26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Hibrid ve Melezlik: Anahtar Sözcükler

    

creole / creolization: İngilizce’deki “creole” terimi, yerli (indigenous) anlamına gelen Fransızca créole dolayımıyla, “doğma büyüme oralı” (native) anlamına gelen Portekizce Criolulu (İspanyol criollo’su) kelimesinden türetilmiştir. “Creole”, özgün kullanımı itibariyle, tropikal sömürgede doğup büyümüş, Avrupa kökenli beyaz (adam) demektir. Kelimenin anlamı daha sonradan, yerli halkları ve diğer tüm Avrupa kökenli olmayanları içerecek şekilde genişletilmiştir. Kelime zaman içerisinde Karayip Adaları ve civarı ile Batı Afrika’da yaşayan creole’lerin konuştuğu belli başlı dilleri ve nihayet benzer koşullarda ortaya çıkmış bütün bir dil ailesini tanımlamak üzere kullanılmıştır (Romaine, 1988, s. 38). 17. ve 19. yüzyıllar arasında İngilizce’deki yaygın kullanımıyla, beyaz ya da zenci ayrımı olmaksızın, “Batı Hint Adaları’nda doğan” anlamı taşıyan terim, herhangi bir “renk çağrışımı” yapmamasına karşın, giderek Avrupalıların sömürgeler karşısında hissettiği melezleşme “tehdit”inin bir ifadesi haline gelmiştir. 

 

Kültürel değişim ve geçişkenlik olgularını içeren creolization kavramı, dünya genelinde benzer süreçler yaşanmasına karşın, çoğunlukla “yeni dünya” (bilhassa Karayip Adaları ve Güney Amerika) özelinde ele alınmış; daha genel anlamda ise, Avrupa sömürgeciliğine bağlı olarak etnik ve ırk yapısı itibariyle karışık bir nüfusa sahip sömürgecilik sonrası toplumlara atfen kullanılmıştır. Edward Brathwaite’in ifadesiyle, creolization “kültürel bir süreçtir” – “bireylerin toplum içerisinde çevreleri ve birbirleriyle kurduğu etki/tepki ilişkilerine dayanan maddi, psikolojik ve ruhsal” bir süreç. Her ne kadar “bu tepki ve etkileşimin sınır ve niteliği” en nihayetinde “toplumun kuruluş ve gelişim süreçleri tarafından belirlenmiş” olsa bile, bu sürecin sonunda tümüyle “yeni bir yapı” inşa edilir (Brathwaite, 1971, s. 11). Creolization bir sonuç değildir, daha ziyade hem kültürlenme hem de kültürel etkileşim özellikleri gösteren bir süreç; bir yanıyla “bir kültürün bir başka kültürü içermesine, diğer yanıyla iki yönlü akışa, karşılıklı aktarım ve zenginleşmeye dayalı bir süreç”tir. 

 

hibridlik (hybridity): Postkolonyal kuramın bugüne kadar en çok başvurulmuş ve üzerinde en fazla tartışılmış kavramlarından biri olan hibridlik, çoğunlukla, sömürgecilik tarafından üretilmiş temas bölgesinde (contact zone) yeni kültürleraşırı (transcultural) biçimlerin yaratılmasına karşılık olarak kullanılmaktadır. Terim bahçecilik pratiğinde farklı türden tohumların aşılama ya da çapraz tozlaşma yoluyla döllenmesi sonucunda üçüncü melez bir tohumun üretilmesini ifade etmektedir. Melezlenme farklı şekillerde tezahür eder: dil, kültür, siyaset, ırk vb. Pidgin ve creole örneklerinde gördüğümüz dildeki melezlenme, ilk olarak, terimi dildeki çoksesli durumların, daha açık bir ifadeyle, çoksesli anlatıların yıkıcı ve dönüştürücü gücüne işaret etmek üzere kullanan dilbilimci ve kültür kuramcısı Mikhail Bakhtin’de geçer. Toplumsal çokseslilik fikri, Bakhtin’in kullandığı şekliyle, Ortaçağ’da “mizahi biçim ve görünümleriyle kural tanımaz bir dünyanın kilise ve feodal kültürün resmi ve ciddi tavrına meydan okuması”yla birlikte ortaya çıkan karnavalesk kavramında da mündemiçtir (Holquist, 1984, s. 4).

