26 Mayıs 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Kahraman Hibrid Özcü Kendine Karşı

    

Şebnem Yücel Young n Melez ve hibrid, gün geçtikçe günlük yaşamımızda daha sık kulağımıza çalınan; içerdikleri pozitif ya da negatif anlamlar, kullanıcısının anlayışına göre değişen kelimeler. Sonuna yaklaşmakta olduğumuz 2007 yılında popüler gazetelerimizin birinde hibrid kelimesi 45, melez kelimesi de tam 47 haberde kullanılmış. Türk Dil Kurumu (TDK)’nun sözlüğü bize iki kelimenin eşanlamlı olduğunu ve hibridin daha çok biyolojiye dair kullanılan bir terim olduğunu söylese de, bu kelimelerin popüler kullanımları bir ayrışmaya işaret ediyor.

 

Hibrid ve melez kelimelerinin gazete içinde en çok kullanıldıkları bölümlere bakarak bu ayrışma hakkında bir fikir sahibi olabiliyoruz. Mesela, hibrid (bazı Türkçe kaynaklarda hibrit olarak da kullanılıyor) çoğunlukla “Ekonomi” ve “Otoyaşam” bölümlerinde yer almış. Bu iki bölümü açık bir farkla “Teknonet” izliyor. Bu kullanımlar ağırlıklı olarak artık hepimizin aşikar olduğu “hibrid araçlar” üzerine. Sadece benzinle çalışan büyüklerine göre çevreci olarak nitelenen bu araçların kimileri benzine ya da dizele ek olarak elektrikli motorla, kimileri de hidrojenle çalışıyor. Hibrid araç tartışmalarını (hem blu-ray hem de HD-DVD formatında görüntü içeren) hibrid disk ve hibrid müzik akımı takip ediyor. Bütün bunların yanında en çok dikkati çeken ise Türkiye’de hibrid kelimesinin yıllar içinde artan yükselişi: 1997 yılında sadece 1 haberde bu kelimeye rastlarken, bu sayı 2004 yılında 24’e ve 2006 yılında 31’e yükseliyor. Bu da bize bu kelimenin teknoloji ve özellikle otomotiv endüstrisiyle ilişkilendirildiğini, dilimize nispeten yakın bir zamanda yerleşmiş olduğunu gösteriyor.

 

Her ne kadar melez kelimesine zaman zaman parantez içerisinde hibrid kelimesinin yanında rastlasak da aslında yaygın kullanım alanları farklı. Gazetelerin daha çok “Yaşam” bölümlerinde, özellikle “melez şarkıcı” tamlamasıyla rastladığımız bu kelime, teknik bir terimden ziyade ırka dair, biyolojik bir terim olarak gündelik yaşama yerleşmiş. Hibrid kelimesinin genellikle pozitif, çevreci kullanımına karşın, melezin kullanımı, özellikle kültürel ürünler göz önüne alındığında, hem olumlu hem de olumsuz olabiliyor. Mesela, Fatih Akın bir söyleşisinde, Yaşamın Kıyısında’nın Oscar’da Almanya adına yarışıyor olmasına dair şunları söylüyor:

 

“Oscar’da iki ülke adına yarıştığımızı düşünüyorum. Çünkü bu bir ortak yapım. Zengin bir film, her iki ülkeden de parçalar barındırıyor içinde. Cannes’da Türk filmi olarak geçiyordu, Almanlar bozuldu biraz. Şimdi de Türkler sitem ediyor. Ben Türk filmi gibi hissetsem de bir ortak yapım. Melez bir film olduğunu söyleyebilirim.”1

 

Burada Akın’ın kullanımı pozitif bir anlam içeriyor. Filmin milletlerüstü, melez statüsünün getirdiği, hem Alman hem de Türk toplumu tarafından sahiplenilme isteği bunun göstergesi. Öte yandan, uluslararası ödül programlarının henüz bu milletlerüstülüğe karşılık bir kategori geliştirmemiş olması hayalkırıklığı yaratıyor. Fakat burada esas olan, bu melez ürünün istenilen, sahip çıkılan bir ürün olması.

 

2006 yılında Kenan Doğulu’nun 2007 Eurovision şarkı yarışmasında Türkiye’yi yarı İngilizce yarı Türkçe sözlerden oluşan bir şarkıyla temsil edeceğini açıklamasının ardından TDK Başkanı Prof.Dr. Şükrü Haluk Akalın şöyle bir açıklamada bulunuyor:

 

“Türkiye’yi temsil edecek bir şarkının yarı Türkçe yarı İngilizce, melez kırma bir dille yazılması Türkiye’yi incitecek, Türk toplumunu incitecek bir yaklaşımdır. Bu uygulamadan bir an önce vazgeçilmesini Türk Dil Kurumu olarak istiyoruz.”2

 

Bu açıklamada iddia edildiği üzere yarı Türkçe yarı İngilizce şarkı melez bir şarkı mıdır tartışmasına girmeden, sadece TDK başkanının melez kelimesini kullanma biçimine bakarsak, bunun negatif bir anlam içerdiğini, saf bir dile karşı dejenere olmayı temsil ettiğini söyleyebiliriz. Hatta bu dejenerelik bütün bir milleti incitecek bir onur meselesidir.

