, s. 118-121; “mestizo/métisse”, s. 36-137; “mimicry”, s.
139-142 maddelerinden Volkan Atmaca tarafından kısaltılarak ve yer yer
yorumlanarak çevrilmiştir.
Kaynaklar:
Bhabha, H., The Location of Culture, Routledge,
Londra, 1994.
Brathwaite, E.K., The Development of Creole Society in
Jamaica, 1770-1820, Oxford University Press, Oxford, 1971.
Griffiths, G., “The myth of authenticity”, De-scribing
Empire: Postcolonialism and Textuality, C. Tiffin ve
A. Lawton (ed), Routledge, Londra, 1994.
Holquist, M., “Introduction to Mikhail Bakhtin”,
Rabelais and his World, çev. Hélene Iswolsky, Indiana
University Press, Bloomington, 1984.
Romaine, S., Pidgin and Creole Languages, Longman, Londra,
New York, 1988.