 

“Hibridlik” terimi yakın zamana kadar, sömürgeci ile sömürge arasındaki ilişkiyi çözümlerken karşılıklı bağımlılık ve öznelliklerin karşılıklı tesisi kavramlarını ortaya atan Homi Bhabha’nın çalışmalarıyla birlikte ele alınmıştır. Bhabha, her türlü kültürel ifade ve sistemin, “Üçüncü Mekan” (Third Space) olarak adlandırdığı bir ifade etme (enunciation) mekanında inşa edildiğini öne sürer (Bhabha, 1994, s. 37). Kültürel kimlik daima, kültürleri hiyerarşik bir düzene tabi tutan “saflık” iddialarını çürüten bu çelişik ve müphem mekanda ortaya çıkar. Bhabha’ya göre, kültürel kimliğin yeşerdiği bu müphem mekanın teşhis edilmesi, kültürel farklılığın işlerlik kazanmasına imkan tanıyan hibridliği olumlamak üzere, kültürel çeşitlilik egzotizminden (exoticism of cultural diversity) kurtulmamıza yardımcı olabilir: “Bu Üçüncü Mekan’ın üretkenliğini sömürgecilik ya da sömürgecilik sonrası dönemden alıyor olması anlamlıdır. Zira yabancı bir toprağa girme isteği... çokkültürlülük egzotizmi ya da kültürlerin çeşitliliği yerine, kültürün hibridliğinin tescil ve beyan edilmesine dayanan uluslararası bir kültürü kavramsallaştırmanın yolunu açabilir.” (Bhabha, 1994, s. 38) Kültürün sınır ve anlamını tayin eden ve hibridlik kavramını bu denli önemli kılan da işte bu “aradaki” (in-between) mekandır.

 

kültürel çeşitlilik / kültürel farklılık

(cultural diversity / cultural difference):

Her iki terim de genel kullanım içerisinde, yerine göre hem kültürlerin çokluğuna, hem de genelgeçer dayatmacı kültürel tanımlardan kaçınmak üzere bu çokluğun tanınması gerekliliğine işaret eder. Oysa Homi Bhabha, “The Commitment to Theory” (1988) başlıklı makalesinde, kültürel temsilin iki yolu arasındaki ayrımı belirtmek amacıyla bu terimleri karşıt anlamlarda kullanmaktadır. Bhabha, sadece münferit birtakım davranış, tutum ve değer sistemlerini olumlamaya yarayan kültürel çeşitlilik göstergelerini teyit etmenin yeterli olmadığı kanısındadır. Zira böylesi bir tasarım, emperyalist etnografilerde görüldüğü gibi, farklılıkları sapkın ve egzotik oldukları ölçüde tanımanın ötesine geçemez. “Önceden verili kültürel ‘içerikler’ ve teamüller” varsayımından hareketle kültürel çeşitliliğe yapılan atıflar, çokkültürlülük, kültürel alışveriş ve insanlık kültürü gibi teskin edici liberal mefhumları akla getirir.

 

Öte yandan, kültürel farklılık, kültürün salahiyetini önceden saptanmış, değişmez birtakım nesnelerden ziyade, bu nesnelerin bilginin konusu haline gelerek mevcudiyet kazanış şeklinden aldığı varsayımına dayanır. “Kültürel içerikli ya da kültüre dair ifadeler”i hem meydana getirip kendi içinde ayrıştıran, hem de düzenlenmeleri için gerekli dayanak noktalarını oluşturma yetkisini veren, bu bilginin konusu haline gelme şeklidir. “Kültürel farklılık” terimi, bilme ve kültürleri bütünlüklü birer yapı olarak tanıma şeklimizin önemi üzerinde durarak, sadece “kültürel simge ve ikonların homojenleştirici etkileri”nin farkına varmamızı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bu farkındalığı “en genelde kültürel sentezin salahiyeti”ne karşı sorgulayıcı bir tutuma dönüştürür (Bhabha, 1994, s. 20).