 

Hibridin fizyolojik inşası

TDK’nın Güncel Türkçe Sözlüğü, melez kelimesinin biyoloji alanında kullanılan, Arapça meles kelimesinden türemiş bir sıfat olduğunu söyleyerek şu tanımları getirir:

 

1. Değişik türden hayvan veya bitkiden üremiş (hayvan veya bitki), kırma, azma, metis. 

2. Değişik ırkta ana babadan doğmuş olan (kimse).

3. (mecaz) Katışık, karışım.

Biyoloji alanında kullanılan bu kelimenin Akalın tarafından mecazi anlamıyla, “katışık, karışım” anlamında kullanıldığı bariz. Fakat şu da kesin ki, bu mecazi anlam, kelimenin biyolojik kökenlerinden çok da ayrı değil. Zaten kelimenin negatif anlamı, bu biyolojik köken ve onun uzantısı olarak 19. yüzyıl Avrupası’nda adapte edildiği ırkçı söylemle ilişkili.

 

Oxford English Dictionary, hibrid (hybrid) kelimesinin İngilizce’deki ilk kullanımını 17. yüzyıl olarak veriyor. Fakat 19. yüzyıla kadar bu kelimenin yaygın olarak kullanılmadığını belirtiyor3. Kelime ilk olarak farklı bitki türlerinin (18. yüzyıl sonu), daha sonra farklı hayvan türlerinin ve farklı insan ırklarının çiftleşmesi sonucu doğan yavruya (19. yüzyıl ortası) referansla kullanılmış. Robert Young, melezlik (hybridity) kavramının ilk olarak 18. yüzyılda kurgulanan, insan gruplarının hayvan krallığının bir parçası olarak kabul edildiği ve hiyerarşik bir sıralamanın oluşturulduğu “Varoluş Zinciri” fikrinin bir parçası olarak ortaya atıldığını söylüyor4. İnsanların –“Afrikalı”ların insan grupları içerisinde en alt sıraya yerleştirilmesi kaydıyla– farklı cinslerden oluşabileceği düşüncesinin dini düşüncelerle çatışmasından ötürü, “melez” kavramının 19. yüzyılın ortalarına kadar insan melezlerini kapsamadığını belirtiyor.

 

19. yüzyılda ırkların karışımı tartışmaları (özellikle siyah ırk ile beyaz ırkın karışmasına referansla) bilimsel ırkçılığın temel örneklerini oluşturur. Sömürgeci ideolojinin en önemli araçlarından olan beyaz ırkın en üste, siyah ırkın da en alta yerleştirildiği hiyerarşik düzende ırkların karışımı, sadece “saf”lığa bir tehdit olarak değil, aynı zamanda beyaz ırkı alta çeken, insanlığı sonuçta “ırksız bir kaos”a sürükleyen dejenere bir durum olarak anlaşılmıştır5.

 

Özellikle 19. yüzyıl Fransası’nda ırklararası hiyerarşi düşüncesi, Fransız sömürgelerinin yönetiminde araçsallaştırılmış ve bu sömürgelere yönelik ırk politikalarının nasıl olması gerektiğini yönlendirmiştir. Örneğin, Dr. Georges Papillault, Fransız sömürgelerinden Kuzey Afrika ve Suriye’de yaşayanların “oldukça evrimleşmiş, beyaz ırka mensup” olduklarını belirterek, bu grupların Fransız uygarlığına “aşamalı asimilasyonları”nın arzu edilen bir durum olduğunu söyler; Afrikalı ve Pasifik adalarında yaşayan siyah ırkın belli bir dereceye kadar “eğitilebileceği, fakat asimile edilemeyeceği”ni iddia eder. Aynı şekilde Madagaskarlı, siyahi melezlerin ve Çinhindi’nde yaşayan melez ırkların (Sri Lanka yerlisi Vedda’lar ve siyah ırk) da eğitilebilir fakat asimile edilemez gruplar olduğunu belirtir. Bu son üç grubun asimilasyonunun ancak Fransızlar’la döllenmelerinin artırılması sonucunda mümkün olabileceğini söyler6.

 

Son üç grubun asimilasyonu için Papillaut’nun önerdiği son seçenek, çok da rahat tercih edilen bir seçenek değildir. Üstün ırk olarak görülen beyazların ve özellikle Avrupalılar’ın alt ırk olarak tabir edilenlerle karışması, üstün olanı aşağıya çekerek “dejenere” eden, “ırklararası sınırlar”ı bulanıklaştıran, “sömürgecilik tarafından kurgulanmış farklılık kodlar”ını çözen, korku veren bir durum yaratacaktır7.

 

20. yüzyılın başında da ırk teorileri, evrim ve gelişim teorileriyle birlikte, sömürge mimarlıklarının anlaşılması ve temsiliyetinde önemli bir rol oynar. Mimarlık tarihçisi Patricia Morton, Hybrid Modernities isimli kitabında bu konuyu 1931 Paris Kolonyal Sergisi bağlamında inceler. Morton’a göre Fransız beşeri bilimleri, sömürge politikaları ve mimarlık içiçe geçmiştir. Bu durum 1931 sergisindeki pavyonların mimarisinde de gözlenir. Mimari temsiliyette amaç ilk olarak “sömürgeleştirilmiş insanların barbarlıklarını temsil etmek” ve daha sonra “Fransa elinden gerçekleşen modernizasyonu göstermek”tir8. Bu ikili amaç, pavyonların mimari kurgusunda da bir ikili durum oluşturur: Pavyonlar, dışarıdan temsil ettikleri sömürge ülkenin geleneksel mimarisine birer örnektir. Dış görünümde amaç, bu ülkeyi sömürgeleştirme öncesi haliyle, başka bir deyişle, sömürgeciliğin “uygarlaştırıcı misyonu”ndan önceki durumuyla temsil etmektir. Fakat içeriye girince durum değişir ve iç mekandaki yalın çizgilerle oluşturulmuş (kimi örneklerde gridal düzenin önplana çıktığı) mekanlardaki “didaktik sergiler uygarlığın ilerlemesini gösterir”.9 Bu arada dış görünümlerinin olabildiğince gerçeğe uygun olmasına çalışılan bu pavyonların, Paris şartlarına uygun hale getirilmeleri için, boyutlarından kütlelerine, inşaat detaylarından iç organizasyonlarına kadar pek çok özellikleriyle oynanır. Amaç “Fransa’nın başkentinin görkemine uygun boyut ve saygınlıkta yapılar oluşturmaktır”.10 Sonuçta ortaya çıkan “melez pavyonlar”ı ne Fransız ne de sömürgelere ait olarak tanımlayan Morton, mimarlığın bu sergilerdeki misyonunu “beyaz ve siyah dünyalar arasındaki farklılıkları temsil etmek ve aradaki zıtlıkları önplana çıkarmak” olarak tanımlar11.

 

Mimarlığın bu şekilde araçsallaştırılması aynı dönemdeki coğrafya teorileriyle de paralel gider. Morton’un bize aktardığına göre, Fransız coğrafyacı Paul Vidal de la Blache’ın (1845-1918) teorisinde her uygarlık (civilisation), ırksal karakteristikleri ile çevresi (milieu) arasındaki etkileşim sonucu gelişir12. Bu teoriye göre, uygarlıklar fiziksel çevrelerine ait karakteristik adaptasyonu üretirler ve bu durum onların sosyal formlarında ve yaşam biçimlerinde (genres de vie) ortaya konur. Mimarlık da bu etkileşimin önemli bir göstergesidir ve insan gruplarının evrim seviyesini ortaya koyar. Dolayısıyla, farklı insan gruplarına ait mimarlıkların analizi bize, onların hangi uygarlık seviyesinde olduklarını gösterir. Vidal, diğer gruplara göre uygarlığın en üst basamağında yer aldığını iddia ettiği Avrupalılar’ın “özündeki ırksal karakterler”in uygun çevre koşullarıyla (ılıman iklim, doğal kaynaklar ve diğer gruplarla iletişim) güçlendiğini ileri sürer. Bu varsayıma göre de Avrupa dışı toplumların entelektüel ve kültürel gelişimleri, kendi ırklarındaki sınırlamalar, diğer gruplardan izole olmaları, doğal kaynakların az olması ve iklimin zorluğu gibi nedenlerle açıklanır. Bütün bu kurguların sonucunda sürekli önplana çıkan, Avrupa’nın ve onun yapılarının üstünlüğü karşısında diğerlerinin, özellikle Afrika’nın geriliği ve aradaki farkın bin yıllarla ölçülebileceğidir:

 

“Batı Avrupa [tarih boyunca] neredeyse sürekli bir gelişim göstermiştir. Bu durumun varlığından Kuzey Afrika’da ya da Asya’nın çöl ve bozkırla olan sınırlarında bahsetmek mümkün değildir. Bugün dünyadaki ülkelerin yarısı binlerce yıldır hiçbir şey öğrenmemiştir.”13

 

Böyle bir düşünce yapısı tarih yazımında etkindir ve mimarlık tarihi de bunun örneklerini içerir. Özellikle Sir Banister Fletcher’ın meşhur mimarlık tarihi kitabı bunların en önemlisi ve en iyi bilinenidir. Mimarlık tarihinin süregelen bir evrimin kaydı olduğunu belirterek başlayan Fletcher’ın kitabı iki ana bölümden oluşur: ağırlıklı olarak Avrupa’nın mimarlık tarihinin ele alındığı “tarihsel stiller” (historical styles) ve diğerlerinin ele alındığı “tarihsel olmayan stiller” (non-historical styles). “Tarihsel stiller” Batılı ve özellikle Avrupalı’dır ve süregelen evrimin gözlendiği stillerdir. Fletcher bu evrimi, Antik Mısır’dan başlayarak Antik Yunan’a gelen ve bu tarihten itibaren İmparatorluk Roması’ndan Rönesans’a ve daha sonra modern döneme kadar Avrupa’yı terketmeyen ve Kuzey Amerika’da sonlanan (ya da devam eden) bir mekansallıkta yazar. “Tarihsel olmayan stiller” ise Batı sanatından ayrı kalmış ve onun üzerinde çok az bir etki göstermiş, bu nedenle de “tarihsel olmayan” olarak sınıflandırılmışlardır. Çin, Hint, Orta Amerika ve İslam ülkeleri mimarlıkları gibi Batı-dışı grupları içine alan bu kategorinin kitapta yer alması bir mecburiyet olarak görülmüştür; “dünya mimarlık tarihi”, gelişime açık “tarihsel stillerin” anlatımıyla yetinildiğinde eksik kalacaktır. Bu mecburiyet yerine getirilirken de Fletcher bir uyarıda bulunur: Bu stiller bir mimar için Avrupa’dakilerle karşılaştırıldığında ilginç değildir. Çünkü bunlar sadece dekorasyonun önplana çıktığı, inşaat ve tasarım problemlerinin ikinci plana atıldığı mimarlıklardır14. Fletcher için tarihsel ve tarihsel olmayan mimarlıkların “öz”ündeki fark işte bu noktada yatar: Tarihsel stiller sürekli mimari gelişim gösterirken, diğerleri göstermez (hatta gösteremez) ve dekoratif konularla ilgilenir.