 

Bhabha’nın altını çizdiği “farklılık”, hiç şüphesiz, tüm sömürgeci söylemlerde saklı bulunduğunu düşündüğü aşırı müphemlik kavramıyla bağlantılıdır. Bhabha’nın iddiası, aynı müphemliğin kültürel yorum faaliyetinde de zımnen mevcut olduğudur; bunun da sebebi, kendisinin ifadesiyle, iki sistem arasındaki ilişkiler çerçevesinde anlam üretmenin bir “Üçüncü Mekan” (Third Space)ı gerektirmesidir. Bu mekan, postyapısalcılıktaki “erteleme” fikrini çağrıştırmaktadır. Saussure, göstergelerin diğer göstergelerden farkları dolayısıyla anlam kazandığını –ve bu yüzden bir kültürün diğer kültürlerden farkı yoluyla tanımlanabildiğini– savunurken; Derrida “fark”ın aynı zamanda “ertelenmiş” olduğunu öne sürmüş ve différance tabiriyle açıkladığı bir ikililikten söz etmiştir. “Üçüncü Mekan”ı, bu erteleme ve olabilirlik mekanına benzetebiliriz (öyleyse bir kültürün farklılığı asla saf ve durağan değildir; aksine müphem, değişken ve başka muhtemel yorumlara her daim açıktır). Kısacası, bu bizzat hibridliğin (hybridity) mekanıdır; kültürel anlam ve kimliklerin, daima başka anlam ve kimliklerin izlerini taşıdığı bir mekan. Bu sebeple Bhabha’nın söyledikleri anlamlıdır: “Kültürlerde içkin bir özgünlük veya saflık bulunduğuna dair iddialar mesnetsizdir; bunu kültürlerin hibridliğini ispat eden tarihteki ampirik örneklere başvurmadan da söyleyebiliriz.”

 

mestizo / métisse: Sırasıyla İspanyolca ve Fransızca kökenli bu iki terim, semantik olarak ırk ve/veya kültür karışımını ifade etmektedir. Saf ırk fikrini her şeyden üstün tutan ve fiziksel antropolojinin sözde bilimsel bulgularından hareketle ırkların karışımına dair karmaşık ve büyük ölçüde hayali birtakım sınıflandırmalar (mulatto, quadroon, octaroon vb) yaparak ırk ayrımcılığına meşruluk kazandıran sömürgeci söylemin ürünüdür.

 

Mestizo, creole ve métisse’den farklı olarak, Güney Amerika ve Mezoamerikan sömürgelerdeki en eski İspanyol ve Portekiz yerleşimleri için kullanılan özel bir anlama sahiptir. Bu erken dönem sömürgeci yerleşimler, İspanyol ve Portekizli yerleşimciler ile Amerikan yerlileri arasında yoğun bir kültür ve ırk alışverişine sahne olmuş; çoğu yerde bu durum Afrikalı siyah kölelerin bu kültürel karışıma (cultural mélange) nüfuz etmesinden önce vuku bulmuştur. Mestizo kavramı, sömürgecilik sürecinin görece erken başlaması ve kıtadaki İspanyol ve Portekiz sömürgeci yerleşimlerin erken bir tarihte bağımsızlıklarına kavuşması sebebiyle, Latin Amerika genelindeki kültürel söylemlerde, olumlu anlamda “ulusal” bir içeriğe sahip kültürel bir ifade, her türlü ihtilafa rağmen kanıksanmış bir yerellik göstergesi olarak kabul edilmiştir. Farklı kültürel diasporalar arasındaki melezleşme ve kaynaşmadan yeni ve güçlü birliktelikler doğduğunun, yeni kültürlerin canlılıklarını büyük ölçüde bu kültür ve ırk alışverişine borçlu olduğunun farkedilmesiyle birlikte, gerek mestizo gerekse métisse, geçmişte taşıdıkları her türlü aşağılayıcı çağrışımdan kurtularak olumlu anlamlar yüklenmişlerdir.