 

19. yüzyıldan 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar insan grupları arasındaki “öz”den gelen farklılıkların temel alındığı bir kataloglama önplandayken; melezlik, kültürel olarak zaten var olsa da (çünkü gruplar arası etkileşimin doğal sonucu olarak ortaya çıkar) görülmek istenmeyen, üstün bir Batı’ya karşı daha aşağı seviyedeki diğerlerinin karışmasından ötürü, bu “öz”e karşı tehdit oluşturan bir durum olarak ele alınmıştır. Kültürel kuramın önde gelen isimlerinden Nikos Papastergiadis’in de belirttiği gibi, “saflık ve ayrıcalıklılık kimliğin ırk merkezli teorilerinde başrolde olduğu sürece, melezlik kişiliğin bütünlüğüne bir tehdit olarak görülür”.15 Bu haliyle de melezlik “bilimsel ırkçılığın” (antropolojiden etnografyaya, sosyolojiden biyolojiye) içinde, onu görünür kılan bir konu olarak konumlanır. İşte bu nedenlerle Robert Young melezliğin, özellikle “fizyolojik bir fenomen” olarak ele alındığı 19. yüzyıldan sonra, ırkçılığın bilimsel temelini oluşturduğu gerekçesiyle reddedildiğini ve 20. yüzyılın sonunda bu sefer kültürel bir durumu tanımlamak üzere yeniden canlandırıldığını söyler. Bu yeni haliyle melezlik, daha önceki negatif anlamlarından soyutlanıp pozitif bir anlayışla ele alınır16. Fakat bu şekliyle de eleştirilere maruz kalır: Sömürgeci söylemin içinde böylesine kemikleşmiş bir terimin özgürleştirici bir söyleme dönüşmesi pek de mümkün görünmez. Oysa Homi Bhabha bunun mümkün, hatta sömürgeci söylemin tam da kalbinde yer alan bir düşünce olduğunu iddia eder.

 

Great Chain of Being, 1579.

 

Hibridin kültürel inşası

Sömürge-sonrası (post-colonial) söylem içerisinde özellikle Homi Bhabha tarafından 1980’lerin sonunda tekrar gündeme getirilen melezlik, genelinde bütün özcü (essentialist) iddiaların, özelinde ise özcü kimlik iddialarının karşısında duran bir şekilde yeniden doğmuştur. Türkçe’ye hem melezlik, hem de İngilizce’de Bhabha’nın kullandığı formuyla hybridity’nin daha doğrudan bir uyarlaması olan hibridlik terimleriyle giren bu tartışmalar, sadece sömürge-sonrası söylemin içinde kalmayarak, kültürel etkileşimlerin yeni formlarını doğurduğu her alanda kendini gösterir.

 

Bhabha, sömürgeci-sömürgeleştirilen ilişkilerini analiz ederken, bu kategorilerin aslında birbirlerinden tamamen bağımsız olmadıklarını, tam tersine karşılıklı olarak birbirlerinin öznelliklerini inşa ettiklerini iddia eder17. Ona göre sömürgeci gücün etkisi melezliğin üretilmesi olarak görülmelidir. Çünkü sömürgeci otorite, parçanın (sömürgeci) bütünü (sömürge) temsiline dayanır; temsil etme hakkı, kendisini köklü farklılıklar üzerinden (ırksal, kültürel ve yönetimsel ayrımcılık) kurgulayana verilmiştir. Bu durumun hayata geçirilmesi ancak söylem ve gücün melezlenmesiyle mümkün kılınmıştır18.

 

Peki, Bhabha’nın sömürgeci otoritenin tam da merkezinde konumlandırdığı melezlik nasıl üretilir? Bu basitçe bir sömürgeci-sömürülen sentezi değildir, bir karşılıklı transformasyonun sonucudur ve bu transformasyon “üçüncü mekan” (third space)da gerçekleşir. Üçüncü mekan, kültürel kimliklerin ortaya çıktığı çelişkili ve ikircikli bir mekandır. Bir ara mekan olarak:

 

“... çokkültürlülüğün egzotikliğine ya da kültürlerin çeşitliliğine değil de; kültürün melezliğinin kaydedilmesi ve açık bir şekilde dile getirilmesine dayanan bir uluslararası kültürün kavramsallaştırılmasına gidecek yolu açabilir.”19

Bu yolun açılmasıyla da “kültürlerin anlam ve sembollerinin başlangıçtan beri var olan birliklerinin ya da değişmezliklerinin olduğu” reddedilerek, aynı işaretlerin “farklı kültürler tarafından kendilerine mal edilmesinin, çevrilmesinin, tarihselleştirilmesinin ve baştan okunmasının” mümkün olduğu kabul edilecektir20. Başka bir deyişle, artık kültürel olan hiçbir şey saflık ve özcülük düşünceleriyle ele alınamaz.

 

Bhabha’nın yazımında sömürgeci otoritenin ikircikli yapısını göz önüne sermede ve melezliğin üretiminde önemli olan bir diğer konu da mimik (taklitçi) adam ve taklitçilik (mimicry) meselesidir. Hindistan’daki İngiliz yönetimi sırasında İngiliz yöneticilerle Hintli halk arasında idari ve eğitim konularında ara yerde konumlandırılan Hintlilere (Lord Macaulay’ın tabiriyle; tercihler, fikirler, ahlak ve aklıyla İngiliz, kanı ve renginde Hintli kişiler) referansla tartışılmış olan bu terim, aslında “sömürgeci güç ve bilginin hem tarifi en zor, hem de en etkin stratejisidir.”21

 

Post-Colonial Studies: The Key Concepts isimli kitapta taklitçiliğin açıklaması yapılırken, sömürgeci öznenin sömürgeleştirilen özneyi “kültürel alışkanlıklarını, varsayımlarını, kurumlarını ve değerlerini taklit etmeye” yüreklendirirken ortaya çıkan sonucun hiçbir zaman o özelliklerin basitçe yeniden üretilmesi olmadığı yazılıdır. Çünkü sonuç “sömürgecinin bulanık bir kopyasıdır” ki bu oldukça “tehditkar” bulunur22. Bhabha’nın deyişiyle “sömürgeci taklitçilik, ıslah edilmiş ve tanınabilir bir ötekine karşı duyulan arzudur. Bu öteki, farklılığın öznesi olarak neredeyse aynı fakat tam da değildir.”23

 

Şunu unutmamak lazım ki, sömürgeci söylem uygarlık basamağının daha ilerisinde olduğunu varsayanların, geride kalan ötekileri de aynı seviyeye çıkartmak üzere üstlendikleri “uygarlaştırıcı misyonun” bir uzantısı olarak sunulur. Bu nedenle de sömürgenin, sömürgecinin “uygar” karakterini alarak aynı seviyeye ulaşabileceği varsayımından hareket eder. Fakat aynı zamanda bu sömürgecinin varmayı hiç de istemediği bir noktadır. Çünkü o noktada farklı bir ülkedeki varlığını ahlaki bir söyleme dayandıramayacaktır. Diğer bir yandan da sömürgecinin sömürgeleştirdiğinden farklılıklarına (üstünlükleri) dayanan bir sistemin içinde bu farklılıkların çözünmeye başlaması da oldukça tehditkardır. Tekrar Bhabha’ya dönersek:

 

“Taklitçilik kendisi de bir reddediş süreci olan farklılıkların temsiliyeti olarak ortaya çıkar. [Sömürgeci] gücü gözle görülür hale getirirken, ‘Öteki’ni kendine uyarlayan, disiplin, düzen ve reformun karmaşık bir stratejisidir. Diğer bir yandan da uygun olmayanın bir işaretidir.”24

 

Burada taklitçilik, sömürgeci projenin aslında kendi kendisini rahatsız eden bir stratejisi olarak karşımıza çıkıyor. Zaten her modern öznenin de kulağını rahatsız eden taklitçilik, orijinal olmanın önplanda olduğu modern zamanlarda bir suç olarak algılanıyor. Yaklaşık olarak bir 7-8 sene öncesine kadar Türkiye’deki mimarlık söylemi de sık sık “Biz hep taklit mi ederiz?” sorusuna dönüp dolaşıp gelmiyor muydu? Evrensel olduğu düşünülen formların ve zaman zaman yeni fonksiyonların sonucunda ortaya çıkan mimarlıklar, birebir yabancı bir projenin kopyası olmadıkları zamanlarda bile, taklit olarak algılanmıyor muydu? Tabii ki bütün bunların üzerine eklenen, yurtdışında “bizim özümüzle ilişkili” yöresel malzeme ve formların önplana geçtiği projelerin ödül alması, yabancı dergi ve kitaplarda basılması meselesi vardı. İşte tam da bu noktada deniliyordu ki, “taklit etmediğimiz, kendimiz olduğumuz sürece dışarıda değer görüyoruz!” Taklidin modern dönemde Batı’da ve Batı-dışı ülkelerde değerlendirmesini yapmak, sömürge-sonrası söylem göz önüne alındığında çok da basit değil. İyi orjinal, kötü taklit diye kesip atmak mümkün değil, çünkü bir yerde bu durum, “modernite” kavramının Batı’dan diğer ülkelere yayılmasının bir parçası olarak oluşmuş melez bir durum.

 

Bu noktada, sömürgeciliği beslemekle kalmayıp, bir yere kadar kendisini de ona bağlı olarak oluşturan bir modernlikten bahsedebiliriz. Sömürgeci proje gibi böyle bir modernliğin de kurgusu Batı’ya endeksli ve Avrupa merkezli. Bununla beraber evrensel bir söylem içeriyor: Her grup çizgisel bir gelişme sürecinde gelenekselden moderne ilerler. Bu gelişmişlik çizgisinin ön sıralarında olanlar, daha geriden gelenler için bir örnek teşkil eder. Dolayısıyla, Batı’dan gelen modern evrensel olarak tanımlanırken, onu örnek alarak üretilenler de ona “benziyorlar ama tam olarak değil”. Mimaride de durum böyle. Modern mimarlık, tarihi ve söylemiyle Batı’ya ait, onun modern özünden gelen bir mimari olarak kurgulanmış. Fakat aynı zamanda sahip olduğu evrensel retorik, Batılı olmayan ülkelerce de sahiplenilmesini gerektirmiş. Sonuç olarak ortaya çıkan örnekler ise bu çerçevede (Batı merkezli) rahatsız edici. Çünkü Batı’nın farklılıklarını formel ve fonksiyonel olarak ortaya koyan bir mimarinin ötekiler tarafından ortaya çıkartılan örnekleri, “asıllarının bulanık birer kopyaları” olarak görülüyor.