 

Otantik / otantiklik (authentic / authenticity): Sömürgecilik sonrası kültürel üretim üzerine yakın zamana kadar yapılan tartışmalarda otantik kültür kavramına sıkça rastlanmaktadır. Bilhassa sömürgecilikten kurtulma (dekolonizasyon) hareketlerinin sömürgecilik döneminden kalan izleri topyekun inkar etme eğilimi, bazı yaşam biçimleri ve pratiklerinin “otantik olmadığı” fikrini gündeme getirmiş; sömürgecilikten kurtulan kimi devletler, sömürgecilik öncesi döneme ait gelenek ve teamüllerin yeniden kazanılması gerektiğini savunmuştur. Kültürel otantiklik iddialarıyla ilgili temel handikap, bu iddiaların çoğunlukla; değişmez birtakım pratikleri aslen yerli (indigenous) oldukları varsayımıyla ikonlaştırırken, geri kalanını melez ya da bozulmuş oldukları gerekçesiyle dışlayan özcü bir kültürel yaklaşımı benimsemiş olmasıdır. Bu yaklaşım, kültürlerin koşullara bağlı olarak değişebileceği ihtimalini gözardı etme tehlikesini beraberinde getirmektedir.

 

Marksist kültür kuramından hareketle yazan ilk dönem sömürgecilik karşıtı yazarların çalışmalarında bu soruna değinilmemiş olması anlamlıdır. Konunun postyapısalcı kuramlarla birlikte çetrefil bir mesele halini alması, muhtemelen, göstergelerin aşırı istikrarsızlığını ve sistemleri nesnel, somut ve tarih-aşırı söyleme dayalı bir “mekan”da “temellendirme”nin asli ve daimi zorluğunu vurgulayan bir çözümlemede, somut pratik için sağlam bir temel bulmanın doğurabileceği politik sakıncalardan kaynaklanmaktadır. Kültürel özcülük, kuramsal açıdan ne kadar tartışmalı olursa olsun, kimi durumlarda imparatorluk iktidarına karşı politik bir tavır sergilemek adına kerhen benimsenebilmektedir. Açıkçası, bir kültüre yabancı gelen kimi pratikler başka bir kültüre yabancı gelmeyebilir; bu pratikler, kültürel kimliğe ilişkin tanımlayıcı birer unsur olarak ele alınabileceği gibi, kültürlerin tahakküme ve küresel güçler tarafından homojenleştirilmeye karşı gösterdikleri direnişte birer araç olarak kullanılabilir.

 

Ancak, her halükarda değişmez, stereotip kültürel temsillerin varlığı tehlikeli bir durum arzetmektedir. Kendi içinde türlü değişkenler barındıran kültürler adına katılımsal göstergeleri seferber etme eğilimi, bu kültürler içerisindeki mevcut farklılıkların bastırılmasına yol açabilir. Kültürel farklılığa işaret eden kimi ifadeler, otantik bir kültüre ait göstergeler olarak pekala algılanabilir; ancak bu otantiklik iddiası, kültürlerin değişime açık olmadığına dair üstü kapalı bir dayatmaya da dönüşebilir. Otantiklik iddiası taşıyan göstergelere başvurmak, çeşitli toplumsal ve kültürel değişimlerden ister istemez etkilenerek melezleşen birçok madun toplum açısından, mevcudiyetlerini meşru bir şekilde sürdürebilmek adına verdikleri mücadelede canalıcı bir öneme sahiptir. Ancak, bu göstergeler birtakım hakim gruplar tarafından kültürel hayatın meşruiyet sınırlarını belirlemek amacıyla kullanıldığında, bu mücadelenin amacını aşan, aşırı daraltılmış bir kültürel aidiyet tanımına kapı aralayabilir (Griffiths, 1994, s. 6). 

 

taklitçilik (mimicry): Bu terim, sömürgeci ile sömürge arasındaki müphem ilişkiyi tarif etmesi bakımından postkolonyal kuram içerisinde ayrı bir öneme sahiptir. Sömürgeci söylem, sömürge tebaasını sömürgeciye ait kültürel alışkanlıkları, varsayımları, kurum ve değerleri benimseyerek onu “taklit etme”si yönünde teşvik ettiğinde, karşısında sömürgeci karaktere özgü niteliklerin alelade bir yeniden üretiminden ziyade, sömürgecinin fazlasıyla tehditkar duran “bulanık bir suret”ini bulur. Bu durum, taklitçilik ile maskaralık arasındaki ünsiyetten ileri gelir; zira her taklit zamanla parodiye dönüşür. Taklitçilik, bu özelliğinden ötürü, sömürgeciliğin mutlak hükümranlığında koca bir gedik açar; tebaasının davranışlarını gözetleyen sömürgecinin yüreğine koyu bir şüphe zerkeder.