 

Bu örnekler sayesinde Batı-dışı ülkelerin çevresi tanıdık olmayan bir çehreye bürünürken, örnek aldıkları Batı’nın takdir etmemesi bu ülkeleri bir iç tartışmaya ve kimlik sorgulamasına götürüyor. Kendileri gibi modernleşmek için bu sefer kendi “öz”lerini tanımlıyor ya da kurguluyorlar. Hatta bazen, Mısır’da Hasan Fathy örneğinde olduğu gibi, geleneksel olan “öz” modernin reddiyle sonuçlanıyor (ödüller de takip ediyor). Bu sefer sonuç, özcü bir yaklaşımın diğer bir özcü yaklaşımla yer değiştirmesi. Bir problem çözülürken yeni bir problem yaratılıyor, çünkü kimlikler hiçbir zaman durağan değil. Sürekli değişim, sürekli oluşum içindeler; değişmeyen bir “öz” tanımından hareketle, kimliğin bir süreç olduğunu reddeden ve onu bir ürün olarak ele alan bir yaklaşım. Bütün bu tartışmaların içinde gözden kaçan esas problem ise modernliğin “Batılı” ile eşdeğer tanımlanmış olması.

 

Gündelik hibridlikler

Sosyolog Jan Nederveen Pieterse, melezlenmeyi küresellik tartışmaları bağlamında, onun bir parçası olarak değerlendiriyor. Pieterse için küreselleşmenin diğer adı “glokalleşme” [global (küresel) +local (yerel)=glocal]. Yerel ve küresel olanların yeni formlarını oluşturduğu bir düzen. Onun bu kabülü, küreselleşmenin yaygın olarak, dünyanın gün geçtikçe tektipleşmesi ve Batı’dan dünyaya yayılan teknik, ticari ve kültürel eşzamanlılık olarak algılanmasına karşı bir tepki. Bu anlayışı kısıtlayıcı bulan Pieterse, küreselleşmenin modernlik/Batılılaşma perspektifinin dışına çıkartılarak, melezleme süreci olarak görülmesini öneriyor. Çünkü ona göre küreselleşme modern zamanlarda başlamış bir durum değil, zaten var olan dünya çapındaki sosyal, kültürel ve ticari ilişkilerin yoğunluğunun ve hızının arttığı bir dönemin kavramsallaştırılması25.

 

Modernliğin tanımının tamamen Batı’ya endekslenmesine alternatif arayışlar çoktandır mevcut. Çoklu modernlikler, alternatif modernlik, yerli modernlik, melez modernlik gibi kavramlar mimarlıktan sosyolojiye pek çok alanda yerleşmiş durumda. Pieterse’ın dikkatimizi çektiği şey, bu alternatif yollar tanımlanırken ve Batı merkezli modernlik/küresellik anlayışı kırılırken “çoğulluğun küreselliği”ne ya da “küresel karışım”a (global mélange) ulaşılması26. Aksi takdirde, yukarıda bahsettiğim gibi, sonuç sadece Batı merkezinin farklı bir merkezle yer değiştirmesinden ibaret olur.

 

Pieterse, günümüzdeki melezlik tartışmalarının kültürel hibridlik kavramı üzerinde yoğunlaştığını ve pek çok kolu olduğunu belirtir: yönetim konularını içine alan kurumlaşmış melezleşmeden, bilimsel alanda disiplinlerarasılığın oluşturduğu melez çalışma alanlarına kadar (ekolojik ekonomi gibi). Bütün bunların yanısıra, benim de bu yazının başında kabaca bahsettiğim gibi, gündelik yaşamımızda da melezlik konusunun pek çok yerde karşımıza çıktığını anlatır. Alan Warde’dan alıntıladığı “menüler giderek kültürel hibridlik anıtları olmaya başlıyor” sözünden, yaşam tarzlarının oluşumuna ve tüketim davranışlarına kadar gündelik yaşamın pek çok alanında melezlik karşımıza çıkıyor. Pieterse’ın tanımladığı şekliyle yeni melez formlar, “hareketlilik, göç ve çokkültürlülüğün bir sonucu olarak oluşan güçlü değişikliklerin önemli göstergeleri”.27

 

Özellikle yaşam tarzlarının ve tüketim davranışlarının melezlenmesini Türkiye’deki konut piyasası üzerinden örneklemek mümkün. 1980’lerin sonunda Kemer Country fenomeniyle başlayan lüks siteler, bir yarısı varoldukları araziden, diğer yarısı “yaşam tarzı” seçiminin göstergesi olan İngilizce kelimeden oluşan isimlerinden de anlaşılacağı üzere, seçtikleri müşteri kitlesiyle kültürel melez bir grubu hedefliyordu. Bunlar Türkiye’de yetişmiş, fakat genellikle yurtdışında eğitim görmüş, iş bağlantıları nedeniyle yurtdışına gidip gelmeye devam eden, dolayısıyla da beğenileri ve alışkanlıkları tek bir yerle sınırlı olmayan gruplar. Tabii onları bu sitelere taşınmaya iten sadece, kendi beğeni ve beklentilerini paylaşan kişilerle birlikte olma isteği değil, aynı zamanda giderek hem fiziksel hem de kültürel olarak kirlendiğini düşündükleri kentten kaçma düşüncesi. Bu tip sitelerin oluşumunda yurtdışındaki örneklerle Türkiye arasında büyük benzerlikler var. Kirli kentten ve onu kirletenlerden kaçarak yeni bir yere yerleşilmesi düşüncesi ve “ev değil yaşam tarzı alıyorsunuz” iddiası pazarlanan. Şimdi bir de tekrar kente dönmeyi, ama bunu bir otel konforunda yaşamayı isteyenler için “residence” (ya da “rezidans”)lar var. Yabancı kelimelerin yerli dillere sızması meselesi pek çok ülkede karşımıza çıkıyor. Japonya’daki [wa.n.ru.mu-ma.n.sho.n]lar (one-room mansion, tek oda konak) bunun bir örneği. Ersi Ioannidou’nun tabiriyle “kapsül boyutunda”ki bu betonarme apartman blokları, isimlerinin vaadettiği konaklıktan oldukça uzaktalar28. Ama burada konak (mansion) terimi, artık İngilizce’de kullanıldığı bağlamdan uzaklaşarak, içinde yer aldığı yere göre yeni anlamlar edinmiş. İngilizcesi kendi içinde tezatlık oluşturan bu “one-room mansion”lar artık Japonya’daki bir durumun tanımlayıcısı olmuş. Bu arada böyle bir apartman tipinin varlığı da, onun isimlendirilmesi de kültürlerarası etkileşimin, yeni ekonomik ve sosyal durumun gereklerinin ve yaşayanların bunlara verdiği reaksiyonların bir toplamı.

 

 

Kentteki hayattan sıkılıp kaçanların tek seçimi kapalı siteler olmuyor. Başka bir grup da daha “doğal” ve “geleneksel” bir dokuda yaşamayı tercih edip köylere yerleşenler. Seçilen köyler Ege’de, kıyıları dolduran yazlıkların görüntülerini bozmadığı yerlerde ve Şirince, Adatepe ve Yeşilyurt’un başı çektiği köyler. Kentten köy yaşamına transfer olanlar, terkedilmiş ve kötü durumdaki evleri satın alarak onarıyorlar, evlerinden yürütebilecekleri bir işleri yoksa da bu evleri, artık dilimize yerleşmiş olan “bed-and-breakfast”lara ya da “Küçük Oteller”e çeviriyorlar. Bu evlerin “geleneksellikleri bozulmadan” yapılan restorasyonlarında –bazen de yeniden inşalarında– inşa edilen geleneksellik, referanslarını her zaman bulundukları köyden almıyor; almak zorunda da değil zaten.

 

 

Bütün kimlikler gibi geleneksel kimlik de inşa edilen, evrilen, çevrilen bir şey. Geleneğin ima ettiği süreklilik, hiçbir değişikliğin olmadığı anlamına gelmiyor. Benim “hip köyler” olarak tabir ettiğim bu köylerde kentlilere ait köy evleri aslında köy evi olmaya da çalışmıyor29. Onlar birer “country house.” Oluşturulmak istenen stil de, o köy ile Country Living türü dergilerin sayfalarında ya da film karelerinde şıkır şıkır boy gösteren bir La Provence ya da Toskana evi imajının karışımı. Yapıldıkları halleriyle bulundukları yere aykırı olduklarını iddia etmek zor. O köyün geçmişinin değil de bugünlerinin oluşturduğu, yeni geleneklerin yeni formları onlar. Tabii o köyün özünün bozulduğunu düşünenler için de yapmacık, dejenere formlar. Ama bu düşüncelerde olanlar da, o köyde yaşayanlar da artık mobil telefonlu, çanak antenli ve arabalı bir yaşamın parçaları.

 

Yıllar önce köylerini terkedip de yakındaki kasabalarda yaşamaya başlayanlar yavaş yavaş köylerine geri dönmeye başlamış. Amaç ya benzer bir küçük otel işletmek ya da sadece bir dükkan açmak. Bu ikinci durumda köyde yaşanılmıyor, ama köy sabah gidilip akşam dönülen bir işyeri haline geliyor. Dükkanda satılanlar da yeni taşınanların ve onların köye çektiği yerli ve yabancı turistlerin rağbet göstereceği organik ürünler ya da el işleri. Bu köyler, kentli oturanları ve kasabadan gelen eski köylü iş sahipleriyle ve hepsinin sonucunda yeniden elden geçen çevreleriyle birer melez köy.

 

Tekrar Pieterse’a dönersek, [kültürel] melezleşme aslında tarih kadar eskidir ve sadece yeni teknolojiler ve kültürlerarası iletişimin artmasıyla birlikte hızı ve görünürlüğü artmıştır. Küreselleşmeyle artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı düşüncesini kafamızda evirip çevirirken farkederiz ki, zaten hiçbir şey bizim basite indirgediğimiz şekilde olmamıştır. Özcü tanımların kısıtlayıcılıklarının farkına varılması, varolagelmiş tüm melezliklerin kabulünü ve dolayısıyla “medeniyet” ve “modernliğin” Batı’nın tekelinden çıkartılmasını mümkün kılacaktır. Melezlik düşüncesinin tabii ki pek çok problemi var. Irkçı söylemlerin çok dışına çıkamaması ve günümüzde sadece kozmopolit grupların içinde rahat edebileceği bir yapısının olduğu doğru. Fakat en azından kendi kendini tüketmemiş, örnekleriyle her an karşı karşıya olduğumuz bir konu. n Yrd.Doç.Dr. Şebnem Yücel Young, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mimarlık Bölümü.

 

* Bahar Demirhan, Ufuk Ersoy, Bahar Durmaz, Altuğ Kasalı ve Michael E. Young’a yardımlarından dolayı teşekkür ederim.