 

Taklitçilik imparatorluğun çoğu kez açıkça dile getirdiği bir politikadır. Mesela, Lord Macaulay, 1835 tarihinde yazdığı bir Hükümet Raporu (Minute to Parliament)’nda Doğu’ya özgü bilim anlayışıyla alay ederken, İngiliz sanatı ve bilim anlayışının Hindistan’da (bilhassa İngiliz edebiyatının öğretilmesi yoluyla) aynen tatbik edilmesini salık verir. Gelgelelim taklitçiliğe dayalı bu yöntem, emperyalizmin üzerinde yükseldiği temellerin ne denli zayıf olduğunu ortaya koyar. Bunun üzerine Macaulay, Avrupa biliminin nimetlerini halka izah edecek, “bizim ve idaremiz altındaki milyonlar arasında tercümanlık yapacak bir zümre – kanı ve rengiyle Hintli, ama beğenileri, fikirleri, ahlaki değerleri ve zekasıyla İngiliz olan bir zümre”nin oluşturulmasını önerir (Macaulay, 1835). Başka bir deyişle, Avrupa bilimi taklitçiliği melezlenmeye (hybridized), dolayısıyla müphemleşmeye yüz tutmuş; dahası bu durum, Macaulay örneğinde görüldüğü üzere, bizzat imparatorluk söyleminde öngörülmüştür.

 

Taklitçilik, Homi Bhabha’nın sömürgeci söylemin müphemliği bahsinde geçen anahtar kavramlardan biridir. Bhabha’ya göre, Macaulay’ın önerisi ve benzer yaklaşımlar sonucunda, sömürge tebaasının “aslına tıpatıp olmasa da büyük ölçüde benzeyen” suretler haline getirildiği bir taklitçilik doğmuştur (Bhabha, 1994, s. 86). Sömürgeci kültür, davranış, terbiye ve değerlerin sömürgede yeniden vücut bulması, maskaralığın yanısıra belli bir “gözdağı” içermektedir; “öyle ki taklitçilik aynı anda hem bir benzerlik hem de bir gözdağı”dır (Bhabha, 1994, s. 86). Taklitçilik, sömürgeci söylemin iktidarının sınırlı olduğu gerçeğini açığa çıkarır; bu açıdan bakıldığında, sömürgecinin farkında olmadan kendi yıkımının tohumlarını ektiği bile söylenebilir. Bhabha, Macaulay’ın kaleminden çıkan “taklitçi adam” soyunun izini Kipling, Forster, Orwell ve Naipaul’un eserleri boyunca sürebileceğimizi; bu soyun, insanın İngilizleştirildiği ama hakkıyla İngiliz olamadığı “kusurlu bir sömürge taklitçiliği”nden türediğini savunur (Bhabha, 1994, s. 87). n

 

Post-Colonial Studies, The Key Concepts, ed. Bill Ashcroft, Gareth Griffiths ve Helen Tiffin, Routledge, New York, 2000; “authentic”, s. 21-22; “creole” ve “creolization”, s. 57-59; “cultural diversity/cultural difference”, s. 60-62; “hybridity”, s. 118-121; “mestizo/métisse”, s. 36-137; “mimicry”, s. 139-142 maddelerinden Volkan Atmaca tarafından kısaltılarak ve yer yer yorumlanarak çevrilmiştir.

 

Kaynaklar:

Bhabha, H., The Location of Culture, Routledge,

Londra, 1994.

Brathwaite, E.K., The Development of Creole Society in Jamaica, 1770-1820, Oxford University Press, Oxford, 1971.

Griffiths, G., “The myth of authenticity”, De-scribing Empire: Postcolonialism and Textuality, C. Tiffin ve

A. Lawton (ed), Routledge, Londra, 1994.

Holquist, M., “Introduction to Mikhail Bakhtin”,

Rabelais and his World, çev. Hélene Iswolsky, Indiana University Press, Bloomington, 1984.

Romaine, S., Pidgin and Creole Languages, Longman, Londra, New York, 1988.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


69687 - unknown - 38.107.179.236