 

Notlar:

1 “Türk Filmi denince Almanlar Bozuldu”, Fatih Akın söyleşisi, Hürriyet, 29 Ekim 2007.

2 “TDK Başkanı: Kenan Doğulu Özür Dilesin”, Hürriyet, 26 Aralık 2006.

3 Terimin kökeni, “evcilleştirilmiş dişi domuz ile vahşi erkek domuzun çiftleşmesinden doğan yavru” anlamına gelen Latince hybrida kelimesine dayanır. Erken 17. yüzyıldaki ilk kullanımlar da bu hayvana referansla “yarı vahşi” anlamındadır.

Oxford English Dictionary, Oxford University Press, 2. baskı, 1989.

4 “Varoluş Zinciri”, “Great Chain of Being”e karşılık olarak kullanılmıştır. Robert Young’ın Colonial Desire isimli kitabında yer alan bu tartışmalar, Nezar AlSayyad’ın “Prologue: Hybrid Culture/Hybrid Urbanism: Pandora’s Box of the ‘Third Place’” makalesinde yer aldığı şekliyle kullanılmıştır. Bkz. Nezar AlSayyad (ed.), Hybrid Urbanism: On the Identity Discourse and the Built Environment, Praeger, Westport, CT, 2001, s. 6.

5 A.e., s. 6.

6 Patricia A. Morton, Hybrid Modernities: Architecture and Representation at the 1931 Colonial Exposition, The MIT Press, Cambridge, 2000, s. 189.

7 A.e., s. 13.

8 Çeviri yazar tarafından yapılmıştır. A.e., s. 13.

9 A.e., s. 196.

10 A.e., s. 196.

11 Morton, sergilerdeki melez mimariyi “metropole ait olanla sömürgeye ait olanın döllenmesi” olarak tanımlar. Burada metropol Fransız olana ve özellikle Paris’e karşılık gelir.

12 Burada çevre (milieu), bir toplumun hem coğrafi çevresini, hem de diğer toplumlarla olan etkileşimlerini içine alır. Vidal’a göre en iyi çevre, orada yaşayanların diğer gruplarla etkileşim içinde olmasına imkan veren, ılıman bir iklime sahip, doğal kaynaklarca zengin olanıdır. A.e., s. 183.

13 Çeviri yazar tarafından yapılmıştır. A.e., s. 183.

14 Banister Fletcher, A History of Architecture on the Comperative Method, for Students, Craftsmen and Amateurs, Londra, Batsford, 1954. Fletcher’ın kategorilerinin ayrıntılı tartışması için bkz. Gülsüm Baydar Nalbantoğlu, “Beyond Lack and Excess: Other Architectures/Other Landscapes”, Journal of Architectural Education, v. 54, n. 1, Eylül 2000, s. 20-27. Jyoti Hosagrahar, Indigenous Modernities: Negotiating Architecture and Urbanism, Routledge, Londra, 2005, s. 1-13.

15 Nikos Papastergiadis, “Tracing Hybridity in Theory”, Debating Cultural Hybridity: Multi-Cultural Identities and the Politics of Anti-Racism, ed. Werbner ve T. Modood, Zed Books, Londra, 1997, s. 258. Aynı yazı Nezar AlSayyad’ın “Hybrid Culture/Hybrid Urbanism” makalesinde alıntılanmıştır. Bkz. Nezar AlSayyad (ed.), Hybrid Urbanism: On the Identity Discourse and the Built Environment, Praeger, Westport, CT, 2001, s. 5. Çeviri yazar tarafından yapılmıştır.

16 A.e., s. 6.

17 Bill Ashcroft, Gareth Griffiths ve Helen Tiffin, a.g.e., s. 118.

18 Homi Bhabha, “Signs Taken for Wonders”, The Location of Culture, Routledge, Londra, 1994, s. 111.

19 Homi Bhabha, “The Commitment to Theory”, The Location of Culture, Routledge, Londra, 1994, s. 38. Çeviri yazar tarafından yapılmıştır.

20 A.e., s. 37. Çeviri yazar tarafından yapılmıştır.

21 Homi Bhabha, “Of Mimicry and Man”, The Location of Culture, Routledge, Londra, 1994, s. 85.

22 Bill Ashcroft, Gareth Griffiths and Helen Tiffin, Post-Colonial Studies: The Key Concepts, Routledge, New York, 2000, s. 139.

23 Homi Bhabha, a.g.e., s. 86. Çeviri yazar tarafından yapılmıştır.

24 A.e., s. 86.

25 Jan Nederveen Pieterse, “Globalization as Hybridization”, Global Modernities, ed. M. Featherstone, S. Lash ve R. Robertson, Sage Publications, Londra, 1995, s. 48.

26 A.e., s. 49.

27 Jan Nederveen Pieterse, “Hybridity, So What?”, Recognition and Difference, ed. S. Lash, M. Featherstone, Sage Publications, Londra, 2002, s. 221.

28 Ersi Ioannidou, “The One-Man Mansion, Tokyo”, Regional Architecture and Identity in the Age of Globalization, ed. J. Al-Qawasmi, A.Mahmoud, A. Djerbi, V.II. Proceedings of CSAAR Conference., s. 549-567.

29 Şebnem Yücel Young, “Hyper Traditions/Hip Villages”, Traditional Dwellings and Settlements Review, v. 18, n. 2, Bahar 2007, s. 29-41.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


69688 - unknown - 38.107.179.237